Thursday, December 9, 2010

Geldim-Gördüm-Yenildim


Efsane Efes'ten eser kalmamış, takım sanki hiç beraber antreman yapmamış gibi sahada. Rakip de çok kuvvetli değil, belki yeneriz diye gittik. Olmadı. Nerede o eski Efes?

Az sayıdaki taraftar da bu oyunla 4 çeyreği çıkaramadı. Yine de bir ara salonu inlettik:

Paramız mı var, Gucci alalım;
Vespa'mız mı var, kız tavlayalım;
Efesliyiz biz;
Sürünüyoruz...

Başka sefere...

Monday, December 6, 2010

Memleket

İnsanı şu dünyada kaç kişi şartsız, koşulsuz sever? Şanslı olanlarımızı ailesi... Zengin ve nüfuzlu ailesi olanlar için bazı şeyler hep daha kolay olur, yalnız ve emekçi ailesi olanlar içinse hep biraz daha zordur hayat. Ancak durum ne olursa olsun değişmeyenleri de vardır bir ailenin, yuvanın. Başına dışarıda ne gelirse gelsin, başarsan da başaramasan da istediğin zaman gidip kapısını çalabileceğin, koşulsuz sana kapısını açacak olan, seninle aynı dili konuşan, genlerine şekil vermiş olanlar vardır orada. İsmini, sıfatını edindiğin, davranışlarını şekillendirdiğin yerdir orası. Saçın, başın, tipin, huyun, boyun hep bu insanlara benzer. Aralarında gezerken kimse seni yadırgamaz. Onların arasında büyürsün, gün gelir anlarsın ki davranışların onlara benzemekte, gülüşün, sinirin, konuşman onları andırmakta.

Ardından sana bir yatırım yapılır, imkanlar dahilinde adam olmana uğraş verilir. Kimi zaman iyi bir diploma edinmene yardımcı olurlar, kimi zaman da bir zanaat ve bazen de bir şey vermezler öylece kalakalırsın ortada. Çok zaman beğenmezsin durumu, daha iyisine tamah edersin. Gün gelir kızabilirsin bile koşulları daha iyi olmadığı için onlara. Ya atlatırsın bu durumu, fazla düşünmez olursun ya da elbet öğrenirsin bu uhde ile yaşamayı.

Büyürsün, kendi hayallerin olur. Büyük hayallerle çekip kapıyı çıkmış olabilirsin. O anda bile bilirsin, istersen bir gün dönebileceğini. Denersin, muhakkak ki o hayallerin önüne bu hayat setler çekmiş olacaktır, sonunda kendini bambaşka yerlerde bulacaksındır, tasarladığın noktanın ötesinde veya gerisinde ama daha çok sağında veya solunda, bambaşka bir rotada. Hatta bütün bu uğraşı, koşuşturma içerisinde onları ara sıra unutmuş olduğunu da fark edeceksindir ama yine de tamamen kopamayacağını da. Çoğu zaman kulağın onlardan gelecek haberlerde olacaktır. Onları her gün gördüğün zamankinden daha hassassındır artık, onları daha çok düşünüyor olduğunu fark edeceksindir zamanla. Başlarda kocaman bir hevesle kaçtığın o ortamı çok zaman aradığını ama özellikle de yalnızlığında ihtiyaç duyduğunu anlayacaksındır. Fark edeceksin ki uzakta olsalar bile onlar mutsuzken sana mutluluk olmadığını. Bu yolculukta onlarla aynı gemide olduğunu hissedeceksindir sıkça.

Yolculuğunda seni anlamayanlar olacak, dilini çok rahat konuşamadığın insanlarla muhatap olacaksın. O zaman keşke ailem burada olsa diyeceksin, arkamda dursa, bana destek çıksa. Yine de elindekiyle yetinmeyi bileceksin, fazla şikayet etmeyeceksin, çünkü bu hayatı sen seçtin. Her şey daha güzel olsun diye uçtun gittin aralarından. Şimdi bütün hepsini göğüsleyeceksin. Seni imkanları bu kadar olduğu için maceranda yalnız bırakmışlarsa, diğer ailelerin çocuklarının arkasında nasıl da durduğuna bakıp iç geçireceksin veya daha da kötü durumdakileri görüp haline şükredeceksin. Ama ne olursa olsun, işler çok kötü giderse, yenilmek demiyelim ama akıntıya karşı yüzmek sana zor gelirse, kendini akıntıya bırakıverecek lüksün olduğunu bilmek seni hep rahatlatacak. Birgün elinde bavulun, doğduğun yere, yuvana dönme lüksün hep elinin altında nasılsa. İçeride seni karşılayacak, soru sormayacak insanlar seni bekliyor olacak.

Oysa işin matematiğine bakarsak bütün bu hislerin kaynağı sadece ve sadece o yuvada, o ailede doğmuş olman. Aynı ihtimalle, bambaşka bir yerde de doğmuş olabilirdin ve bu durumda başka insanların karşılıksız sevgisini ve desteğini alacaktın. Bugün sırf o yuvada dünyaya gelmedin diye, sırf tipin değişik diye seni sorgulayanlar, başka koşullarda sana karşılıksız destek verenler olacaktı. Ama kim düşünür ki duygular varken matematiği. Başka ailenin evladıysan, gerisi teferruat. Belki çok zorlarsan, kapılarında yatsan birileri seni evlatlık almayı kabul edebilir ama bu da karşılıksız olmayacak. Baştan bir çok yükümlülüğü yerine getireceğini garanti etmen gerekecek.

Gurbet elde oturma iznimi almak için sabahın onundan beri beklediğim ve öğleden sonra iki olmasına rağmen sıranın gelmediği, dünyanın dörtbir yanından gelmiş göçmenlerle dolu bir kuyrukta düşündüm bu yazdıklarımı, bambaşka ailelerin çocuklarıyla tam dört saat geçirdikten sonra. Bazılarının aileleri bile yoktu ve belki içlerinden “memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak?” diye geçiriyorlardı, bazılarınınsa aileleri ya çok fakirdi ya da zengin-nüfuzlu aileler tarafından dağıtılmıştı. Onlara bakınca kendimi iyi hissettiğim için moralim bile bozuldu, şikayeti kestim. Zaten bizim bu sıraya nüfuzlu ailelerin çocukları uğramıyor. Kapılarını çaldıkları çoğu diğer aileler de içeriye buyur ediyorlar onları sorgusuz... Çıkıp oradaki memurlara anlatmak istedim olan-bitenin saçmalığını ama komik duruma düşmekten korktum. İşte böyle “sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok”...

Demem o ki, aileleri gibidir memleketleri insanlara. Kimimizi daha yolun başında kendi ailesi hor görür, kimimizi başkalarının aileleri. Kimilerimizin arkasında çok güçlü aile desteği olur, başkaları asla bizi ezemez. Kimilerimiz hep yalnız olmuşuzdur, gelen geçen şamarlar. Ne de olsa ailen sana sahip çıkmazsa, başka ailelerden merhamet bekleyemezsin bu gaddar dünyada. Bir de hepsi rastlantısal olmasına rağmen renginden, saçından, dininden dolayı seni kabul etmeyen aileler vardır ki neye isyan edeceğini şaşırırsın bu durumda. Güzeldir başın sıkıştığında, başaramadığında dönüp gideceğin, seni yüzde yüz anlayan, sorgusuz içeriye buyur edecek bir memleketin olması. Şikayet de etsen, darılsan da, kızsan da başarısına sevindiğin, derdine yandığın, seni sen yapan bir memleket. Gönül rahatlığıyla “memleketim” dediğin bir yuva. Dileriz hep sevgi görelim ama maalesef bazen döver-bazen söver ama dönünce hep kabul eder.

İşte bu sayede sabırla bekledim sıramı, bu sayede iki çift laf söyledim işini safsaklayan ve beni değersiz gören memura, bu sayede gülümsedim gri Milano gökyüzünün ardındaki güneşe dışarıya çıktığımda. Biraz da özlem hissettim. Ne yalan söyleyeyim, bazen yalnız hissediyor insan...

Sunday, November 21, 2010

Rock Italiano


İtalya'ya ilk adım attığım zamanlarda dillerini ve kültürlerini de öğrenmemize yardımcı olur, hem de entegrasyonumuza da faydası dokunur diye etraftaki insanlara İtalyan Rock gruplarını sormuştum. Herkes Vasco Rossi ve Ligabue gruplarını tavsiye etmişti. Hemen bu iki grubun albümlerini edinmiştim. Dinlemeye başladığımda açıkçası fazlaca hayal kırıklığına uğradım. Aslında düşünüce abiler en az 20-30 yıldır bu işi yapan, artık yaşlı sayılabilecek isimler. Bütün şarkıları dinlendiğinde aradan iyileri de çıkıyor ama bütün ulusun üzerlerine söz birliği yapabileceği kadar iyiler mi bilmiyorum. Ama her ikisi de imaj olarak tamam. Deri montlar, alkol ve uyuşturucu tedavileri, uzun saçlar, buğulu sesler... Yine de bana fazla sıradan geldi sanırım. Ancak şunu da söylemeliyim ki bu gruplar yılda birer kez San Siro Stadyumu'nda konser veriyorlar ve her sene 100 bine yakın bir kitleye aralıksız 20 yıldır çalmakta bir zorluk çekmiyorlar. Benim göremediğim bir şey olabilir. Bir de tabi nüfus bizdeki gibi genç değil. Yani her hafta bir rock grubu çıkaracak kadar dinamik değil camia. Gençler de artık Lady Gaga ile fazlasıyla kafayı bozmuş durumdalar. Belki bu nedenle olanla yetinmek durumunda kalıyorlardır. Şimdi bu adamların birer şarkılarına kulak verelim:






Sonrasında aramaya devam ettim zira sanata bu kadar değer veren ve yaratıcılığın önemsendiği bu coğrafyadan daha iyisi çıkmalıydı. Sonuçta bir ulus operayla kafayı bozup, diğer müzik dallarını silmiş olamazdı. Bir gün İtalyan bir arkadaşımız eve ziyarete geldiğinde bizi Le Vibrazioni grubuyla tanıştırdı. Bu yeni jenerasyon, diğerleri gibi baba değiller daha. Ancak pop-rock alanında bence çok başarılılar, sizlere de tavsiye ederim. Şarkılarını İtalyanca icra etmekteler ve konserlerinde de gayet başarılılar, kitleyi coşturuyorlar. Buraya bir şarkılarını koyacağım. Klip Naviglio denen mekandan. Teşbihte hata olmaz- Milano'nun İstiklal Caddesi diyebiliriz. Bakalım:



Diğer kliplerine de şu youtube kanalından ulaşılabilir...

Bir diğer Milan grubu da Blonde Redhead... Bazıları ne alaka diyecektir, ki ben de ilk duyduğumda şaşırdım zira kendilerini henüz buraya gelmeden Amerikan olarak tanımıştım. Aslında da öyle ama bu 3 kişilik grubun iki has elemanı olan Simone ve Amedeo Pace ikizleri Milano'lu. He bir de enteresan bir sese sahip Japon vokalleri (Kazu Makino) var. Çok hoş bir alternatif müzik. Bunu da dinlemeyen kalmasın:



Yolculuğumuza devam edelim ve metal camiasına geçelim. Metal camiasının binbir çeşit etiketinden kendilerine melodic death metali seçmiş olan Disarmonia Mundi grubu Torino'lu... Alanında gerçekten başarılı, özellikle Soilwork vokalini bünyelerine dahil ettikten sonra iyi bir çıkış yakalamışlar. Müziklerini İngilizce icra eden bu grup, insanı coşturup, güne iyi bir başlangıç yaptırabilir.



Bunların dışında da etrafta dolanan bir çok rock-metal grubu var ama bu camiada öne çıkmak, devamlılık sağlamak zor. Bütün underground grupları da burada sergileyemem işin aslı. Tam olarak bir ün sağlayamasa da Malcondita da yerel kahraman olarak fena değil gibi:



Son olarak da İtalya'daki ününden sonra Amerika'nın yolunu tutan Lacuna Coil grubu bu blogda yer bulacak. Bunları da son zamanlarda oldukça fazla dinliyorum ama taş gibi vokalleri Cristina Scabbia nedeniyle kliplerini izlemek çok daha güzel:







Enhanced by Zemanta


Wednesday, November 17, 2010

Anneme Funk

image0000009AImage by erenileri via FlickrAngela Merkel "Almanya'da çok kültürlülük çöktü" dediğinde "De get ordan" demekten kendimi alamamıştım. Çok kültürlülük çökemezdi çünkü Almanya'da hiç varolmamıştı. Orada alternatifsiz tek kültür vardı, herkes de ona uymalıydı, olmadı.
15 Kasım tarihli Disko Kralı programına Cartel'den tanıdığımız nam-ı diğer Kabus Kerim katıldı. Format ve zaman nedeniyle tam giremedi ama birazcık dokunabildi Almanya'da yaşayan Türkler konusuna. Birisi bu insanları TV'ye çıkarıp dinlese iyi olacak sanırım. Ben de merak etmeye başladım hislerini. Programdaki konuşmalar beni hemen Berlin yazısındaki karmaşık duygulara götürdü.
Kerim Bey Türkiye'de iken annesi Almanya'da çalışıyormuş. Sonra hastalanmış annesi, Kerim de annesine Anneme Funk adlı albümü yapmış. Ben dinledim, enteresan olmuş. En azından basın abartıldığı son dönem remixleriyle alakası olmaması çok iyi. Kerim'in programdaki bir sözü de kaydetmeye değer: "Biz, Almanya'ya satılmış Türkleriz".


Enhanced by Zemanta


Friday, November 12, 2010

Berlusconi'nin Hangi Hatunusun?

İşler yine karıştı. Bu seferki iddia 18- birisiyle... Artık o kadar çok söylenti dolaşır oldu ki Facebook'ta "application"ı bile çıktı. Quale donnina di Berlusconi sei? (Berlusconi'nin hangi hatunusun?)

Bu arada bizim medyada sanırım yer bulmadı ama kendisi Türk delegasyonu ile yaptığı bir konuşma sırasında "Ho avuto una fidanzata turca" (Türk bir kız arkadaşım vardı) da demiştir zamanında. Anlaşılan bilinenleri bilinmeyenleri yanında, buz dağının görünen kısmı gibi...

Cevapları yine yorumlarda bekliyorum, hangi hatun çıktınız?... Hemen aşağıya da videolar. Ne güzel bir parlamento yarattı adam aklınız şaşar. Gerçekten de sözün bittiği yerdeyiz!





Saturday, November 6, 2010

Once Brothers-Kardeş Gibiydiler

Former NJ Nets Star Drazen PetrovicImage by NBANets via FlickrÜniversite yıllarında sabaha kadar ayakta kalıp veya saat kurup, uyanıp maç izlediğim zamanlar oldu. 3-4 yıldır bu olayın hayatımdan çıktığını farkettim, çok da boşluğunu hissetmiyorum açıkçası. Daha eski yılları da hatırlıyorum, belki ilkokul-belki öncesi, üzerinde "Lakers" yazan bir eşofman. Pazar günleri de NBA "top10" programı. Hangi yıllar olduğunu hatırlamıyorum ama oyunu sevmeme rağmen dışarıda oynamaya çalışınca hareketlerimin televizyondakilerin yanından bile geçemediğini hatırlıyorum. Sanırım sebebi basketbolun fiziksel ve zihinsel olarak komplikasyonundan ileri gelmekteydi. Topu ağır bi kere, hele de yağmur yerse o top tam bir mutsuzluk kaynağı olurdu adamın başına. Atış tekniği de kas yoksunluğundan mütevellit fırlatma şeklinde cereyan eder, istenilen sonuç alınamazdı. Aynı şekilde boy kısa, zıplama yetisi gelişmemiş bir birey...Hele de etrafta futbola dönmeye meyilli, isteksiz arkadaşlar varsa hemen ayak topuna geçilirdi. Allaha şükür fiziksel gelişim tamamlandıkça basketbol da oynanabilir bir spor halini aldı. Yeri geldi her gün oynadık... Kronolojik sırayı kaçırıyor olabilirim, şimdi bakınca hepsi geçmiş zaman ama bu oyunu oynamaya çıktığımızda bazı isimler söylerdik fakat adamlar yolda yanımızdan geçse tanımazdık aslında...İstisnalar vardı. Jordan'ı bilirdik, onu çok gösterirdi kamera; gözlüğünden dolayı Kareem Abdul Jabbar'ı bilirdik-ki kendisi o yıllarda Bağ-kur veya Emekli Sandığı'nın sağladığı gözlüklerle oynardı. Geri kalan isimler tamamen kolpalamaca. Yalnız bir isimden çok bahsedildiğini bilirim, herhalde ya TV'den ya da abilerden duyduk; Drazen Petrovic... Yeri geldiğinde, bizim de Drazen olmuşluğumuz vardı, oradan aşinayız.

Kendisi NBA'de yıldız olmuş ilk Avrupalı, yetenekli ve işkolik sayılabilecek kadar çalışkan. Efsane Yugoslavya milli takımından Vilad Divac'in da takım arkadaşı. Aşağıdaki belgeselde her taddan duygular mevcut. Aralarından su sızmayan iki arkadaş, sonrasında Yugoslavya'nın parçalanması sürecinde birbirinden uzaklaşan iki farklı milletin çocukları. Yollarını sonsuza dek ayıran trajik bir kaza. (Gereksiz ama kazada arabada bulunanlardan birisi de Türk). Belgeselin başında ne kadar gülerseniz, sonunda o kadar ağlarsınız, uyarıyorum.

Kodumunun savaşları, ne pis işler. Yazınki şampiyonanın Yunanistan maçını, Yunan bir çocukla izlemiştik, o zaman da düşünmüştüm aynı teraneyi dedesi Yunanlılara karşı verdiği mücadeleden dolayı cesaret madalyası alan bir genç olarak...Ama böylesi en pisi sanırım, iç savaş. Aynı milli formayı giyen adamlar muhabbet etmeye korkar olmuşlar. İnsanın ağlayası geliyor. İşte o başyapıt "once brothers":



part-2
part-3
part-4
part-5
part-6
part-7
part-8

Hikayenin savaş kısmına pek değinilmemiş ama aynı coğrafyanın acılarını daha gerçekçi görmek isteyenlere Srebrenica Massacre belgeselini tavsiye ederim. Hani şu devamlı Avrupa'nın göbeğinde, UN'in burnunun dibinde denilen. Link sadece part-1, oradan yolunuzu bulunuz.
Enhanced by Zemanta

Tuesday, November 2, 2010

Debate

Bugün hiç blog yazacak gibi değildim, ismini vermek istemeyen bir arkadaşın "Sopranos" tavsiyesini değerlendirmek için oturmuştum. Ancak bu arkadaş bana bir "debate"in video linklerini yollamış. Bir tıkladım, tam 90 dakika soluksuz izlemişim peşpeşe. Belki paylaşmazdım ama videoların 8. bölümünde konu bir anda Türkiye'ye geliverince paylaşayım istedim. Hoş hiç gelmese de yeterince güzel bir "debate" oldu. "Debate" lafını da ingilizce yazıyorum diye bana gıcık olmayın çünkü bu kelimenin yerine Türkçe "tartışma" veya "açık oturum" diyecektim ammavelakin bu Türkçe kelimenin bana çağrıştırdıkları İngilizce'si kadar nezih, entellektüel doyuruculukta değil maalesef. Bizim açık oturumlar genelde daha çok bağıranın haklı olduğu sanısını ve alkışlanan demegogların çığlıklarını hatırlatıyor bana. Dağarcığımda bu kelime fazlasıyla yıpranmış ve kirlenmiş. Ya yenisi icat edilsin ya da kavramı "debate" noktasına çekene kadar 200 yıl daha bekleyelim...

Her neyse, arkadaşın da adını veremiyorum çünkü kendisi yemekhane tadilatının her yıl hicri takvimle Ramazan ayına denk geldiği bir kurumda çalışıyor. Yeterince açık oldu sanırım.

Ayrıyeten öğrendiğim kadarıyla Youtube sansürü de kalkmış, o halde hemen video paylaşayım dedim. Geçen aylarda benzer videoları Dailymotion'dan falan bulayım da Türkiye'den insanlar takip edebilsin diye canım çıkıyordu. Sansür genlerimize işlemiş, bu tarz bir "debate"i ülkemizde asla göremeyeceğimi bilmemin de bir nedeni bu. Bakın ne boyutlarda bizde sansür. Bir şeyi idare edemiyorsak, onun hakkında konuşulmasını-konuşulmamasını idare etme sanatı ne boyutlara ulaşmış: "Aceto Balsemico: Susma sustukça sıra sana gelecek"

Halbuki biz Türkler çok koyuvergitsinciyizdir ama iş sansüre gelince öğrenemedik şu düsturu.

Şiddetle tavsiyem zaman yaratılıp Hitckens'in takip edilmesi. Ama uyarayım Dawkins'e alerjiniz varsa, Hitckens komaya sokar. Sinirleriniz bozulacaksa bu blogun daha eğlenceli yazılarını okuyunuz. Bakın bakalım Hitckens'ı mı, Tarık Ramazan'ı mı ikna edici bulacaksınız? Şunu da belirteyim Hitckens'ın yakalandığı kanserden kurtulacağının garantisi yok, eğer sevdiyseniz eserlerine ulaşınız.

Kendisine acil şifalar dileyerek bitirelim...



Part 2
Part 3
Part 4
Part 5
Part 6
Part 7
Part 8
Part 9
Part 10

Monday, October 25, 2010

Bir Canavar Yarattım

İş yerinde öğle yemeklerimizi kafa dengi arkadaşlarla çıkıp bir parkta yiyorduk, havalar da güzeldi. Aslında bu ekip 4 İtalyan ve benden oluşan samimi, çekirdek bir kadro idi. Gel zaman, git zaman samimiyet artınca çocuklar bana Türkiye ve Türkiye'nin kalıplaşmış bazı sorunları ile ilgili sorular sormaya başladılar. Ben de bildiğim kadarıyla anlatıyordum. Yalnız ne kadar tarafsız cevaplar verebiliyorum diye bir merak vardı içimde. Acaba diyordum, bazen çok iyimser veya çok gaz cevaplıyor olabilir miyim çocukların sorularını. Bir zaman sonra öğle yemekleri dışında da buluşmaya başladık. Amacım Türkiye'nin AB'ye girmesi yolunda birkaç gencin kafasını karıştırmak, çok süper bir ülke olduğumuza onları inandırmaktı. Ama bir canavar yarattığımı farkettim.

Geçen haftasonu çocuklardan birisi coşup bana aşağıdaki videoları yollamış internetten. Ne anlattıysam artık çocuklara, nasıl etkilediysem birer Türk milliyetçisi olmuşlar.

İlk video

"Grandissimo uomo e leader!!!!" başlıklı bir e-postayla geldi:




2. video: "Great Military Anathems" başlığıyla geldi:


3. Video "Great People of Turkey, Great Respect!!!!!!" başlığı altında geldi:


4. ve son video da "Great people" bağlığı ile yollanmış:


Bazılarının içeriği fazla sert geldiği için çocukları Yunanlılar düşmanımız değil şeklinde sakinleştirmek durumunda kaldım. Bi daha da etrafıma adam toplayıp soru da cevaplamak istemiyorum.

Kendilerine daha tarafsız bir bakış açısı olsun diye Ekonomist'in son sayısında çıkan Türkiye analizini önerdim. Online versiyonu kısa, basılı versiyonu 14 sayfa ve fena değil gibi...

Tuesday, October 19, 2010

Eğitim Şart

Nina SenicarImage by Giandomenico Ricci via FlickrYatılı lisede okurken birbirimize çok çılgın şakalar yaptığımız olmuştu. En sevdiklerim organize olanlardı, çok kişinin olan-biteni bildiği, sadece kurbanın bilmedikleri. Bazıları o kadar sofistike olurdu ki işin içine öğretmenlerimizi bile katardık. Hey gidi günler hey...Etrafınızdaki herkes bir şeye inanırsa ve size onun doğru olduğunu hissettirirse olan-bitene inanmamanız mümkün olabilir mi? Ya da en azından olanlara karşı çıkacak cesaret kaçımızda vardır?

ODTU'de yapılmış güzel bir örneği vardır. 4 kişilik odaya okulu yeni kazanan bir kurban gelir. Görür ki kendisine tahsis edilen yatağın başucunda bir fotoğraf, üzerinde çiçekler. Çocuk biraz da baskıdan olsa gerek durumu kabullenir. Odadaki daha kıdemli 3 kişi yatağın başına arasıra gelerek dua edip giderler. Çocuğa kötü davranırlar. Bu rutin 3-4 gün sürdülür. Kurban dayanamaz ve diğer 3'lüden birisine sorar: "Bu kim?, neden böyle davranıyorsunuz?" Cevap: "Senden önceki oda arkadaşımızdı, hayatını kaybetti. Senin onun yerini almanı sindiremiyoruz". Beşinci gün herkes yatıp ortalık karardıktan sonra fotoğraftaki kişi çıkagelir. Kurbanı sarsarak uyandırır ve der ki: "Kalk len, orası benim yatağım"...Kurban böğürerek ağlar, koşarak kaçar. Sonradan kurbanın gönlü alınır, titremesi geçirilir, arkadaş olunur.

Bu tarz şakalar anladığım kadarıyla Avrupa'da da yaygın ve yapılıyor. Ancak malzeme farklı tabi ki...Örneğin Milano bir moda kenti. Ne oluyor moda kenti olunca? etrafta defileler, alışverişe gelen kitleler, moda showları oluyor tabi ki ama bizim gibi insanların o moda showlarına ve vitrinlere erişimi pek yok. Ben Milan'ın moda şehri olduğunu en çok buraya bir ajansta tutunabilir miyim diye gelmiş zayıf ama uzun boylu, çoğu Doğu Avrupa kökenli kızları metroda görünce anlıyorum. Sayıları hiç azımsanmayacak kadar fazla, Allah yollarını açık etsin...Malzeme bu olunca şakalar da başka oluyor.

Bocconi Üniversitesi'nin yurtlarından gelecek sıradaki hikaye. Bocconi İtalya'nın en iyi "business" okulu. Monoco prensinden tutun, Armani'nin oğluna, DolceGabana'nın kızına, Pirelli'nin varisine kadar bir çok taşaklı arkadaşın yanısıra mankenlik camiasının ünlü isimlerini de mezun etmiş veya barındıran bir okul. Malzemenin zenginliğine bakın, kendisinin adı Nina Senicar. Bir Sırp güzeli ama Berlusconi'nin göçmen politikası sonucu İtalyan vatandaşlığı da almış. Kendisinin şakalara konu olduğu yıllar henüz ilk çekimlerini yaptığı, selebriti olmadığı, okuyup aynı zamanda yurtta kaldığı yıllar. Yurda arkadaşını ilk kez ziyarete giden Marco telefon açıp oda numarasını sorar ve duyduğu numaraya arkadaşının odasıymışçasına gider. Bu arada arkadaş da Nina'dan şaka yapmasını rica eder. Çocuk odaya gittiğinde Nina kapıyı iç çamaşırlarıyla açar. Bu şaka defalarca ve birçok kişiye yapılmış... Bi de bizim ODTÜ şakasına bak...Gerçi ikisi de ölüyü diriltiyor, inanmayan hemen alttaki videoyu izlesin.


Enhanced by Zemanta



Chiambretti Night sexy Nina Senicar si spoglia
Caricato da tvgratisnet. - Scalda l'ambiente con altri video sexy.

Giriş paragrafında da bahsettiğim gibi insanlar bazı durumlarda "Hadi canım, bu kadar da saflık olmaz" denilecek durumlarda bile çok garip şeylere çevrelerindeki herkes öyle söylediği için, herkes aynı şeyi telkin ettiği için kolaylıkla inanıyorlar. Mesela bir uç örnek vereyim biz zamanında bir arkadaşımızı boxer don giyince şap yalaması gerektiğine ikna etmiştik. Herkes aynı şeyi söyleyince, o söylenen şey doğru oluveriyor...İnanmazsan Hitler'e bak. Bir ulus peşinden gitmiş adamın.

Bu hadise aşağıdaki videoları izleyince aklıma geldi. Richard Dawkins'in İngiliz eğitim sisteminde din müfredatı da okutulan okulların bilimselliğe nasıl kapalı hale geldiklerini araştırdığı belgeseli. Bütün ana akım dinler belgeselin konusu ama benim dikkatimi en çok müslüman okuldaki çocuklar çekti. Bir konuda da sevinmedim diyemem, din anlamında anlatılanlar ve bilimi dinle açıklama konusunda İngiliz bebelerden hiç bir eksiğim kalmadan eğitilmişim. Çocuklar da aynı benim gibi suların hiç karışmama hadisesini, maymundan gelindiyse maymunun neden yok olmadığı argümanlarını duymuşlar. Bilimsel eğitim alsalar bile din eğitiminin özgür düşünme yetilerini nasıl etkilediği belgeselde çok açık görülebiliyor.

Belgeseli 4 bölüm halinde ekliyorum ama youtube açamayanlar belgeseli indirebilirler veya bir kısmını altyazılı olarak facebooktan görebilirler. Çok uzun da değil...









Şimdi burdan bizim cemaat okullarına da girsem mi acaba ama ne alakası var...

Friday, October 15, 2010

Oxford Bizi Konuşuyor...

Dawkins at the University of Texas at Austin.Image via WikipediaOlaylara dışarıdan bakan bir gözün, olayların içerisinde çırpınanlara göre durumu nasıl da apaçık ortaya koyabildiğinin güzel bir örneğiyle karşılaştım. Richard Dawkins bir panelde bizden bahsediyor, resmimizi çekiyor ve elimize veriyor (çektiği resmi). Bazen Türkiye hakkında olmam gerekenden daha olumlu düşündüğümü farkediyorum. Aslında belki olumsuz olmaya da gerek yok ama zamana ihtiyacımız var diyelim. O kadar zaman sonra da biz olacak mıyız bilmiyorum bu fani dünyada. Yani batının bugünkü normlarında bilimselliğe, akılcılığa, analitikliğe ve ancak bunların sonucu varılacak demokrasiye ulaştığımızı sanırım ben göremeyeceğim.

İnternette her şey yasak. Bir yere kadar insan sineye de çekiyor. Google vergi vermediği için youtube ve bazı google uygulamaları kapandı falan denilince veya hakaret içeren videolar var denilince. Ama şimdi bu Richard Dawkins'in sitesi nasıl kapanmıştı ben anlamadım. Adamın geçmişine bak. Bütün argümanları da bilimsel. Richard Dawkins çıkıp alanı dışında argüman öne sürse icabında kendisine "bi git hoca" deriz ama adamın işi gücü de devamlı biyoloji. Yani burası kapanırken neler oldu anlamamıştım bugün de nasıl açıldı yine anlamadım, makalesi nasıl yasaklanmış onu da anlamadım (hoş kendisine de açıklanmamış). Ama bilim eğer tez-antitezle ilerliyorsa, antitezler yasaklandığında tezler geçerli kılınır mı? Neyse, yine de aşağıdaki videolarda söylediklerini yazıya döktüğü Türk bayraklı kısmı kaldımış, bir nebze rahatladım. Çünkü konuşmayı ve bu konudaki bir makaleyi okuyanın bizdeki eğitim seviyesi hakkında genel bir kuşkusu doğuyor olabilir. Sonra ben Türkiye'de iyi mühendislik eğitimi aldım dediğimizde adam bu konuşmayı referans alırsa bize "suyun kaldırdığına inanıyor musun?" diye sorar...

Ben bu blogda tabi ki olayın ne dini ne de bilimsel boyutuna girmeyeceğim. Ama akılcılıkta yerlerde süründüğümüz aşikar. Şu dindarlığıyla ün salmış İtalya'nın orta yerindeki Papa bile artık evrimi kabul ettiğini dillendirdi ki kurumu yıllarca bilime bulaşanı yakmıştı. Biz de artık biraz yol alsak.

Lafı kısa keseyim, Richard Dawkins aslında aşağıdaki videolarda "Biz 3 günde çıkarırdık"ın fotoğrafını çekiyor. Batıya bok atmak kolayımıza geliyor ama Kraliyet bilim kurulundan bir adam "çocuklar din konusunda özgür bırakılmalı" dediği için bilim kurulundan istifa etmiş (ettirilmiş), bizde "3 günde çıkarırdık"tan hala ses yok. Fark 200 yıl mı desem, 300 mü...

Dawkins hocama da bir tavsiye, bu doğu coğrafyasıyla uğraşmayı bıraksın. Biz yeri gelir evrime ihtiyaç duyarsak 3 günde onu da yaparız icabında. İcraatın içinden geliyoruz ne de olsa...



Richard Dawkins Harun Yahya Sacmaliklarini Cevapliyor (1/4)
Caricato da kara_kedi. - Scopri altri video hi-tech


Richard Dawkins Harun Yahya Sacmaliklarini Cevapliyor (2/4)
Caricato da kara_kedi. - Recensioni Hi-Tech e documentari


Richard Dawkins Harun Yahya Sacmaliklarini Cevapliyor (3/4)
Caricato da kara_kedi. - Scopri altri video hi-tech


Richard Dawkins Harun Yahya Sacmaliklarini Cevapliyor (4/4)
Caricato da kara_kedi. - Scopri altri video hi-tech
Enhanced by Zemanta

Monday, October 11, 2010

İstanbul'un Köpekleri


Çok enteresan bir konu, değişik de bir film barındırıyor içerisinde...

Programın linki

Ardında güzel sosyolojik tespitler var, bir de Batı'nın ikiyüzlülüğü...

Thursday, October 7, 2010

Sahte vs Gerçek


Blogum nasıl daha fazla okunur diye sağa sola sorarken çoğu kişiden blogumda daha fazla cinselliğe yer vermemin işe yarayacağı yönünde yorumlar alıyordum. Tabi ki bu blog +18 değil. Ne yapsam etsem derken bugün "erkek silikonlu memeyle doğal olanı ayırt edemez" adlı habere rastladım. Bunu konu edinmeye karar verdim. Doktor tabi ki ekmek yediği hususta "hemen anlaşılır" diyemez. Ama Google'da yaptığım aramalarda Türk erkeklerinin bu konuya çalışmada kaynak sıkıntısı çekebileceğini farkedip, literatüre katkım olsun istedim. Şöyle ki:
how to differentiate fake boops?
silikonlu göğüs nasıl ayırt edilir?
sorularımızı Google'da arattığımızda yerli kaynak sıkıntısı hemen göze çarpıyor. Hatta Türkçe aramada ilk çıkan başlık "burun ameliyatı" konusunda. Buradan bakınca doktorumuzun haklı olabileceği akla geliyor. Ülkemizde kaynak sıkıntısına bağlı olarak bu konuda açık var. Gerçi onca cinsel-seksüel sıkıntı arasında bu konu ne derece önemlidir bilemem ama gençlerimize kaynak sunmamız lazım.

Şimdi yazarken aklıma şu da geldi aslında; göğüs ameliyatlı olsa ne olur, olmasa ne olur? Sonuçta burun gibi değil. Burnumuzu her gün yüzlerce kişi görüyor, oysa göğüsler bizim gibi orta paraleldeki ülkelerde iklim nedeniyle 8 ay nadasa bırakılıyor. İşti-güçtü-sosyal baskı derken bu nadas süresi neredeyse 1 hafta yaz tatili hariç bütün seneye yayılıyor. O nedenle bence doktorların "Türk erkeği silikonu ayırt edemez" tezinin temeli de burada yatıyor. Koyun postu gibi kazağın altında ayırt edilemez tabi ki...Mesela Suudi bir doktor: "Silikonlu göğüsü ayırt eden ölür" dese, hangimiz hayır diyebiliriz ki buna, bence de ölür. O coğrafyalar sıcak olmasına rağmen nadasa bırakma bir ömür sürüyor adeta. Hatta buna nadas da demeyelim, atıl durumda kalmak diyelim. Temeli atılıp, hiç elektrik üretemeyen barajlar gibi...Batılı literatürde konuya daha çok yer ayrılmasının nedenini burada aramak lazım gibi. Sonuçta dekolte çok daha yaygın. "Avrupa 'da kızlar teklif ediyor" tadında yeni bir mit yaratmayayım ama gerçekleri de saklamanın tıbba bir faydası yok. Sonuçta Avrupa kadını daha dişi ve bu dişilik daha uzun yıllara yayılıyor. Bizde belli bir yaşa kadar yasaklar var zaten, sonra da evlendin, çocuk yaptın, kendini onlara adadın, dişilik bitiyor. Ben sokakta yürürken bazen kadınımızı görüyorum da etek veya başörtüsü olmasa erkek sanacağım tipler oluyor. Suçlu erkekler mi kadınlar mı başkası tartışsın ama bir noktada gerçekçi olmak lazım, "göğüs ameliyatı anlaşılır mı?"dan çok önce çözeceğimiz büyük sıkıntılarımız var. Mesela bekaret. Ama dert etmeyin çözülmüşü var ve artık Türkiye'de: Yapay kızlık zarı.

Üstün japon teknolojisinin bir ürünü ve satıldığı müslüman ülkelerde patlama yapıyor. Sitenin yalancısıyım ama Mısır'da 2006-2008 arası prezervatif kadar çok satılmış bu ürün. Sitenin içeriği de pek bi eğlenceli, sıkılmadan okunabilir. Sitenin müşteri yorumları bölümü okunursa ürünün nasıl bir seviç yarattığı, yeri geldiğinde hayat kurtardığı "Kan var mı kan, önemli olan kan" tarzı yorumlardan anlaşılabilir. Japon fantazi olsun diye yapmış ama burda hayat kurtarıyor...Ticarete atılmak isteyen varsa bir tiyo olsun benden, bu ürün satılır. Yakında Türk doktorlarının : "Yapay kızlık zarı ayırt edilebilir mi?" açıklamalarını beklemekteyim. O zaman tekrar yazarız ama şu aşamada diyeceğim son söz; gereklilik durumları hariç (kanser vb) göğüse silikon taktırma ameliyatı ülkemiz koşullarında pek işlevli değildir. Sonuçta aynı yatırım burna veya gıdıdan yağ aldırmaya yapılsa daha randımanlı olur. İnsanların dikkatini 11 ay nadasa bırakılan bir nokadan çekmek, suratın ortasındaki bir organla çekmekten daha zordur. Sen önce bi dikkat çek, iş o raddeye gelirse bir daha düşünürsün.

Doktorların bu iddiasına karşı bilimsel araştırma yapmak boynumuzun borcu. Şimdi öncelikle eğitim videolarını izleyip ardından aşağıda linkini vereceğim fake-real (yapılmış-gerçek) testini yapınız ve seviyenizi görünüz. İnsan ancak nerde olduğunu bilirse kendini geliştirebilir. Şimdiden uyarayım test materyali çıplak kadın göğsü ihtiva eder. Türk örfüne ve Türk erkeğinin sosyal çevresine uygun test de hazırlanırsa buraya koyarız. Bu arada test sonuçlarını yorum olarak bekliyorum.

Gözler numaratörde, bakalım blog yapay kızlık zarı ve silikon meme içeriğiyle beklenen patlamayı yapacak mı? En azından bu başlık aratıldığında uzman görüşü almak iseyenler bloguma girip bi bakacak...Hayal kırıklığına uğrayan olursa üzgünüm, kabul edeyim pek bilimsel olmadı, bodur kaldı...

Fake-Real Testi




Monday, September 27, 2010

Dexter

Çok şükür Dexter başladı. Gurbette kurban bayramı hiç çekilmez yoksa...



Saturday, September 25, 2010

Hesperion & Orient Expressions

Mehterle aynı kapsamdaki uluslararası festival kapsamında Milano'da 1 hafta bayunca değişik Türk grupları ve Türk filmleri sahne almayı sürdürdü. Mehter'de kafaya devamlı "Neden hala oyunda oynaştasın, Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın" yemekten biraz hüzün çökmüştü ama sonunda "Adam büyük adam tamam da babası da padişahtı" demeyi düşünerek bir nebze de olsa rahatladım. Festival etkinliklerinin hepsine katılmak maddi açıdan zor olsa da "Orient Expressions" ve "Hesperion" konserlerine gittim ve iyi ki de gitmişim dedim. İlk gözlem konserlerde neredeyse hiç Türk olmaması...Ne öğrenci kesiminden ne de yerleşik kesimden pek bir katılım göremedim. Her iki konserde de kitle festival kitlesiydi. Yani belli ki elit zevkleri olan, organizasyonları rehberden takip edip renkli kalemle altlarını çizen bir kitle. Ama bu kitle Milano'da çok fazla. Yani nüfusun %40'ı bu ayarda.

Orient Expressions'ı belki Türkiye'de izleyenler olmuştur. Gerçekten canlı performansları etkileyiciydi. Özellikle saz ve darbuka Avrupa'lıları sahneye kilitledi. Ben sırf buraya yazayım diye konser kadar etrafımı da takip ettim. Saz ve darbuka adeta çarptı İtalyanları...

Hesperion ise bambaşka bir şeydi. Herhalde hayatımda dinlediğim en komple müzikti. Şöyle özetliyeyim, bizim yörenin müziğini bilen ve her biri enstrümanlarının üstadı 13 adam biraraya gelmiş ve bir grup kurmuş. Türk müzisyenlerin seri başı Kudsi Ergüner. Bilenler için bu isim çok şey ifade eder ama bence bilmeyenler de internetten biraz bakınsın. Dünya adamın peşinde...

Kadro tam olarak şöyle:
Turchia: Kudsi Erguner (Ney), Deria Türkan (Kemençe), Yurdal Tokcan (Ud), Fahrettin Yarkın (Perküsyon), Murat Salim Tokaç (Tanbur), Hakan Güngör (Kanun);
Armenia: Gaguik Mouradian (Kemençe), Haig Sarikouyomdjian (Ney, duduk);
Grecia: Dimintri Psonis (Santur-kısa da olsa saz);
Israele: Yair Dalal (Ud);
Marocco: Driss El Maloumi (Ud);
İspanya: Pedro Estevan (Perküsyon), Jordi Savall (1650 yılından kalma bir Katalunya çalgısı-bknz videoda en sol)

Şimdi bu müzik öyle bir şeydi ki acayip ritimler acayip makamlar vardı içerisinde. Hayatında bin kere caz bin kere de klasik batı müziği konserine gitmiş amcalar böyle 2 saat kıpırdayamadan izlediler, nefes alamadılar. Aletlerin bazılarını hayatlarından görmemişler. Artizlik yapmak istemezdim ama kendimi o an çok başka hissettim. Batı ile doğu arasında olmak bu sanırım. Beni bu müzik çok etkilese de asla şaşırtmadı. Ancak etrafımdaki herkesi aynı zamanda çok şaşırtmıştı. Bizde ne müzisyenler varmış arkadaş. 140 kanaldan canlı yayınlanan Dünya Basketbol Şampiyonası açılışına şu adamları çıkartmayıp, kendi değerlerimizi milletten saklayınca ben de bizde bi numara yok diye düşünmeye başlamıştım aslında. Tenoru zaten İtalya'dan alıp gelmişsin açılışa, tereciye tere satmaya çalışmışsın. Dünyayı böyle şaşırtamazsın arkadaş...Batıda tenorun bini bin para zaten. Milano büyükşehir belediyesi düzenlediği konsere Andrea Bocelli'yi çıkarıyor. Bildiğin biletsiz meydan konseri, önümüzdeki perşembe çıkacak misal. Adam buranın Metin Şentürk'ü bir yerde. Biz de açılışımıza Müslüm Baba ve Sezen Aksu'ya ek olarak getirmişiz bir tenor. Bırakalım bu işleri, oraya Hesperion'u çıkarabilseydik afedersin ortalığı dağıtmıştık.

Neyse, olan oldu. Ama Avrupa'yı sallayan ne Tarkan ne Serdar. Tüm kalbimle söylüyorum ki etnik değerlerimizle bezenmiş bir müzik adamların aklını alıyor. Gözlerimle gördüm. Çıkışta bu grubun DVD ve CD'sini almak için herkes üstüsteydi, bilen bilir bu blogda abartı olmaz. He bir de batılı değerleri iyice özümseyip batılılar kadar iyi batı müzikleri icra edenlerimiz de var tabi. Fazıl Say olsun, Pentagram olsun...Bu tarza da eyvallah ama yarım yamalak altyapıyla Batı müziği yapınca şamar oluyor ancak Münih'i ve Berlin'i sallıyoruz...

İnanır mısınız bilmem ama seyirci 15 dakika alkışlayıp bise çağırdı adamları. Bu İtalyanlar genelde kendilerinden olmayan şeylere hiç pirim vermezler. Mesela kahveyse espressodur, en kral Türk kahvesini götür beğenmez. Lokum götür, "çok şekerli" der...Tabi ben fazla alkışlamadım ve etrafıma bizde müzik genelde bu ayarda yapılır hissi verdim. Konserden sonra kendimi çok iyi hissettim, öyle gururlandım ki çıkışta Türk olduğumu sağa sola vurguladım. Bana gelip enstrümanların adlarını, albümleri falan sordular. Hacı ne diyeyim, o kadar bilgi bende de yok. Karambol yaptım...

Şimdi bunu demek zor geliyor ama Sezar'ın hakkı da Sezar'a...İtalya'nın bizden çok önce yerleşik hayata geçtiği bu festivallerde iyice belli etti kendini. Bir kere bütün etkinliklerin biletleri bir hafta önce tükendi. İkincisi ne kadar çok tiyatro, sahne, konser salonu olduğunu ve içlerinin ne kadar modern, akustiklerinin ne kadar sağlam olduğunu gördüm. Yani Milano'da her hafta bir etkinliğe gitsem bile bir yılda bütün salonları göremem sanırım. Bir de adamlar şehirli olmak ne demek farkındalar sanki. Şimdi referandum üstüne bizim metropoller hede höde tartışmasına girmicem ama bizim metropoller hede höde hakikaten.

Bu tarz büyük müzisyenlerimizi muhakkak öne çıkarmalıyız. Serdar, Tarkan yapmasın demiyorum, yine yapsın ama diskoda falan yapsınlar. Uluslararası organizasyonlarda çalabilecek sanatçılarımız bellidir bana göre. İsim ver desen de veremem çünkü tam da bizim ismini bilmediklerimizdir bunlar. Ama bellidir onlar, bi bilen vardır. Elin İspanyolu duyduysa bu üstad Kudsi Ergüner'i, bizden de duyan bilen vardır elbet...

Bol sanatlı günler...





Wednesday, September 15, 2010

Mehter


Geldiler...Ours boys did it! Mehter takımı Milano'nun en gözde mekanlarında salına salına yürüdü, bağıra bağıra öttürdü. Ben daha önce mehteri sadece internet ortamında görmüştüm, canlısı müzik festivalineymiş. Aslına bakarsanız halkın ilgisi beklediğimden fazlaydı. Dünyanın en eski askeri bandosu olmasının ve belki bazı batılı klasik müzik bestecilerini etkilemiş olmalarının da kalabalıkta etkisi olmuştur. Mehteran uluslararası müzik festivalinin "Focus Turchia" kısmı altında sahne aldı. Gündüz sokakta şov yaptılar, akşam da tiyatro salonunda...Akşamki şova bilet bulamadık ama oradaki performans sokaktan daha etkileyici olmuş. Bir daha fırsat bulursam salon performanslarını izlemek istiyorum zira sokakta sadece 2 kere üflemelilerle solo attılar ve çok başarılılardı. Salonda eminim daha artistik hareketler olmuştur.

İlk gözlemim, çok mobilize bir takım olması. Yürüyüş düzeninden, yuvarlak meydan modeline geçmeleri sadece 30 saniye sürüyor. Tersi de aynı sürede. Dahası yürüyerek çaldıklarında performans kaybı olmuyor, bunu yapabilecek müzisyen azdır kanımca. Gerçi yürürken çalmak için dizayn edilmiş bir birlik ama yine de şaşırtıcı. Benim katıldığım etkinlikte maksimum 3-4 km yürünmüştür, adamlar zamanında İstanbul'dan Viyana'ya yürümüş ama yine de taktir ettim. Anlamadığım bir bıyık takıntısı vardı, o da sanırım şartmış. Herkeste bir bıyıklar, bir bıyıklar. Olmayanlar da takma bıyık kullanmış...En çok etkilendiğim nokta ise sesi duyanın adamların peşine takılması ve peşlerinden koşturan kitlenin kartopu gibi büyümesi. İnanın millet peşlerinden koşmak için acayip gayret ediyordu, meydanda durup yuvarlak olduklarında da hemen yuvarlak olup etraflarını sarıyorlardı. Adeta bir cazibe merkezi...Sonra tekrar yürüyüş düzenine geçilip yüründüğünde de millet arkalarından koşturuyordu. Zamanında gaza gelip, arkalarına takılıp fethe giden olmuştur sanırsam...

Bir de bu yürüyüşü tutmuşlar Katolik camiasının en büyük kiliselerinden birinin önünde yapmışlar. Yıllarca varmak isteyip varamadığımız noktalara kültür-sanat ayağına gelmemiz bile çok ilginçti. Yıllarca çocukları yaramazlık yaptığında "Türkler gelir" şeklinde korkutulan insanlardan bahsettiğimiz düşünülürse konsept bana ilginç geldi. Hele ki olaydan haberi olmayanların karşıdan gelen mehteran ve peşine takılmış yüzlerce kişiyi görüp aptalladığı anlar var ki, pek bi güldüm. Bu adamlar bize göre daha bi pis şaşırıyolar. Hayatları daha standart ve rutin olduğu için sanırsam. Olaya biraz bizim tarafımızdan bakarsak Yunan askeri bandosunun Ayasofya etrafında görülmesi gibi bir şey...Dedikodusu bile doldurur bizim milleti...

Zaten yine ne olur ne olmaz İtalyan polisi mehteranın etrafını sarmış, tatsızlık olmasın diye kanımca. Şimdi videolarda, fotolarda göreceğiniz bıyıklı yeniçeri abi çekse kılıcı, 3-5 metre yanındaki kiliseye dalsa, peşinden Türkler ve tüm müslüman camia (ki bayramın ilk günüydü etkinlik) galeyana gelse...Hep kontrol altındaydı bizim çocuklar. Ben de böyle yol kenarındaki polislere falan fırsat buldukça atar yaptım, üstlerine falan yürüdüm. Beni oturma izni alacağım zaman yalnız yakalayınca artizlik yapan adamlar, arkamda yeniçerileri görünce nasıl pustular, nasıl pustular... Bir kaçı ters ters baktı ama "geribas" dedim -ki bu lafı hep etmek istemiştim bu güne nasipmiş- hemen tırstılar.

Sonra şov bitti, mehter anında otobüse binip kayboldu. Ben de eve kaçtım. Artizlik yaptığımız adamlar aklımızı almasın tenhada...


video video
Enhanced by Zemanta
video video video

Sunday, September 5, 2010

Tırmanış-Göl-Arkadaş Zoruyla Sağlıklı Yaşam












Bana kalsa cumartesiler uyumak içindir ama bizim şu Avrupalı arkadaşlar sporu çok seviyorlar. Durduk yere bugün dağa çıktık, indik, Alpler'in erimiş karlarının aktığı soğuk göl suyunda yüzdük. Ne biçim bir kültür adamlardaki anlamadım ama her biri rahat 80-90 görür bu çocukların...Adamlar her boş vakitlerinde sporda...Bana göre sonu mangalla bitmeyen yürüyüş amaçsız.
Yazamayacak kadar yoruldum, görsellerle idare edelim. İtalya'nın kuzeyi göller yöresi ve o göllerin en derini Lago Como. Altımızdaki şehir Lecco.