Sunday, December 16, 2018

ARAF



Otelin restoranında ardı ardına biralarımı yudumluyorum. Etrafım Bavyeralı Almanlar’la dolu. Ahşap tavan, ahşap masalar, soluk bir ışık. Bu küçük köyde yapacak hiç bir şey yok içmekten başka. Daha çok bira, daha çok bunaltı. Kafamı kaldırıyorum, hızlıca gözlerini kaçıran yereller. Köye gelen ve dillerini konuşmayan bu yabancıyı merak ediyor gibiler. Haklılar da, benim bunların arasında ne işim var ki? Ben bile merak ediyorum bunu. Tek kelime etmeden saatlerce oturuyorum son 3 gündür yaptığım gibi. Meraklı insanlar asla kim olduğumu öğrenemeyecek ya da belki bir gün öğrenirler, umrumda değiller. Hiç birisiyle konuşmuyorum zaten. İstesem de konuşamam ki, dillerini bilmiyorum. Bugün de kendimi daha çok tanıdığım o yalnız günlerden birisi olarak kalacak belli ki. Derken kilise çanı akşam 7:45’de vurmaya başlıyor. Bunaldım, dışarıya çıkıyorum. Sis çok kuvvetli, ışıklar solgun…Yürüyorum. 

Yarın buradaki ilk iş günüm. Fabrikanın tuttuğu pansiyona doğru yürüyorum. Heyecanlıyım ama daha çok yalnızım. Günlerdir öyle yalnızım ki 30 yılda tanıdığımın toplamından daha fazla tanıdım kendimi şu Almanya’ya geldiğim son 5 günde. Geride bıraktıklarımı hatırladığımda öfkeleniyorum. Ah ulan, değer miydi ailemi, memleketimi bırakıp buraya gelmeye. Razıydım az kazanmaya da açlıkla da olmuyor. Cep takvimimde 1975 Kasım’ının ilk pazartesisini işaretleyip uyuyorum.

Bir bağırış çağırış uyanıyorum sıçrayarak. Uçaktayım. Uluslararası uçuşlarda hep çok kaçırırım, derin uyumuşum. Toruna soruyorum:
‘’Was ist passiert?’’
‘’Dede şu adama garson bağırıyor, galiba Suriyeli’’
‘’Garson değil, hostes o’’

Dinliyorum biraz ses çıkarmadan. Adamcağızın belki de var sandığı Almancası aslında yok gibi. Kırık Almanca’lı esmer adamı harcarlar buralarda. Yardım etsem ama ağzımızın tadı da kaçacak şimdi. Torunu torbayı alıp memlekete tatile gidiyoruz. Elalemin kavgasında hakem olmak bize mi düşecek? 

‘’Dede adam anlatamıyor’’
‘’Anlatır anlatır Mehmet’’

Torun dikkatle olan biteni izlerken üzerimde reddetmeye çabaladığım bir gerilim var. Daha fazla reddetsem de büyür, sebebine odaklansam da büyür. Başka şeyler düşünmeli. Bu çocuklara da doğduklarından beri anlattık durduk adil olmak için mücadele etmelerini. Yaşadıkları yere faydalı olmalarını öğütledik, ne haksızlıklar gördüğümüzü, bu günlere nasıl geldiğimizin tatavasını yaptık durduk. Şimdi bir göçmen derdini anlatamıyor ve ben yerimden kalkmıyorum. Oysa orada üzerine gelinen, kendini anlatamayan, bakışlar üzerindeyken küçülen, kimse destek olamadığı için az sonra vazgeçecek adam son 35 yılımın ete kemiğe bürünmüş hali. Keşke kalkıp iki çift laf söylese de önce şu benim torun, sonra da ben biraz rahatlayabilsem. Ama nerede, yapamayacak, hay Allah. 

‘’Dede adamın koltuğunu değiştirecekler’’ 

Biraz kulak kabartıyorum. Gidip arabulmayı çok istiyorum. O adamla birlikte incinen benim de kişiliğim sonuçta. Şimdi şu konforlu hayatımız için nelerden vazgeçtiğimi aklıma getirmesi bu kavganın en çok canımı sıkan yanı. Görmezden gelmeye çalıştığı, kendi hayatı olunca insanın, becermesi de zor oluyor. 

Bir karar vermeliyim. Birinci sınıf uçak biletiyle memleketine tatile giden emekli miyim, yoksa yıllarca karısından uzak, kimsenin inmediği madenlerde çalışan emekçi miyim? Çocuklarım büyürken yüzlerce kilometre uzakta, dünyanın dibinde, fener ışığında fotoğraflarina bakmış bir adamım. Sevdiklerimle geçecek yıllar, kömür tozuyla kayboldu gitti. Elbette ben de herkes gibi sahip olduklarımdan çok vazgeçtiklerim ve kaybettiklerimim.

Ayağa kalkıp kavganın olduğu yere doğru yürürken, torunumun yüzünde bir rahatlama görüyorum. Kendisine anlatılanlarla, gerçeğin örtüşmesinin verdiği rahatlamadan mı kaynaklı yoksa hakikaten bir gurur mu kestiremiyorum. Bağırış çağırışın olduğu yere vardığımda ‘’Entschuldigung’’ diyerek kalabalığı yarıyorum ve kendimi tuvalete kapatıyorum. Benim bu 35 yıldır beraber yaşadığım ve sadece onlar gibi olmayı taklit edebildiğim yabancıların arasında ne işim var ki? Sonu da başı gibi hep vazgeçiş…