Sunday, May 19, 2019

SÜLEYMAN-1919

Hayalle gerçeğin iç içe geçerek anımsandığı küçük yaşlarımdan hatırımda kalan bir şey de; evdeki yemeklerimizde herkesin tabağına aldığı yemeği bitirme zorunluluğuydu. Ben uzun bir süre tabağa konulan yemeği bitirmeden kalkmanın, bir seçenek olduğunu aklıma bile getiremeden büyüdüm. Zamanla sosyalleştiğimde, başka arkadaşlarımın bunu yaptığını hayretle gördüğümde, yaptıkları şeyi çok yadırgadığımı hatırlıyorum. Bugünkü görgüsüzlüğü halen de kanıksamış değilimdir, örneğin bana serpme kahvaltı halen rahatsız edici gelir. Malum çocukluk kodları, asla kurtulamadığımız şartlanmalar yaratıyor. Sebebini anlamam için babamın kimin çocuğu olduğunu kavrayacak kadar büyümem gerekecekti.

Birinci Dünya Savaş'ı biterken Arabistan'dan Adana'ya dönen trende dedem Süleyman Çavuş seyahat etmekteydi. Bu trende yer bulabilmek, hayata tutunmanın altın biletiydi onun için. Arabistan'da darma-duman olan bir ordudan başlarının çaresine bakarak Anadolu'ya dönmeleri istenmişti. Çoğu yolda açlık ve susuzluktan hayata veda etmişti. Açlık susuzluk testini geçenler bölgede Türk askerlerine altın yutturulduğu rivayeti nedeniyle karınları yarılarak katledilmişti. İşte ancak bunları atlattıysanız ve halen de hayattaysanız Anadolu'ya kalkan bu son trende yer bulabilecektiniz. Ama tren herkese yetecek kadar büyük değildi maalesef. Bulamayanların büyük çoğunluğu asla evlerine dönemediler. Tabi ki bu trene binebilmek için hayatta kalma refleksleri bu askerlere neler yaptırdı tahmin edersiniz ama edemeyebilirsiniz de. Birbirlerini trenden atıp, hayata son bir gayretle tutunan insanların mücadelesi de tamamlandıktan sonra yolculuk başladı. Maalesef 1912 yılında askere alınsaydınız, 1918 senesinde vicdan, hayatta kalamamanıza sebep olabilecek bir duygu olabilirdi. Yine de firari 500,000 askerin arasında olmamanız kendinizi yeterince ahlaklı hissetmenize yetebilirdi de.

Çanakkale, Doğu, Arabistan derken nihayet eve doğru yol alan bir trendesiniz. Yıllardır elinizden geleni, size emredileni ve hatta fazlasını yapmanıza rağmen elinizde kalan kocaman bir kayıp.  Ülkenize, köyünüze, evinize ne olduğunu-olacağını bilmeden, bir belirsizlikten diğerine savuruyor sizi hayat. Ama yine de eve dönüş her zaman anlamlıdır. Tren Adana'dan Afyon'a bağlanıyor, sonra Uşak'a varıyor. Makinistlerin bazıları da bu hayattan ve belirsizlikten bıktıkları için istasyonda treni terkedip kaçıyorlar. Üstelik de trenin yakıtı bitiyor ve istasyon memuru yakıt sağlamıyor. Olacak iş mi bu? Bu askerler feleğin çemberlerinden hem de kaç kere geçip bu trene binmişler. Hayatta kalmanın ve istediklerini almanın üst düzey uzmanları. Bir grup trenin geliş yönündeki traversleri yakıt olarak sökmeye başlayınca istasyon müdürü kömür sağlamaya mecbur kalıyor. Makinistler hala yok. Kalan makinistleri bağlıyorlar ve diğer makinistler bulunmazsa adamları yakacaklarını söylüyorlar. Onlar da arkadaşlarını tren düdüğünü uzun uzun çalarak geri çağırıyorlar, firari makinistler dönmeyince müdür yeni makinistler atıyor trene. Zor zamanlar, zor çözümler. Tren hareket ediyor. İzmir'den Aydın trenine geçiyorlar.

Süleyman Kuyucak'ta (Aydın'ın ilçesi) bir köylüsüyle karşılaşıyor. Ona kendisini Tavas'lı Mehmet olarak tanıtıyor. Çanakkale'de Boyasın'lı Süleyman adında bir asker arkadaşı olduğunu, köyde nerede yaşadığını falan tarif edip ona ne olduğunu soruyor. Köylüsü uzun saç ve sakalı, zayıflayarak değişmiş bedeni, geçen yıllar ve en önemlisi de birisinden umudu kesince hafızadan silinmesi nedeniyle olsa gerek Süleyman'ı tanıyamıyor. Üstelik de köy hakkında bu denli kapsamlı bilgiye sahip olmasından kuşkulanmıyor bile.
''Ohoh O Süleyman 3 yıl önce öldü, mektubu gelmiyor'' diyor. Tavaslı Mehmet rolündeki Süleyman kendi ölümüne üzülerek ''iyi adamdı, Allah Rahmet eylesin'' diyor. Kendi akrabalarını, annesini babasını soruyor. Köylüsü anlatıyor. İnsanın annesi babasının sağlığını bir yabancıdan öğrenmek zorunda kalması, herhalde kendi ölüsüne rahmet dilemesinden daha acıdır. Köye geldiklerinde dedem, Süleyman'ın kendisi olduğunu söyleyince uzun bir ağlama ve sarılma faslı yaşanıyor köylüsüyle. Köylüsü, dedemle birlikte evlerine kadar eşlik ediyor.

Şimdi daha zoru, seni öldü bilen ailenle karşılaşmak, ananın babanın elini öpmek. Eve yaklaşırken amcasını tarlada görüyor. Amca soruyor yanındaki köylüsüne: ''Bu kim?'' ''Süleyman'' diye yanıtlayınca amca ''hangi Süleyman?'' diyor. ''Sizin Süleyman işte'' deyince amca elindeki orağı düşürüyor. Eve gittiklerinde annesi de öldüğü düşünülen evladını delirme sınırında bir sevinçle kucaklıyor.

Süleyman, vakit kaybetmeden yıllların yoklukluğu ve zorluğunun acısını çıkarmak istercesine tek ineklerini kesiyor. Düşman, Aydın'ın birçok bölgesini işgal etmiş, durum belirsiz. Çok geçmeden Kurtuluş Savaşı için tekrar görev geliyor. Birliğine katılmak üzere Denizli Çal'a hareket ediyor. Yola çıkmadan önce kestiği ineğin tamamını yiyor. Hikayenin devamını biliyorsunuz, ya da ben bu yazıyı yazabildiğime göre tahmin edebiliyorsunuz.

İşte babam bu Süleyman'ın oğlu olduğu için biz tabakta hiç yemek bırakamadık.

19 Mayıs'ta bu halde bir Anadolu'yu kurtarmak üzere cesaret göstermek bile çok büyük bir olayken bir de bunu başardığına inanamıyorum. Emeği geçenlere sonsuz minnet!




Wednesday, January 23, 2019

NALAN



Yanlış yer ve yanlış zamandan çok yanlış insanlar yaktı beni. Belki biraz da yanlış zarlar ve yanlış bahisler. Yoksa yerim de zamanım da iyiydi. ‘’Yaptığın her şeyi tutkuyla yapacaksın’’ diye nasihat ederken anam, kumarı dahil etmemişti herhalde. İnsan, evladı için ne dilediğine dikkat etmeli. 

Bu kumar illeti bizim ailede hep vardı. Kavgası-gürültüsü hiç eksik olmadı. Bendeki kumar korkusu bu sebeptendi esasen. Korkup uzak durdum, durmaya gayret ettim. 

O gün kırmızıya düşse o lanet top hikayem başka olurdu belki. İlk oynadığım ruleti kazanmam mahvetti beni. Şimdi bakınca, başta kaybedip yılmak da talihmiş oysa. 

Diğer günlerim gibi başlamıştı günüm; efendi efendi işe gitmiş, işimi yapmıştım. Çıkışta arkadaşların bazıları ayrılmış, evlerine dağılmış, ama her günün aksine ben bu sefer kalanlara katılmıştım. Arayıp biraz daha takılacağımı söyledim. Müdavim arkadaşların ısrarıyla kumarhaneye gittik. İzbe, yasadışı bir yerdi. İlk kez böyle bir yere gelmiştim. Başlarda ürkektim, ama kendimden emindim. Bir süre ısrarlara direndim. Sonra denemeye karar verdim. Kazanınca sevdim, ürkekliğim çabuk dağıldı. Yavaş yavaş arttırdım. 

Zamanla eve geç gitmeler arttı, tutku büyüdü. Müdavimler katına yükseldim. Önce biriktirdiğim parayı harcadım, sonra da insanları. En sona Nalan kalmıştı sağolsun. Bırakma denemeleri de boşa çıkınca onun da gideceğini anladım. Bir akşam sordu:

‘’Sen mi gidersin, ben mi?’’ 
‘’Yazı tura atalım’’  

Espriye tahammülü yokmuş ki o gitti. Bir kaç mahkeme dışında görüşmedik (neredeyse) bir daha. O gittikten sonra iyice dağıldım. Önce anlamsız bir görev verdiler iş yerinde, daha sonra da: ‘’istersen kendin ayrıl, sicilin temiz kalsın’’ diyerek iyilik adı altında tehdit ettiler. Tabi ki atılmayı seçip tazminatımı aldım. Sonra kirayı ödeyemediğim için ev sahibi kovdu. 

Bu küçük kasabaya o zaman taşındım. Şehirde bir zamanlar finans direktörlüğü yaptığımdan habersiz, İngilizce ve Almanca bildiğim için resepsiyonda çalışmama izin verdiler. Hikayemi kimselere anlatmadım. Utandığımdan değil, daha çok bir boka yaramayacağını bildiğimden. İçki seven, kumara meyilli bir adamın resepsiyonda bahşiş kovalarken, bir zamanlar yönetim kuruluna sunum yapmış olduğu bilgisi kime yarardı ki? Hem finans direktörünün burada hükmü ne? Balık mezadındaki yönetici herif bile daha sükseli. Farkı çalışarak yarattım demeyi çok isterdim ama farkı etrafımdakilerin çapsızlığıyla yarattım. Patron kafamın işlediğine kanaat getirmiş olacak ki hostelin defterlerini bana emanet etti zamanla. Değişen bir şey yok, her akşam yine yönetime sunum yapıyorum, yine finans direktörüyüm. Sadece içki içmeme karışan yok ve kravat yerine parmak-arası terlik var.

Bir rutinden diğerine. Burada da günler birbirini kovalıyordu her yerdeki gibi, ta ki o güne kadar.  O günü iyi hatırlıyorum. Tam 10 yıl olmuştu bu sahil kasabasına taşınalı. Bir yaz sezonu yeni bitmişti. Yine aşçı Kamil’le parasına tavla atıyorduk otelin önündeki brandanın altında. Hatırlıyorum, hava yeni serinliyor, yağmur çiseliyordu. Güzel toprak kokusu vardı. Brandaya vuran yağmur damlalarının sesi aklımda. Amerikan aksanlı turistin sesi de o an duyuldu işte. Bu mevsimde Amerikan aksanı esnafın iştahını kabartırdı buralarda, yüzde on bahşiş demekti. Hele sezon kapanırken büyük nimetti. Arkamdan gelen sese hemen kulak kabarttım ama gözümü de Kamil’i hapsetmeme ramak kalmış tavladan ayırmadım. Kamil ‘’yüzde on’’ menziline girince atmaca gibi kabardı:

‘’Tea coffee Turkish breakfast please’’ diye bağırdı. O an kalkıp arkama dönünce Amerikan’ın yanında Nalan’ı gördüm. Tam 10 yıl sonra. Duraksadım. Ne kadar sürdüğünü fark etmediğim bir zamandan sonra el ele olduklarını fark ettim. Ne yapacağımızı bilemeden bakıştık. 
‘’Nasılsın?’’ diyerek ilk adımı ben attım. 
‘’İyiyim, bilirsin severim buraları’’ diye yanıtladı.

Sonra Yüzde On’a bir şeyler söyledi ve oturdular. Kamil siparişleri alıp mutfağa koştu. Beni de masalarına davet ettiler. Bana kısaca hayatını anlattı. Amerika’da iyi bir kariyer yaptığını, rastlantıların finansa etkileri üzerine modellemeler çalıştığını, eşini… Canımı yakmak mı istiyordu, yoksa samimi miydi kestiremedim. Beni de potansiyelini harcamış bir okul arkadaşı olarak tanıttı, sağolsun. Amerikalı da İngilizcemi övdü, sonra da iştahla Kamil’in getirdiği tostuna gömüldü. Havadan sudan konuştuk. Tost bitince de tuvaleti sorarak içeriye gitti Amerikalı. Nalan cüzdanından bir resim çıkardı siyah-beyaz. Aşk yaşadığımız İstanbul günlerinden, benim çektiğim. 
‘’Çok başarılı oldum sayende. Rastlantıları ve olasılıkları, çalışma konusu olarak sen olmasan seçmezdim. Sana borçluyum’’ derken bir yandan da tavlanın altına sıkıştırılmış 40 Lira’yı kesiyordu. 
‘’Devam mı?’’ diye sordu, cevap vermedim. 
Kocası dönünce hesabı ödeyip kalktılar. ‘’İstemez’’ diyordum ki Abraham Lincoln görünce atmaca kesilen serçe Kamil çoktan parayı kapmıştı bile. 

Arkasından bir süre baktım, sonra kaldığımız yerden tavlaya oturduk. Bu son karşılaşmamız oldu. Uzun bir zaman sonra gazetede ölüm haberini aldım. ‘’ABD’de 40 yaş altı gelecek vadeden ekonomistlere verilen ödülü alan Nalan Seylan, rastlantıların piyasalar üzerindeki etkisi üzerine yaptığı araştırmayla Nobel Ekonomi ödülünü almaya yakın isimlerdendi. Eşiyle Boston’da seyahat ederken trafik kazasında hayatını kaybetti’’ yazıyordu haberde. 

Hiç bir şey hissetmedim önce. Ancak şimdi fark ediyorum içimde ağır bir taşın büyümekte olduğunu. Bu yaşıma kadar beni onun gibi seven birisi daha olmadı. Belki o ilk kumarımda top kırmızıya düşse başka olurdu. 

Ben düşünürken Kamil gazeteye bakarak:
‘’Abi NalaN’ı tersten okusan da NalaN oluyor’’ dedi.

‘’Evet Kamil, bazı şeylerin tersi de düzü de aynı bitiyor, ne yapsan olmuyor.’’ diyerek pencüsemi oynadım...