Tuesday, October 29, 2019

CUMHURİYET

1922 senesinde eve nihayet döndüğümde tamı tamına 10 yıldır silahaltındaydım. Kaç cephede, kaç ölüm atlattığımı ancak talih bilebilirdi. Bana fısıldadığı yalnızca beş on kadarıydı, bazen de kulak yanından geçen mermi sesiyle mektup atmıştı. Önümde yaşayacağım bir 49 senelik ömür olduğunu henüz bilemeden, fakat yıllardır ilk kez bir umutla köyümdeydim. Düşmanı defetmiştik. Belki şimdi yaşamak zamanıydı, kim bilirdi.

1912 senesinde silahaltına alınmamdan bu yana, eve sadece Birinci Harp sonrası bir 15 gün gelebilmiştim ki o zaman da ne olacağımız hiç de belli değildi. Dediler ki ‘’Süleyman Çanakkale’ye git’’, gittim. Bir kere oradan çıkınca belki ölmem gibi de geldi hani. Hele ki 1915’in Nisan’ında bir sabah 1500 kişilik alayımdan 400 kişi kaldığında hakikaten böyle hissetmiştim. Cephanemizin bittiği ve benim siper dışından sandığı getirip komutanımızdan teşekkür ve devletimizden madalya aldığım gün de bu gündü.  Beni çavuş da yaptılar. Allah’ın sevdiği kuluymuşum derdim de diğerlerine çok ayıp olur, diyemem. Zaten aynı ayın sonunda kasığımdan yaralanıp gazi de oldum. Sıhhiye sırası beklememem salık verildiği için günlerce cephe gerisine yürüdüm, iyileşip geri geldim ama yine de ölmedim. Çanakkale’den sonra emrettiler ‘’yürüyün Doğu’ya’’, yürüdüm. Orada bir kere donmayıp,  açlıktan kırılmayınca ve bitten delirmeyince hani belki ölmem de delirmem de gibi de geldi. Daha sonra, Arabistan’a gidip ordu bozulunca ve susuzluktan kavrulup yine de hayatta kalınca ben, ve karnımız Anadolu’ya yürürken yolda sarı liralar için hançerle yarılmayınca, hani belki ölmem gibi de geldi yine, yeniden. Ölmedim…

1919 senesinde sakallarım karışımdan uzunca bir vaziyette köyüme döndüğümde beni ne anam tanıdı ne amcam...O zaman öldüm sandım ama ölmemişim. Yılların açlığıyla bizim sarı ineği 15 günde yiyince anladım kesin ölmediğimi. O vakit bizim köylülerden bazıları kurtuluştan umudu kesmiş olacaklar ki ‘’efemiz ol, dağa çıkalım diye geldiler’’. Hey gidi, can almayana, harp etmeyene her şey ne de kolay. Millet vatan derdinde, bunlar efecilikte, işin kolayında. İnsan malzemesini tanımak için cephe yetmiyormuş meğer, cephe gerisini de görmeliymiş.  Çok da vakit geçmeden yine cepheye çağırdılar bizi. Helalleştik, yürüdük Menderes’ten akan trene doğru... Bu sefer belki vatanı kurtaracağız diyorlardı. Denizli’de yine silah kuşandım, bir süre sonra da Afyon’a. Kemal Paşa’yı Çanakkale’de duymuştum ilk, Halep’ten Adana’ya aynı trende gittik Arabistan bozgunundan sonra. Treni yolda durdurdu Paşa. Bozgun dönüşü yaşanan o açlığı, o susuzluğu, o geceleri geçilen köylerdeki vahşeti anlatamam da trende durumumuz iyi değildi işte o vakit diyeyim. Paşa dedi: ‘’geri harbe gidiyoruz’’. Gidiyordum. Hiç başka türlüsünü düşünmedim. O gün paşa bizi sınamış. Tren sonra Adana’ya yürüdüydü devam. 

İşte Birinci Harp’ten sonraki 15 günün ardından bizi tekrar Paşa çağırıyordu ve biz elbet bu sefer de peşinden yürüyecektik. 26 Ağustos 1922 sabahında top atışı ardından taarruza başladık. Yine helalleştik. Coşkulu değildim diyemem, ölüm elbet çok yakındı ama yıllar sonra ilk kez biz düşmana yürüyorduk. Öyle yakındı ki bazen 20 santim, bazen 1 metre bazen de düşen bir tanıdığın anılarıyla içimizde…Ki biz Mehmet’ler o an bilmiyorduk ki imparatorluk çökerken yüzlerce yıldır bu ordu taarruzları başaramıyordu. Biz o vakit bilmiyorduk ki sadece düşman yoktu önümüzde, sırtlarımızda bir de bu makus talihle çıkmıştık Afyon Ovası’na. Yunan dikenli tellerine olanlarımız sırt çantamızı, kaputumuzu atıp üzerinden geçmeye çalışıyorduk ki yürüyelim Batı’ya, aça aça gidelim evlerimize doğru, anamıza babamıza. Ve bazen de telefon direklerini yıkıp kendimize yollar açıyorduk dikenli teller üzerinden. Ölüm bize de gelir mi diye düşünmüyorduk o vakit, zaten eve koşuyorduk, vatan açıyorduk kendimize. İşte böyle o günü takip eden 4 günde hep yürüdük. Durmadan hiç durmadan yürüdük. Ben yine ölmedim. 

Ama hep yanımda tanıdık tanımadık arkadaşlar yıkıldı gitti ve gençliğim böyle geçti.  İşte bu 1922 yılında nihayet köye döndüm. 19 yaşında giden, 29 yaşında evine dönüyordu ama bu 10 yıl sizin bildiğiniz 10 yıllardan değildi elbet.

Akıl geçmiştir, tecrübedir, anılardır. Benim aklımda o zaman iyi bir şey yoktu çünkü geçmiş hep zorluk, keder, endişe, açlık ve savaş vermişti. Ama umut gelecekti ve biz işgalcileri önümüze katıp sürmüştük. Bizzat görmüştüm bunu. Biz ummayalım da kim umsundu be şimdi iyi şeyleri? İyi düşünemiyordum ama iyi hissediyordum anlayacağınız. Ama o iyi şey neydi, nasıl olacaktı? Bizim çocuklar da cephelerde yitip gidecek miydi?

1923 senesinde zeytin budağındayken duydum Cumhuriyeti. Kemal Paşa ilan etmişti Ankara’da. İşte bendeki bu umudun adını koymuştu sanki. O vakit kafamı yukarıya kaldırıp puslu Ege güneşine bakıp bir vakit gülümsemiştim, belki artık talih dönecekti, gençler başka şeyler görebilecekti.

Not: Dedem Süleyman Çavuş’un anılarından esinlenerek yazılmıştır. İyi bir gelecek için meşreplerince mücadele eden ve Cumhuriyet’e katkı veren herkese sonsuz minnet.