Friday, February 8, 2008

TÜRK'ÜN "ORAL"LA İMTİHANI

Uzun süredir yazmamamdan da anlaşılacağı gibi bu aralar meşgulüm. Küsleri barıştırıp omuz omuza verdiren, ateistleri korkudan tanrıya yaklaştıran, o bar senin bu bar benim gezen gençlere son gece aileleri olduğunu hatırlatıp telefonlara saldırtan, nice çapkınları bir traş olmaktan alıkoyan, süslü kadınları makyajdan soğutan mübarek bir final dönemi daha başladı. Hangi milletten olursa olsun sınav kaygısı 3 aşağı 5 yukarı aynı etkilerle kendini gösterdi. Kızları görünce tavus kuşu gibi kabaran İtalyanlar bile, uç uca yaktıkları sigaralarını bir an önce bitirip derse dönmek zorundalar artık. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi valla.

Sınav olmaktan çekinmem de bu sözlü sınav olayı bana çok ters geldi. İtalyanların “Esame orale” dedikleri şey...Ortaokulda din dersindeki sureler ünitesinden beri neredeyse sözlü olmamıştım. Sınavımız sabah 9’da yazılıyla başladı. Öğlene doğru yazılılarımız bitti. Öğleden sonra sözlü için çağırıldık.

Şansa bak, koca sınıfta ilk benim adımı okudu. “Tokots”...İrkildim, yav bu benim adıma benziyo diye düşünerekten kafamı kaldırdım hoca pis pis sırıtarak bana bakmaktaydı. Dedim “Oğlum başa gelen çekilir. Efendi gibi kalk git.Türk’ün şanını temsil ediyosun.” Hocaya doğru yürürken sınıf arkadaşlarım acılı gözlerle bana bakmaktaydılar ama güçlü görünmeliydim,acılarını ancak böyle hafifletebilirdim. Masanın önüne vardım. Kağıda bi soru yazıp verince bir ohh çektim. Kağıt varsa,tamam. Yeter ki bana sözlü yapma. Bi köşeye çekilip bildiklerimizi yazdık. Biz bu kağıtları teslim etmenin bir son değil bir başlangıç olacağını sonradan öğrenecektik. Kağıdını ilk veren arkadaşı hoca asistanıyla yanına oturttu. Sordukça sormaya başladı. O an camdan atlayıp gidesim geldi ama el mahküm biz de kağıdımızı verip beklemeye başladık. Aman Allah’ım...Bir sözlü 1 saat sürmekte...Akşam 6 olduğunda hoca sadece 4 kişiyi sözlü yapmıştı. Kalanları 2 gün sonra odasına alacağını söyledi. “Çok şükür" deyip, çıktık.

O gece çok düşündüm. Bu iş bilinen harp taktikleriyle olmayacaktı. Nice sabah-akşam çalışan Çinli arkadaşımın 3 aydır yüzünden düşürmediği sırıtması,ilk soruda kaybolmuştu. Bir cinlik yapmak gerekiyordu. Tabi ki çalışmak şart ama, bir de tevekkül kısmı var bu işin. Futbol jargonuyla, biraz da top sevecek falan diye düşünürken aklıma geldi. Nasıl ki maçlarda 1-0 öndeki takımın oyuncusu olur olmaz yerlere yatıyor, garip hareketler içerisine giriyorsa ben de sözlüde öyle yapacaktım. Kararımı vermiştim. Ödev ve yazılı sınav skorlarımın üzerine yatacaktım.

Hocanın Milano’daki ofisine gittiğimde 2 tane Afrikalı arkadaş sözlü olmaktaydı ve hoca onların İngilizce’lerini zor anladığı için sinirden kudurmuştu. Aman dedim, erken gol yemeyelim de...Arkadaşları evlerine yolladıktan sonra kaçınılmaz son geldi.Hoca beni çağırdı, düdük çaldı, Türk’ün oralla imtihanı başladı. Hoca daha soruyu yapıştırmadan araya girdim: “ Hocam siz bizden çok çalışıyosunuz, yemek yemeden sınav yapıyosunuz” diyerekten yavşadım. O an inanılmaz bir şey oldu, o gaddar adam gülümsedi: “Öyle, sabah erken geldim akşama kadar çalışcam daha” dedi. Bana bi moral geldi. Ödevlerimi çıkardı. Herkesi ortalama 1 saat sınav yaptığını bildiğimden ödeve ne kadar vakit ayırsak o kadar iyiydi. Hemen neden hata yaptığımı kafama takılanları falan sordum. Bu arada bir 20 dakika falan yemiştim. Sonra yazılı sınavı çıkardı. Orda da “bu benim ilk sözlü sınavım,heyecanlanıp işlem hatası yaptım,bize ters” hocam dedim. Hiç sallamadı. Çünkü ilk sözlü sınavı olmakla yazılıda işlem hatası yapmak arasında bağlantı yoktu. Sıçtık dedim ve daha en az 20 dakika vardı. Başladı sormaya. Sorduklarına ağır ağır cevap vermeye çalıştım. Hepsini cevaplamak mümkün değil tabi ki. Koca kitap. Artık son 10 dakikaya gelinmişti. Attım kendimi orta sahada yere : “Hocam mühendislikte formülleri bilmek kadar sınırlamalarını da bilmek önemli değil mi?” diye soruyu yapıştırdım. O noktadan sonra, maç soğudu. Hoca bana ders vermeye başladı. İnternetten bulup gelmek yetmez, tabi ki sınırlamaları öğrenip, hangi durumlarda işe yaradığını da etraflıca öğrenmeniz gerekir falan diye anlatırken onu dinlemeyi bıraktım. Çocukluğumda koştuğum çayırlar aklıma geldi, bir kuş kadar özgürdüm artık...Hoca anlattı,anlattı anlattı...Ve diğer arkadaşın sırası geldi. Sonunda istediğim notu almanın neşesiyle hocanın elini sıktım, çıktım gittim.

Bunu kotardım da daha 4 tane daha sözlü sınavım var. İnsan düşündükçe kötü oluyo...

Ciao!


izleyiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=rvTFKpIaQhM&eurl=http://widget-e1.slide.com/
widgets/sf.swf

http://www.youtube.com/watch?v=L3AgO6H0H98&eurl=http://widget-58.slide.com/
widgets/sf.swf

Tuesday, January 15, 2008

Budak






Bundan 10 yıl kadar önce Hande Ataizi “Erkeğimi ben seçerim” deyip, bir atın üzerine uzanmış, güzel pozlar vermişti. Poz kısmı değil ama bu kadar net konuşma kısmına hep hayran kalmıştım...10 yıl sonra ben de net bir cümle söylemek istiyorum... “Gelir gelmez yüklendiler” Tatilde dersler nasıl diyenlere fazla zor değil dediğim için çok pişmanım çünkü döndüğümden beri durmadan ödev yapıyorum...Daha “Ahh vatanım, ne güzeldi” diye iç bile geçiremedim...İtalya’yı yanlış tanımanın cezası...Tembeldir bunlar ne de olsa Akdeniz insanı martavalına neden inandım ki...İşte bu yüzden Hande Ataizi kadar netim artık....Gelir gelmez yüklendiler ve akdeniz insanı da tembel değilmiş....

Tabi ödev yetişti ama nasıl....Bizim mutfakta Kofi Annan gibiydim adeta.... 3 kıtadan 3 milletten adamı topladım...Kolombiyalısı, Vietnamlısı, Türkü....(tam Kofi Annan, komple 3. dünya) Harıl harıl çalıştık....Eve gelenler dinamik ödevi mi yapıyoruz, UNICEF projesi mi yapıyoruz anlayamadı ama işin altından kalktık. Arada eve döner aldık, arada çay demledik...Çay demledik dediysem, 1 kere demledim 2-3 gün aynı çaya sıcak su ekleyip servis yaptım. Yabancılarla çalışmanın bu rahatlığı var...Her verişimde de “Nefis, eline sağlık” diyerekten ödeve yumuldular...Vietnamlı arkadaş bu yıl tavşan yılı olduğu için yeni yıla girdiklerinde evlendi...Tavşan yılı berket yılı...Evlilik hikayelerini dinledik. Eskiden ilkokulda ödev yaptığımız arkadaşlar sünnet olurlardı...O hesap şimdi de arada biri gidip evleniyo, biri nişanlanıyo...Ahh ahh...Bizde ne tavşan yılı vardı, ne kaplan ayı....Yaz geldi mi budak ayı başlardı....Önce Ahmet’i kestiler, sonra Fatih’i....Derken sıra bana da gelmişti bir eylül başı...Yaprak dökümü...Bu düşüncelere dalmışken dürttüler beni “Abi gözlerin doldu, iyi misin? Bak adam evlenmiş, anlatıyo, senin gözler niye doldu?” Onlara da anlattım hikayemi...İnanamadılar...İşte o zaman bir gün Avrupa’da çok pirim yapar diye getirdiğim tozlar içinde kalmış 3 saatlik sünnet DVDmi çıkarıp, parçalar izlettim...”İlkokul 3’den sonra her yaz bizi budadılar” dedim...Biraz duygulandılar ama “Peki abi bu DVD’de neden o zaman herkes mutlu?” dediler. Nasrettin hoca misali yapıştırdım cevabı demek isterdim ama tatmin edici bir cevap bulamadım...Kültürler ne acayip... Her gün pirinç yiyen adama ben bunu nasıl anlatayım... “Cilala, parlat” gibi bişey dedim ...Acayip acayip yüzüme baktı.

http://www.youtube.com/watch?v=IlQOmO44_bA

Cumartesi günü de sınav vardı...14 kişi girdik sınava...Daha 5 dakika olmamıştı ki sınav başlayalı İtalyan bir kız delicesine kopya çekmeye başladı...En az 10 tane A4 kağıdını çıkardı...Sınıfta 3 tane gözetmen vardı, kız sınav boyunca 2 kere yakalandı ama kimse yaptırımda bulunmadı...Şaştım kaldım...Şimdi neden yüksek lisansta bile sözlü sınav yaptıklarını anlayabiliyorum. Yazılı dedikleri sınıfa girip kopya çekmekmiş sanırım ama yine de erken konuşmamalı...Bi de yabancı öğrencilere baktım...Biz garipler harıl harıl yazmaktayız...”Bu mu adaletin kahpe dünya?” dedim...Hoca geldi, “Oğlum fısıldamasana” dedi....Fısıldasam ne olacak? Önümdeki Ganalı mı anlayacak benim Türkçe fısıldamamı, yanımdaki Hintli mi? Gıcık oldum...Avrupalı işte...Hep kendine hep kendine...Dönercideki abi dediydi de inanmamıştım....Hepsi birmiş gavur dediğinin...Anadolu’nun fısıldayınca tokadı çakan hocalarını özledim...O kızı bizim müdür yardımcısı ne pis döverdi...Ağzını burnunu kırardı...Kendimi yine vahşi düşüncelerle yakaldım...Az barbar değilim ben de...

Arivederci...

Monday, December 31, 2007

Memlekete Dönüş

Dönüş için evden Türkiye’ye kadar tüm biletler(otobüs,tren,uçak) ayarlanıp cebe kondu valizler kapatıldı. 1 saat sonra Milano tren istasyonundan Orio al Serio hava alanına gitmek üzere tren istasyonundan kalkan otobüslerden birisinin yanındaydık. Şöföre soruyoruz: “Hava alanına gider mi?” Cevap net: “Gider ve bu son otobüs, kaçırırsanız ayvayı yediniz” Bagajları verdik otobüse, beklerken tekrar sorduk: “ Kesin gider mi?” Bu sefer biraz kıvırmaya başladı şoför: Neymiş efendim, tam hava alanına gitmezmiş de hemen yakınına gidermiş de oradan da taksi tutulacakmış da....Çok fena kıllandık...”Nasıl olur,bizim biletlerde hava alanı yazıyo,parasını da verdik” diye isyana başlamıştık ki çeşitli milletlerden turistler neye bağırdığımızı bile anlamadan sorunu dil problemi gibi algılayıp yardım etmek için :”bu gidiyo, bu gidiyo” demeye başladılar. Bu arada İstanbul’lu ev arkadaşım yılların verdiği devamlı tetikte ve düşünerek yaşama refleksinden dolayı koşarak istasyondaki diğer otobüslere sormaya gitti. Biz de diğer arkadaşla otobüsü tutmaya çalışıyoruz çünkü şöför hafiften gaz verip : “ Gidiyorum çoçuklar, binmezseniz kalırsınız” tehditlerini savurmakta...Sonunda arkadaş geldi,”ileride giden bi otobüs buldum” dedi. Aldık eşyaları gittik. O an içimden dedim ki: “Hacca da gitsen, tatile de, yurt dışında yanına mutlaka bir İstanbullu alacaksın”. Her söylenene inanan kuzey avrupalı turistler maalesef kaçak otobüse binerek uzaklaştılar. Gerçek otobüste sadece Türkler, Bulgarlar, Arnavutlar, Romanyalılar...vb. vardı... Tesadüf değildi tabiki bu...Bize ikinci kez “Kesin gider mi?” diye sorduran ortak hayat tarzımızdı bizi buluşturan.

Turkiye’ye geleli 6 gün oldu. Evde keyif yaptığım ilk 6 gün itibariyle Türkiye çok güzel...Televizyonu çok özlemiş buldum kendimi. Esra Ceyhan,Petek Dinçöz,Seda Sayan ve tabi ki Nihat Doğan...Adamlar resmen oturup izlemesen de hayatın parçası olmuşlar. İnsan sabah programlarını takip etmese bile bu tiplerden haberi oluyo(Ben ettim o ayrı). İstanbul’da bi simit sarayına girip çay içmiştim geldiğim gün ve orda bu TV karakterlerinin çok daha doğallarını gördüm. İçeride çok sayıda Nihat Doğan ve az sayıda Seda Sayan vardı ve Esra Ceyhan hiç yoktu...Sanırım o başka muhitte izlenmekte. Nihat kopyaları adeta Nihat Doğan’ın değişik ruh halleri içindeki versiyonları gibiydi. Sinirli Nihatlar “aramızda sahte okeyler var” dercesine etrafı kesmekte, romantik Nihatlar sevgililerine: “(h)elalimsin” vaatlerinde bulunmakta, illa ki kirli sakal bırakılmaktaydı, boyunlarda delikanlılığın bayrağı beyaz atkılarla. İtalya’da neredeyse hiç TV izlememiştim. Türkiye’de tekrardan dizi olaylarına girdim.Bir haftalık da olsa bazı dizileri yakalama fırsatım oldu. Mesela “Hatırla Sevgili”de ODTU vardı...Seve seve izledim. Dizide bi küçük kız çocuğu vardı. Anneme ekrandaki kadını göstererek “Bu kadının çocuğu mu?” dedim...Annem: “ O kadının çocuğu değil, adam da zaten babası değil, anlatsam da anlamazsın, karışık” dedi. Biraz moralim bozuldu. “Orada yabancı, burada Almancı” denirdi 2. kuşak almancılar için. Bu insanlar genelde Türkiye’de etraftaki muhabbetleri anlamakta zorlanırlar...Öyle hissettim işte kendimi...

Ama ben de eşşeklik ettim. 2 sezondur süren diziyi izlemeyip 5 dakikada anlamak istedim olan biteni, kolaya kaçtım. Oysa daha bu sabah izlediğim bir zayıflama ürünü reklamından kendimce ders çıkarmıştım. Reklam şöyle; “Başkaları kadar yiyip, onlardan zayıf olmayı ister misiniz? İşte zayıflama aparatı vvv...Deneyin, kilo vermek ne kadar kolay görün” Bu kadar kolaycılık vaat etmek biraz ayıp değil mi ya? Başkaları kadar kilo vermek istiyosan biraz egzersiz yapacaksın kardeşim. Her şeyin kestirmesine tamah ederek nereye varmayı planlıyosun? Biraz daha emeğe saygılı olmak gerekir...Ben de aynı hataya düştüm.

Geldim geleli Fazıl Say ülkeyi terk ediyor muhabbeti de hararetle sürmekte...Anlaşılan Fazıl Say da başka nedenlerle birlikte çok çeşitli Nihat versiyonlarından sıkılmış, Seda’lardan bıkmış. Ulaşmaya çalışıyorum kendisine. Gelsin bizim evde kalsın İtalya’da. Çok yetenekli adam. Arada Viyana yapar, Berlin yapar, sanat yapar...Herkes de alkışlar...Tabi eğer başkaları kadar yiyip onlardan zayıf kalmanın kısa, kestirme ve de beleş yolunu arıyosa illa ki burada kalacak. Bu konudaki araştırmalara dünyada en çok para ayıran ülke sanırım biziz. Bu her bireye temel eğitimden itibaren yavaş yavaş yerleştirilen bir mentalite. Bu konuda iyice geliştik. Hatta süper güç sayılabiliriz. Örnek vereyim, bir Çinli verilen bir ödevi nasıl yaparım, nasıl bitirim diye uğraşırken ben genelde bu ödevi kimden alsam acaba gibi düşüncelere dalmış buluyorum kendimi sıkça ve bunu farkettiğimde utanıyorum. Oysa Çinli arkadaşlar lisans boyunca bütün ödevlerini kendileri yapmışlar. Nuri Alço gibiyim. “Bir kere çek, bir daha vazgeçemezsin” diyorum ama adamların kafada kopya nedir en ufak bir fikir yok...”Alacak aynen yazacak, yakacak bizi” diye düşünüyor sanırım...Alman’a sorsan “Sabah 7’de buluşalım,geçir diyor” Tövbeler olsun, akla bak...Ödevi kopyalamak için sabah 7de okulda olunacak. Arkadaşım o kadar erken kalksam zaten kendim yaparım ben....Rus’a sorsan: “ Tamam” diyo ama bi karış surat...Sadaka mı veriyon be! Ondan da alınmaz...Allahtan Türk arkadaşlar var...Her zaman güler yüzle karşılarlar “Ödevi senden alsam olur mu?” sorusunu, ve her zaman o rahat, yatıştırıcı tavırla: “ Hallederiz abi, rahat ol”

Rahat olalım arkadaşlar...

Wednesday, December 12, 2007

Bayram











Efendim İtalya’yı bir Christmas çılgınlığı aldı ki anlatmak güç...Birkaç hafta önce münferit olarak balkonlara asılan süsler bugün caddelere taşmış, her tarafta süslü ağaçlar, Pazar günleri noel baba tiplemeleri, sokak müzisyenleri falan derken...Mutluluktan ölecekler...Noel Baba da bi acayip, arabasını eşekler çekiyo...Holywood yine yaktın bizi yaw! Hani geyik?...İlk gördüğünde “Sakalından utan be!” diyesi geliyo insanın...Hani hediye? Eşekler sokaklara pisliyo, arkadan gelen görevliler pisliklere talaş döküyo...Bi telaş bi telaş...Üstelik bu Noel Baba şahsiyeti hediye dağıtmak şöyle dursun, milletten para topluyo...Garip bişey görünce taş atma isteğimi bastıramıyorum...Neredeyse noel babanın eşeğini taşlıcaktım da “Abi yapma” dedi çocuklar.. Haklılar da; kutsal eşeği taşlamak olmaz....Misyonerler de kalp yumuşaklığından faydalanmak için cirit atıyolar...2 Amerika’lı çocuk geldi...Lafa tuttu...arkadaşım bize ters dedim...”Ben Türk’üm”. Ama dedim bak sen gel “Müslüman ol” dedim...”Noel babanın doğduğu yer bizim orda, Antalya’da” dedim. Misyonerler kaçtı gitti, beni meczup sandılar...İstanbul’da hostelde çalışırken de demiştim de onlar da gülmüştü...Aç bak dedim sizin şu kitaba... "Lonely Planet” Yarım saattir muhabbet ediyoduk, adam bana inanmıyo, kitaba inanıyo...Tam turist...

Tabi bayram havası öyle ki çocuklar çok seviyolar dini...Ben taktiği anladım...Akşam erkenden kapanan dükkanlar, Pazar günü kapılarını kilitleyen dükkanlar artık Noel süresince hep açık...Bu arada da etrafta Hz. İsa fotoğrafları, süsler falan eşzamanlı yer almaya başlayınca tabi ki küçük çocuklar etkileniyo bu enerjiden...Bi arkadaşım derdi: “ Ah o gün Viyana’yı alsaydık, şimdi Avrupa’ da sarı sarı imamlar olacak” diye...

Noelle kurban çakışıyo bu sene...Türkiye’de de aynı coşku bende kurban bayramlarında olur mesela...Yemek yemeyi sevmemle alakası olabilir...Hayvanlara da üzülürüm bi yandan ama coşku da duyarım...Çok karışık duygular içerisine girerim...Dün ot verdiğin hayvanın ciğerini yemek kolay mı? Batılı bilmez bu duyguları....Ona çam olsun, noel baba olsun...Ne çam yenir ne noel baba? Arkadaşım nasıl bayram bu yemedikten sonra...Biz bi bayram şekere tavan yaptırırız, bi bayramda da kolestrole ve kalbe...Bayramlarda iyice yaklaşırız Allah’a (Öbür tarafa)...Zaten bu İtalyanlar’da göbek etrafındaki simitler de yok. Arkadaşım simitlerin olacak ki “Bak ne şekerden, ne kalpten korkmam, Allah’tan korkarım” imajı yapacaksın....Ne kadar felsefi, ne kadar! ....

Christmasla ilgili tatilden sonra en güzel şey sokak müzisyenleri...yerel enstrümanlar, yerel şarkılar...çok güzel müzikler duymak mümkün...Bizdeki gibi sokak müzisyenleri 3 telli saz, 5 telli gitar tarzı sanat showları yapamasa da enstrüman hakimiyetleri oldukça iyi...Bir tanesinin yanında kayıt yaptım...Adam çok para verecem sandı galiba, döndür babam döndür çaldı aynı şarkıyı...Ben de farkettim “Boku yedin” dedim içimden kendi kendime ama yapacak bişey yok, kayıdı durdurup kaçtım....

Dün derste Kolombiyalı arkadaşla fısıldaşıyoduk. İngilizce fısıldışmanın iğrençliği yetmezmiş gibi hoca artislik yaptı. Bize İtalyanca sinirlendi. “Bıdır bıdır” konuştu, bişeyler dedi, bizi İtalyan sandı sanırım...Ama biz çaktırmadık..Sınıftakiler önümüzdeki İtalyan çocuğa kızıyo sandı. Biz de hemen ezik gurbetçi öğrenci profiline geçtik....Hocanın dediği onca kelimeden 2,3 tanesini anladım ama 1989 yılından beri profösyönel öğrenci olduğum için hemen çözdüm: “ Oğlum, aranda konuşma...Gülünecek bişey varsa söyle, hep beraber gülelim!” Bunu dediğine neredeyse eminim...Hatta lisede olsa “Gelirsem oraya kırarım kafanı” da eklerdi büyük olasılıkla ama bize bu kadarını dememiştir sanırım...Şurası Bürüksel...Giderim “insan hakları, şiddet falan” derim...

Haydi bakalım herkese iyi bayramlar! Herkesin Bayramı kutlu olsun...

Saturday, December 1, 2007

San Siro-Giuseppe Meazza










Geçen hafta içerisinde İnter-Fenerbahçe maçını izlemeye nam-ı diyar San Siro’ya gittik...Diğer adıyla Meazza. Interli’ler Meazza’yı tercih ederken, Milanlı’lar San Siro’yu tercih etmekteler. Ödevden bunaldığımız şu günlerde güzel bir soluk oldu. Burada sadece İnter tribününden bilet alabildik ama çoğu kişi İnter tarafında olmak istiyordu zaten. Salı akşamı yola koyulduk.

Stadyumun etrafında erken saatlerde gelmiş, bekleyen çok sayıda gurbetçi taraftar vardı. Almanca hakim dildi. Almanya’dan,Avusturya’dan, İsviçre’den ve tabi ki İtalya’dan gelen gurbetçilerimiz stadın etrafını doldurmuştu. Tabi biz elimize İnter minderleri aldığımız için bize acayip uyuz oldular ama genel olarak gurbetçi kardeşliği hakimdi. Stada girmeden birer bira yuvarlayıp maç havasına girdikten sonra stadyuma girdik.

Bu noktadan sonra futbol camiasının “hacı”sı oldum sanırım. Gerçi daha izlenmemiş bir İnter- Milan derbisi var ama.... İçeride İnter tribününden bilet almış çok fazla Türk vardı. Hatta ODTÜ’lü fenerbahçeliler pankartını bile gördüm. Maç başlamadan önce sağı solu incelerken Mustafa Denizli ve Ömer Üründül’ü gördüm. Mustafa hoca hemen önümüzde basın tribünündeydi. “Hocam hocam” diye bağırdım ama bakmadı. Sanırım uçan kafayı yedikten (http://www.youtube.com/watch?v=GBSSoGuHR-I) sonra artık muhattap olmuyo tarafarla. Sonra o müthiş şampiyonlar ligi şarkısı çalmaya başladı seromoni sırasında, duygulandım nedense...Evimi, star Tv’yi ve o saçma maç yorumlarını özledim. Kısa süreliğine “Home sick” yaşadım. Arada da o müziği açıp kederleniyorum artık evde. Sanırım bir arıza var...

Maç başladı. İlk dakikalarda herkes sakin sakin oturmaktaydı. Sonra Fenerbahçe taraftarları hep bir ağızdan İtalyanca küfür etmeye başladı. Ama ne küfür...Ve de ne senkron...Takdire şayan...Sen gel İnter’e hep bir ağızdan söv. Futbol deyimiyle çalışılmış hareket. Tabi sonrası malum, 80 yaşındaki İtalyan amcalar bile sinirlenip bağırmaya başladı, takım gaza geldi ve ikinci yarı 3 tane gol görerek paramızın karşılığını almış olduk. Oysa Fenerli taraftarlar böylesine sövmese belki maç 0-0a bağlanacak.

Maçtan daha ilginç olanı Türk vatandaşların stadyumdaki hal ve hareketleriydi. Şimdi sadece benim duyduğum ve şahit olduğum 4 tane olayı aktarıyorum:
1)Ev arkadaşım ve ben koltuklara basa basa tuvalete gitmekteydik. Bunu gören ve bizi İtalyan sanan bir Türk yanındaki başka bir Türk’e: “ Baksana abi, bunlar da aynı biz gibi koltuğa basıyo....muahhhaaa...”
2)3-4 Türk vatandaşın devre arasında stadyumda görevli siyahi bir vatandaşın etrafını çevirip arkadaşlarına bağırması : “Ahmet, koş len, Appiah’la fotoğraf çektiriyoruz” ve bu arada siyahi arkadaşın şaşkınlığı...
3)Stadyumun kafesine viski satıldığından emin olmaya çalışan bir Türk ve görevli arasında geçen konuşma...eliyle gösterip: “Viski?” görevli: “Si,si...vuoi? (ister misin?)” Türk taraftar Türkçe: “ Sağol abi, ben müslümanım” Görevliden safça bakışlar....Neden merak edersin ki viskiyi kardeşim madem içmiyosun!!!
4)Hakem Avusturya’lı olduğu için arkalardan bir Türk’ün: “Ben seni Avusturya’da yakalarım leeeyyynn!” deyip deyip Almanca sövmesi....

Bi de maç daha başlamadan tuvalete gittim. İnter tarafında olduğum için rengi belli etmek istemiyorum ama adamlar pisivuvarların arasını ayırmamışlar. Çişini yaparken kafayı indirdiğin an yanındakinin görmemen yerlerini görüyosun...Bazen sussan da ayırt ediliyosun...Baktım adam ters ters yüzüme bakıyo...Dedim kesin aşağıya baktı bu pis herif...Bu katoliklerin sünnetle arası pek yok....Orda ne olduğumuz gayet net anlaşıldı....”Kızma arkadaşım! Aynı hedefe farklı yoldan gitmek bizimkisi....” desem mi diye düşündüm de çok misyoner cümlesi olduğu için vazgeçtim....

Neyse ki Fener rahat tempoda yenildi de olaysız bir şekilde evimize geldik...Olayları düşününce gece yatmadan “biz ne güzel milletiz yaw!” dedim...uyumuşum...

Ciao!


Tuesday, November 20, 2007

MILANOYA BAŞARILI OLMAYA GELDİM...HOCAM FIRSAT VERİRSE ÇIKAR;ELİMDEN GELENİ YAPARIM.
















Baktım blog yazıları hep gezip tozmayla ilgili olmuş. Oysa biz buraya okumaya geldik. Bu aralar bir ödev verdiler ki gerçekten zor, İtalyan zoru değil yani....2 haftadır üzerinde çalışıyorum. Bu ödev bizi sınıf arkadaşlarımızla yakınlaştırdı tabi ki...Ama Asya’lılar bireysellikten ödün vermiyor. Oysa ben devamlı “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” probagandası yapmaktayım sınıfta. Çağrıma Kolombiya’lı Juan Pablo cevap verdi...Bu ödev yüzünden iyi bir ikili olduk. Fakat bir Türk ve bir Kolombiyalı yan yana olunca insanlar başka şeyler düşünüyolar. Oysa biz ilim irfan peşindeyiz. Gel de anlat gavura....Gerçi Politekniko’da master yapıyorum demenin İtalyanca’sını biliyorum. Burda var biraz prestiji. O zaman işler değişiyo...

Burada Milano merkez tren istasyonunda uluslararası yayınları bulabileceğimiz bir büfe bulduk. Hürriyetin gurbetçi baskısını edinebiliyoruz bu büfeden...ama gazete Türkiye’de çıkan Hürriyetten çok farklı...Her sayfasında Avrupa’daki Türklere yapılan haksızlıkları anlatan haberler ve şiddet var. Örneğin dünün gazetesinden manşetler: “Londra Teksas olmuş, 3 ayda 3 Türk genci öldürüldü”, “Eurotürk’e loto tuzağı”, “ Kayınvalidemle iki görümcem kızlığımı plastik muzla bozdu”, “Dolmuş kültürü Münih’e taşınacak”, “ Türk annenin dramı”, “Kasap Yıldırım, kurban kestirecek olanları uyardı : Belçika ve Hollanda’daki mezbahalarda etler çalınıyor.” Bunlar yetmezmiş gibi İclal Aydın da Ayşe Armana röportaj vermiş: “Acayip güzel acılar yaşadım” Tabi her sayfadaki döner makinası ve et bayii reklamları da cabası...İnsan bu gazateyi okuyunca nefretle doluyor, sokağa çıkıp sinirlenesi geliyor. (Şakadan)

Ben buna ek olarak bir de Osmanlı’nın kuruluş yıllarını anlatan Kemal Tahir romanı “Devlet Ana”yı okumaktayım.Kitap çok güzel olmakla birlikte Osman Bey, Frenk’e aman vermemekte, kafaları acımadan almakta....

Bu kadar faktör birleşince geçen gün kafede talihsiz bir olay yaşadık. İtalya’ da Türkçe konuşurken çok rahat olduğumuzu yazmıştım daha önce, yine o rahatlıktaydık. Sonra bize bir kaç yabancı arkadaş da katıldı. O ara İngilizce’ye geçmişiz. İngilizce de anlamadıklarını düşünüp yine rahat rahat konuşmaktayız. Laf döndü dolaştı Türkiye’ye oradan da 1. Dünya savaşı ve kurtuluş savaşına geldi. Biz heyecanla yabancı arkadaşlara Almanlar yüzünden nasıl yenik sayıldığımızı, kurtuluş savaşını nasıl kazandığımızı anlatırken adeta sandalyede değil, Söğüt Domaniç yaylalarındaki Türkmen atlarında oturmaktaydık. Tabi ben de dedim ki “Benim dedem de savaşmış, kızdırmasınlar keserim bu Avrupa’lıları”. O an anladık ki etrafta baya İngilizce bilen varmış. Sayabildiğim 10 kişi kadar insan bana bakmaktaydı...Tabi yabancı arkadaşlar ve biz de gülmeye başladık...Ne at kaldı ne kılıç...Sonra biz gülünce etraftaki Avrupa’lılar da rahatladı biraz....Ama yine de çoğu kahvelerini bitirip kalktı.

Bu hürriyette yalnız güzel bir haber vardı...Kamyon yazıları yarışmasının sonuçları...Şimdi oradan bazı yazıları paylaşmak istiyorum:

-Kamyon çeker 10-20 ton, gönlüm çeker Paris Hilton.
-Araman için ille de hata yapmam mı gerekir.
-Ne Müslüm’den, ne de Orhan’dan, sevdiğim tek parça “yedek parça”
-Sağlam şöför kalmaz rampada, Müslim baba sığmaz I-pod’a...

Bu arada 23 Kasım’da İtalyan Telekom’dan bizim interneti bağlamaya geleceklerini söylemek için aradılar. Umarım daha fazla uğraşmak zorunda kalmayız da bağlanır artık internet. Burada insanlar o kadar telaşsız ve umursamaz ki anlatamam. Beklemeye o kadar alışıklar ki...Kimse hiç bir konuda stress yapmıyor. Umarım ilerleyen zamanlarda ben de bu rahatlığa ulaşırım...

Ciao!

Friday, November 9, 2007

halloween-milano-floransa-bergamo


08.11.07

Kasım ayı başından itibaren çok hareketli günler geçirdim. 31 Ekim- 4 Kasım arası tatiller (Tüm azizler günü) ve hafta sonu nedeniyle tatil oldu. Bu arada Gözde de Türkiye’ den beni ziyarete geldi. Gidişi çok maceralı olsa da çok güzel vakit geçirdik. Gelirken de çok özlediğim siyah çay, demlik, rakı ve de pul biberle geldi.

31 Ekim gecesi Milano’da bir erasmus Halloween partisine katıldık. Parti yapılan mekan çok güzeldi, kokteyller de çok başarılıydı. Geceye öğrenci kostümü ile katılıp dikkatleri toplamayı başardım. Bu gecede İtalyan erkeklerinin dünyaya yayılan ününü gözlerimle gördüm. Ama içimden de “Allah sevdiğim insanları bunların içine düşürmesin” dedim. Adamlar gitten, gelden anlamıyor arkadaşım. İçeride Alman var, İngiliz var, Türk var...hatunlar git dedikçe sarılıyorlar...Sonunda da hepsini tavladılar yalnız. Parti sabaha doğru bitti,biz de trene atlayıp memleketimiz Lecco’ya geldik.

Biz bu Lecco’yu memleket bildik ama hakkında bilmediğimiz bir şey öğrendik. Lecco, “leccare” fiilinin birinci tekil şahıs, geniş ve şimdiki zamana çekilmiş haliymiş. Fiil de yalamak anlamına gelince ne oluyor: “Yalarım”. Hatta İtalyanca soru cümleleri, normal cümlelerden tonlamayla ayrıldığı için yanlış tonlamada “Yalayayım mı?” anlamına da gelebiliyomuş. Artık pek söylemiyoruz nereli olduğumuzu.

2 Kasım Cuma günü Gözde ile beraber Milano’ya gittik. Orada ev arkadaşım Can’la da buluşup dünyanın en büyük katolik kiliselerinden biri olan nam-ı diyar Duomo’yu (3. büyük kilise-San Piedro Roma ve Sevilla Catedralden sonra) ve Castello’yu gezdik. Duomo yapımı uzun yıllar süren inanılması güç bir yapı, tam bir şaheser. 12000 metrekare ve 40000 kişiyi oturarak alabilecek kapasitede. Duomo meydanında bir de MTV Europe stüdyosu var. Bağrışan gençler oluyor sanatçı geldiğinde. Yine orada çığlıklar atıyolardı ama kimin geldiğini çözemedim. Castello da bir orta çağ kalesi...Arka tarafında da Napolyan’un Milano’ya girdiği bir kapı var. Milano üzerine yorumlarımı biraz daha gezdikten sonra yazmak üzere burada kesiyorum.

3 Kasım Cumartesi günü trenle Floransa’ya gittik. Aslında Floransa’ya günübirlik gitmenin yetersiz olacağı yönünde bilgi almıştık ama gitmeye karar verdik. Milano’nun neredeyse 400 km. güneyinde. Burada ulaşım nerdeyse tamamen trenle sağlandığından tren biletlerimizi aldık ama trenlerde bir Kamil Koç tadını bulamadım. Orta hızda bir trendi, hızlı trenden bilet bulamadık. Floransa’ya Gözde, Can (ev arkadaşım), Gökhan( ev arkadaşım), Juan (Sınıf arkadaşım) olmak üzere kalabalık bir kafileyle gittik. İnanılmaz etkileyici bir şehir. Şehrin her yeri tarihi ve İtalyanlar en ufak kasabalarında bile tarihi yapıları çok hassas bir şekilde korumaktalar. Tabi ki Floransa gibi Rönesansın doğduğu bir şehri de çok iyi muhafaza etmişler. Bunun ekmeğini inanılmaz turizm gelirleriyle yemekteler. Hayatımda hiç bu kadar turisti bir arada görmemiştim desem yeridir sanıyorum. Orada da görebildiğimiz kadar yeri görmeye çalıştık ama müzelerin önünde abartmıyorum yüzlerce kişilik kuyruklar olduğu için ninja kaplumbağalardan isimlerini ezbere bildiğimiz sanatçılarımızın heykel ve resimeri göremedik. Yalnız Floransa’da akıllara durgunluk veren bir olay yaşandı. Gözde’yle hatıra olsun diye birer şehir tişörtü almak üzere bir dükkana girdik. Tişörtleri beğendikten sonraki diyaloğu aynen aktarıyorum:

Ben: How much does it cost? (Tişörtü kastederek)
Tezgahtar: 10€
Ben: This one also? (Gözde’nin tişörtü için)
T: Yes, 10€...
Ben: So both of them makes 15€? (Pazarlığa giriş)
T: and you are Turkish, right?

Kadın o kadar emin söyledi ki....sormadı bile....bana sadece onaylamak kaldı...Adeta kilitlenip kaldım. Tabi sonra hep beraber güldük. Güldük de indirim falan olmadı. Kadın “teşekkür”, “güle güle” falan deyip şirinlik yapsa da aldı bizim paraları. Ben de tipik Türk davranışları sergilediğim için gurur duymadım değil...Yakında okuldaki kahve makinesini de çözeceğim. 5 kere cappucinoya, 4 kere latteye basınca bedava esprossa verir belki....

5 Kasımda Gözde’nin uçağı vardı. Uçak, Orio al Serio adlı bir hava alanından kalktı. Bizdeki Sabiha Gökçen tarzı bir hava alanı. Ucuz uçaklar buraya inip kalkmakta. Uçuş sabah 07:10’da. 05:10’da hava alanında olmak imkansız olduğu için couchsurfing’den hava alanına yakın bir ev bulduk. Pazar akşamı arkadaşımız Alfredo ile buluştuk. Alfredo doğma büyüme Bergamo’lu olduğu için bize tarihi yerleri gezerken de rehberlik yaptı. Citi’ alta (Yüksek şehir) adı verilen tarihi Bergamo şehrini gezdirdi. Şehir Venedik devletine bağlı olduğu zamanlarda etrafına yapılan surlar hala ilk günkü gibi ayakta. Adeta bir uç şehir olmuş Venediklilere. İçeride hala kliseler,şapeller,kütüphaneler durmakta. İnsan tarihin böylesine korunduğunu görünce İstanbul’a üzülmeden edemiyor. Eski şehirde bir tane restorana gittik. Çok şahane İtalyan yemekleri yedik, mahsen imalatı şarap içtik. Sonunda pizza ve makarnadan başka İtalyan yemeği yiyebildiğim için çok sevindim. Alfredo, Kuzey Avrupa hariç Asya ve Avrupa’nın neredeyse tamamını gezmiş, yetmemiş, Kuzey Amerika ve Güney Amerika’da da bulunmuş tam bir gezgin. Bombardımanın üçüncü gününe kadar da Bağdat’taymış. Bağdat’taki fotoğrafları gösterirken biraz hüzünlendi. Türkiye teskereyi reddettiğinde Bağdat’ta parti yapmışlar savaş olmayacak diye...Mutfağındaki raflarda gittiği ülkelerden aldığı topraklar vardı kavanozlarda. Pamukkale, Kabadokya topraklarını da gördüm. İşin ilginç olanı, Alfredo’nun Konyalı halıcı Ali ile olan arkadaşlığı. Bizim halıcı Konya’dan halıları kamyonete doldurup İtalya’ya satmaya geldiğinde tanışmışlar. Daha sonraları Ali buraya çay,rakı falan getirmeye başlamış. Alfredo da bağımlı olmuş. Bize çay demledi. Kahve yerine çay seven bir İtalyan çok acayip...

Alfredo bizi sabah 5:15 civarında hava alanına götürdü. Vedalaştık. Sonra Gözde valizini verdi. Sonra 6:45 civarında el bagajıyla benden ayrıldı. Alıştıktan sonra uğurlamak zor oldu Gözde’yi...Bir mucize gerekiyordu ve oldu. Gözde kapıda biraz fazla oyalanınca uçağı kaçırmış. Fazladan 2 günümüz daha oldu. Allahtan myair var. İnsan uçağını kaçırsa bile kafasını duvardan duvara vurması gerekmiyor. Beraber 2 gün daha geçirip bugün sabah Gözde’yi uğurladım...

Bu haftadan sonra İtalya’yı çok daha fazla sevmeye başladım sanırım. Gerçekten görülecek çok şey var. Mesela “Last Supper”( http://www.youtube.com/watch?v=10LVlHdNMaE)Milano’da beni bekler....

Ciao!