Thursday, May 28, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-9

The SpaceX Dragon 

ROKETLİYORUM

Akşam yemeklerinden sonra ''hanım ben hava almaya çıkıyorum'' diyerek gidilen kahveler hayatlarımızdan çıkıp giderken, online oyun kahvehaneleri hayatımıza giriverdi. Eskiden kahvelerde mesela sekizde buluşuşurdu. Şimdiyse Türkiye saatiyle sekizde buluşuluyor. Avrupa'dan gelip oynayan dostlar var, Amerika'dan bağlananlar var. Tam yirmi yıl önce John Wick misali gömdüğümüz silahlarımızı çıkardık, bilgisayar oyunlarına tekrar daldık. Bir zamanın çocukları, şimdi çocuklarını yatırıp atari başına koşturuyor. Şu muazzam teknolojiye bakar mısınız?

İlk COVID yazımın üzerinden iki aydan fazla zaman geçti bile. Henüz bir aşımız veya ilacımız yok ve hatta olacağı zaman halen meçhul. Ama bilim öyle ya da böyle gündem olmayı başardı. Esasen faydalı da oldu, bazı kavramlar üzerine düşünme fırsatı bulduk bu sayede.

Öncelikle, bilimin sadece sonuçları itibariyle değil, bizzat metodları ve sunduğu bakışla da oldukça önemli olduğunu hatırladık. Bilimin yararları deyince uzun süredir onun sadece günlük hayatımıza getirdiği kolaylıkları anlıyorduk. Misal dedik ki; ''bilimin gözünü seveyim, 20 eski arkadaş evlerde oturup kahvedeymişçesine oyun oynuyoruz, bağıra çağıra muhabbet ediyoruz''. Öylesine bir heyecana kapılmıştık ki insanlık olarak, teknoloji sayesinde doğa dahil her şeye hükmedeceğimizi sanmaktaydık. Tutmasalar uçacaktık ama şimdi ancak evlerde hapislik... 

Teknolojinin getirdiği yararı-zararı hep beraber yakınen yaşıyoruz, bunu bir kenara bırakalım. Süreçte hatırlamış olduğumuzu umduğum bilimin ahlaki değeri üzerinde durmamız ve onu farketmemiz faydalı olacaktır. İnsanın bilme aşkı ve merakı şüphesiz insan olma yolunda çok değerlidir. Ayrıca bilimsellik olaylara dışarıdan bakabilmeyi, nesnel bakış açısını barındırdığı için en az sonuçsal faydaları (teknoloji) kadar anlamlıdır. Dahası, düzgün akıl yürütmeyi, boş-beleş konuşmamayı, dünyanın her yerinden insanlarla oturup belli referanslar içerisinde sohbet etmeyi sağlayan da yine temelde bu bilimsel ahlaktır. Bilimsel bir çıpa olmayınca, konuların ne kadar saçma noktalara ne kadar hızlı kaydığını hep beraber gördük, görüyoruz.

Demem o ki bilim güzellemesi yapacaksak illa ki, sadece onun sonuçlarıyla alakalı olmayalım. Metodları ve ahlakı da en az teknoloji kadar önemlidir ve kaybolmaya yüz tutmuş nadide değerlerimizdendir. Virüsün başlangıcında, bugününde ve geleceğinde bu ahlaka aşıdan da çok ihtiyaç duyduk, duymaya da devam edeceğiz.

Hiçbir şey bilmediğini deklere ederek, içinde yaşadığı toplum ve kendisi dahil her şeyi sorgulayabilen  ahlakın kıymetinin yaygınlaşmasına vesile olur belki virüs. Teknolojinin ötesinde bir bilimsel ahlak, roketle marsa gitmenin ötesinde bir insanlık var.








Tuesday, April 21, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-8

KONAK 

Görsel*

Hayir diyelim, hayır olsun; rüyamda Adele ölmüş. Belçika’da bir otel odasında; beyaz bir gecelik, beyaz yatak örtüsü ve açık pencereden giren rüzgarla uçuşan beyaz tül perdeler…Odaya giriyorum, hemen solumda banyo var. Kısa bir koridordan sonra yatağın olduğu, klasik ucuz bir otel odası mimarisiyle karşılaşıyorum. Adele yatağının üzerinde. Halbuki Adale bu yani, lüks bir oda da düşleyebilirdim. Belki vizyonum bu kadar, belki şu sıralar lüksten korkar durumdayım hesabı Adele ödeyecek olsa bile. Bu durumu ilk gören-duyanlardanım. Halka yarım saat sonra açıklanacakmış, kapıyı açan otel görevlisi böyle söylüyor. Whatsapp’tan arkadaş gruplarına hemen yumurtluyorum durumu.

Uyandım. Bu mundar virüs şimdi de pandemi rüyaları gördürmeye başladı. Size de oluyordur herhalde. Zaten bizi konak gibi basit bir şeye indirgedin, yeter bari kabuslarımızdan çık. Biz eşref-i mahlukatız, ne alaka şimdi bu konak olma durumu? Herhangi bir organizma gibi, kedi gibi, domuz gibi, fare gibi bizi konak etmiş. Kişiliğimizi ezdin, vicdansız virüs. Bizden faydalanıyorsun resmen ahlaksız. Ama dur sen, insanlık onuru, seni de yenecek Covid.

Geçen yazımı bitirirken bu işin beklenenden uzun sürebileceğini ve sağlık, ekonomi boyutunun ardından, asıl sınavın etik-ahlak arenasında olacağını yazmıştım. İnsanlık onurumuz bu ileri aşamada devreye girdi, girdi. Yoksa virüs kazanır, rezillik hakim olabilir. 

Örneğin petrol fiyatlarında bu düşük seviyeler devam ederse (ki seyahatlere bakarsak edecektir) ulusal gelirlerinin büyük bölümü petrol gelirlerine dayanan ülkeler büyük krizler yaşayacaktır. İş bu noktalara gelmeye başladığında, bu ülkelerde neler olacak merak ediyorum. Her koyun kendi bacağından mı asılacak yine? Koyunlukla insanlığın mücadelesinde, insanlık bir kez daha koyun taklidi mi yapacak yoksa?

Peki öyleyse bu ekonomi ne için var? Son 40 yıldır gördüğümüz kadarıyla ekonminin en temel fonksiyonu; takas değeri yaratması. Buradaki değerin etikle pek bir alakası yok, maddi şeyler. Yol gösterici olarak pazarı ve takas değerini maksimize etmeyi koyduğumuz sürece bu işten makul bir çıkış bulamayacağız anlaşılan. Belki de öncelememiz gereken değerler değişecektir. Artık sağlık çalışanlarına alkış ve moralden fazlasını vermemiz gerektiğini ve bazı işleri hür teşebbüse terkedemeyeceğimizi anlarız bu süreçte.

Yoksa ne mi olur? Bilmek zor. Çok fazla değişken olsa da insani değerlerle piyasa değerlerinin kapışmasına şahit olacağız gibi görünüyor. Bu sefer piyasa, ilk defa yıllar sonra, çok da kolay bu kapışmadan yürüyüp çıkamayabilir. Hele ki krizin etkilerinin uzun sürmesi durumunda, takas değerini mi yoksa insan ve hayatı mı önceleyeceğimize göre yolumuzu çizeceğiz.

Adele’in otelde bana bıraktığı mektupta yazılı olduğu gibi:

Let the sky fall
          When it crumbles
         We will stand tall
         Face it all together




Wednesday, April 15, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-7

15-Nisan-2020

VURDURMA EKONOMİSİ
Artık evlerde sıkılmaya başladık, yapılabilecek şeylere hücüm ettik, hepsi bitti. Diziler, kitaplar, İspanyolca, daha ne yapalım? Her gün birbirinin aynısı... Neresinde olduğunu bilmediğimiz bir süreçteyiz. Hayata ne kadar da benziyor bu yönüyle; zaman ekseninde bir bilinmezlik. 

Belirsizliği kabullenmek zor. Bu işin bitmesi yönündeki temennimiz her güneşli günde biraz daha artıyor. Aksini düşünmenin ve kabullenmenin ciddi bir yükü var. Ya bu hal daha aylarca sürerse? Oysa İspanyolca’nın bir kur gidileni, piyanonun bir şarkıda bırakılanı, sporun six pack çıkmadan salınanı karardır. Bu kişisel gelişim, sağlıklı beslenme, eğlence kampında kalacağımız düşüncesi iyi de, ekonomi ne olacak? Bu sorunun cevabını da tam anlamıyla bilen yok haliyle. Ama endişleniyoruz.

Bugün Sayın Macron yıl sonuna kadar Avrupa ve Fransa sınırlarının kapalı kalabileceğini açıkladı*. Yani evde plaja yönelik spor yapan arkadaşlarımın biraz daha temkinli olmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Sonuçta realiteye hazırlanmış bir zihnin, hayal kırıklığına uğraması daha zordur. Bu virüs ülkemize gelmeyecekmişçesine ilk vakayı beklemiş insanlarız biz, şimdi de dünyaya yaptığını yapmadan şereflice çekip gitmesini istiyoruz. Üstelik de çekip giderken getirdiklerinin hepsini de alıp gitmesini arzuluyoruz. Yani işte; bir 2020 baharı vardı, ne dizi izlemiştik, ne çok İspanyolca öğrenmiş, bilgisayar oynamıştık deyip geçmek istiyoruz. Şu dip dibe yaşadığımız aşırı kalabalık şehrimizde yine üst üste restoranlara gidemeyecek miyiz acaba? Yine milyonlarca insan arabalara doluşup günün yarısını trafikte harcayamayacak mıyız? Bayram tatillerinde çekirgeler gibi yolların etrafını yağmalayarak tatil beldelerini tüketemeyecek miyiz? Herhalde çok yakın zamanda virüs defolup gidecek ve bu süper şeyler hayatımıza geri gelecektir diye arzulamaktayız. 

Peki her şey aslında yeni başlıyor olabilir mi? Bu evde kalan bizler için olduğu kadar, global ölçekte bütün insanlık için de düşünmesi bile zor olan seçenek. Sağlık ve çevre politikalarımızı test eden virüsle sıradaki sınavımız ekonomide olacak, burası zaten aşikar. Ancak insanlık etik değerlerinin bazılarıyla da ciddi anlamda test edilecek bu süreçlerin içerisinden geçerken ve de sonrasında. Bu testin zorluğunu elbette ekonomik yarılmaların derinliği etkiyecek. Yıllardır içerisinde olduğumuz paradigmaların dışında düşünmek bir çoğumuz için henüz imkansız. Her zamanki kısa kriz dönemleri sonucu, piyasanın bir süre sonra normale döneceği varsayımıyla gidiyoruz. Hatta bunu virüsün ilk yayılmaya başladığı süreçte, ABD ve İngitere’nin geçiştirmeye çalışan, kısa olacağını uman tavırlarında net olarak gördük. Ama umut, bir kez daha gerçeği değiştirmeye yetmedi maalesef.   Post-truth'cular lafla gemiyi bu sefer yüzdüremedi. Şimdi devletler, bu durumun kısa süreceği varsayımıyla para basarak, kredi vererek, vatandaşlarına direk ödemeler yaparak süreci atlatmaya çalışıyor. Bu aküsü bitmiş arabayı yokuş aşağı vurdurmaya benziyor. Bir çalışsa, her şey normale dönecek, yine akacağız. Ama ya akü artık yerinde değilse? Ya yokuş biter de araba hala çalışmazsa? Vurdurma ekonomisi çözüm olmazsa?

İnsanlar gerçekten yaptığı seçimler sonucu mu insan oluyor, yoksa insan atalardan doğmak insan olmak için yeterli mi bu süreçte göreceğiz. Hatta belki de görmeye başladık bile. Sürecin, umulandan daha sancılı ve uzun soluklu olacağı yönünde bir his var içimde…Yetiş ya aşı, yetiş ya ilaç!

*     https://www.tesadernegi.org/john-maynard-keynes.html
** https://www.schengenvisainfo.com/news/macron-warns-eu-external-borders-may-remain-closed-until-september-due-to-covid-19/

Thursday, April 9, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-6


Çizim:Umut Sarıkaya

9-Nisan-2020
AMİN
Hala bu işin nereye gittiğiyle ilgili net bir fikir geliştirebilmiş değilim. Beş, on, yirmi sene sonra bu satırları okumak isterdim. 

Kafası karışık olan sadece bizler de değiliz anlaşılan. Virüs o kadar yeni ve o kadar hızlı yayıldı ki; konunun uzmanları bile ancak data toplayıp analiz edebiliyorlar. Dünyanın dört bir tarafında aşı, ilaç, tedavi çalışmaları sürüyor. Öte yandan, daha uzmanlar yaz mevsiminde yayılmanın azalıp azalmayacağı, önümüzdeki yılın grip sezonunda ne olacağı, aşı bulunursa aşılamanın ne sürede tamamlanacağı, virüsün seneye mutasyon geçirme olasılığı, ilaçların yan etkileri gibi bir çok konuda henüz her soruya yanıt veremiyorlar. Oysa biz iman edenler her gün bir yanıt umuduyla internete giriyoruz ve her tedavi-aşı haberine umutla tıklıyoruz. Haydi be bilim insanı, ver artık şu haberi. Koskoca üç ay oldu, daha ne bekliyosun? Oysa sana güvenmiştik, inanmıştık.

Burada din felsefesi yapacak değilim. Beni dertlendiren bilime ve teknolojiye aşırı bel bağlamış olan kişi. Bir kitle var ki bilim-teknolojinin olanaklarının sınırsız olduğuna ikna olmuş. Su kaynakları tükenecek dendiğinde deniz suyundan ucuza üretilir diyor, iklim değişikliği bazı bölgelerde yaşamı zorlaştırır dendiğinde Mars’a taşınılır diyor, nüfus deyince hap gıda diyor. Bir şekilde, zor zamanlarda dışsal bir çözümün gelip bizi kurtaracağına dair inançları oluşmuş. Bu aynı tip, bugün-yarın aşının bulunacağına da çok emin. Aşı olmazsa en kötü ilaç gelir bu hafta diyor.

Süreç herkesi gerçekle yüzleşmeye itecektir. İnsanlığın limitlerinin ortaya çıkması faydalıdır. Hatta daha kritik olarak, belki de teknoloji ve inovasyon saplantısı yüzünden bilimin limitlenmiş olma ihtimali tartışılabilir. Hepimizin çocukluğumuzda hayal ettiği hayatını bir konuya vakfetmiş, beyaz önlüklü, idealist laboratuvar insanı vardı. Uyanalım, o insan artık Ar-Ge personeli olmuş (yol artı ssk), müdüründen araştırma ödeneği alabilmek için sunum yapıyor. 

Bu durumları konuşacağımıza, şimdiden ‘’yeni normal’’ diye bir kullanım pompalamaya başladı iş dünyasının terminoloji ve motto uydurukçuları. Dört aya kalmaz ‘’yeni normal koçluğu’’ satın almak zorunda kalabiliriz. Evde verimlilik, karantinadan güçlenerek çıkmak, ezik girdiğiniz evden lider çıkın, hımbıl yattığım mattan nasıl yogi kalktım okumaları dolaşmaya başladı zaten. Daha nereden geldiğini, nereye gittiğini anlayamadığımız bu virüsle ve sonuçlarıyla ilgili yeni tüketim terminolojisini oluşturmaya giriştiler. Bir durun kardeşim, az soluklanın.

Higgs parçacığını duymuşsunuzdur. Parçacığı keşfeden ve adını veren Peter Higgs bir akademisyen ve bilim insanı. Bugünkü akademik sistemde yeterince üretken sayılmayacağı için asla teoriyi ve parçacığı bulamayacağını söylüyor.  Hatta 1980 civarında üniversitesindeki performans değerlendirmelerinde karnesi kötü olduğu için atılma riskiyle karşılaşmasına rağmen, Nobel alır dedikoduları sayesinde işinde kalabildiğini belirtiyor. Nobel'i 2013'e kadar alamamasına rağmen, bu dedikodu sayesinde işinde kalıyor. Düşün ki Tanrı Parçacığı’nı bulacaksın, müdür devamlı kapıda hadi kardeşim bulacaksan bul artık diyor. Hepimiz gibi, akademisyenler ve bilim insanları da süt vermek zorunda olan ineklere dönüşmüş durumdalar.

Bu ortamda, temelde sorunu üreten paradigmanın bizzat kendisinden, aynı zamanda çareyi de üretmesini beklemek durumundayız. O yüzden hep beraber; ucuz üretim için kıtaları aşan, virüsü uçaklarla kıtadan kıtaya taşıyan, evlerimizde dizimizi-filmimizi eksik bırakmayan... bize bir aşı nasibeyle. Amin.



Friday, April 3, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-5

3-Nisan-2020
ADAMIN DİYOR
Ne olduğunu bilemediğimiz bir şeyin içerisinden geçmekteyiz. Ne kadar süreceği konusunda bile fikrimiz yok. Ne zaman bitecek, bitince ne olacak bunları zaten bilemiyoruz. Ancak büyük olasılıkla tarihte yeri olan haftalar yaşıyoruz. Birisi 40 yıl sonra bu günlere baktığında ne görecek merak ediyorum. Görmezden gelinmez herhalde ama emin de olamıyorum. Çok şeyi de unutuyor türümüz sonuçta.

Henüz büyük resimciler bile düzgün bir şey yazamadı. Şimdiye kadar çok değişik yerlerde komplo teorileri gördük. Başlarda labaratuarda üretilen virüs teorilerini de duyar gibi olduk ama iş ülke gözetmeden yayılınca komplolar daha yazıldığı hafta çökmeye başladı. ABD, Çin’i vurmak için yaptı yazan adam şu an ABD’yi açıklayamıyor. İsrail, Rusya, Avrupa, İngiltere desen hepsine yayıldı. Dünyayı yöneten 3-5-7 aile desek oradan da tam ekmek çıkmadı.  Kim yaptı lan bunu?

Bana göre bu virüs işi, komplocular uygun bir hikaye yazamazsa, görünmez elci Adam Smith’in başına kalacak gibi duruyor. Ancak bence hikaye başka, kendi büyük resmimi anlatayım;

1973 senesinde bir petrol krizi patlak verdi. Arap petrol üreticileri, Israil’e destek veren ülkeleri cezalandırmak için üretim düşürüp fiyat artışına gittiler. Bu hadise dünyanın her yerinde hissedilmekle birlikte, ABD ve İngiltere’de de ekonomileri sarstı. Bir tarafta enerji sorunu, bir tarafta işçi sendikalarının talepleri derken Demir Leydi Thatcher, İngiltere’de sahneye çıktı, 1975’de Muhafazakar Parti lideri oldu. Kendisi bu sıralarda ‘’wellfare state’’ (sosyal devlet) olayına kafayı takmaya başladı. Yani hükümetlerin vergilerini işsizlik ödemesi, sağlık gibi konulara harcamaması gerektiğini düşünüyordu. Esas olan mümkünse az vergi almak, hür teşebbüsün önünü açmak ve devleti küçültmekti. 1979 yılına gidilirken İngiliz ekonomisi kötü durumdaydı, işsizlik ve grevler artmıştı. Bu ortamda Thatcher, 1979 yılında neoliberal politikalarıyla İngiltere’nin ilk kadın başbakanı oldu. İlk seneler ekonomide kötü gidiş sürse de ardından toparlanma başladı. Devlet sosyalizmi her fenalığın anası olarak görüldü. Sendikalara demokrasinin ve ekonominin altını oydukları gerekçesiyle savaş açıldı, adeta iç düşman olarak nitelendirildiler. Paralelinde özelleştirmelere hız verildi. 
Tabi suyun öteki yanı da durur mu, orada da muhafazakar devrim 1981’de Reagon’ı iktidara taşıdı. Bundan sonra, Laissez-faire (Bırakınız yapsınlar) hızla dünyaya yayılmaya başladı. Birey ve özgürlüklerinin önemi vurgusu artarken, serbest piyasaların kendisini regüle eden sistemler olduğu fikri yaygınlaştı.
Diğer kulvarda sosyalizm, 1991’de tamamen çökünce, ona ait bütün kavramlar da tümüyle gereksiz varsayıldı. Kimse uygulamaların derinliğine bakmaya gerek görmedi. Bu oyunda gri alan yoktu. Ya hepsi doğruydu, ya tümüyle yanlış. Eşitlik, adalet, sosyal haklar gibi kavramlar toptan değersizleşti. Devletin düzenleyiciliği de buralarda bir yerlerde kayboldu gitti. Sosyalist devletçilik çalışmadı diye, insanlar her şeyi görünmez bir ele bırakıp çekildi. Neredeyse hangi ülkeye baksak hükümetlerin müdehalesini azaltmak, sosyal harcamaları kısmak, girişimcilere daha fazla serbestlik tanımak, sendikaların gücünü azaltmak yönetimlerin ana düsturları haline geldi.

İşte bana sorarsanız bizim bu virüs başımıza geleceği 1978-79 gibi belli olmuş ama tabi nereden bileceksin.  İhale çoğu yerde Adam Smith’e kalıyor 1776 yılında ‘’görünmez el’’ diye bir şey demiş diye. Onun da yanında binlerce şey anlatmış ama herkes işine gelen bu kısmı almış, yürümüş. Görünmez elciler, devletin ücretleri düzenleme rolü, banka ve patent kontrolü, faiz oranlarının ayarlanması, hastalık kontrolü, eğitim standartlarının belirlenmesi ve kamu yararı olan işleri sürdürmesi gibi konulara da değinilmesine rağmen, bu kısımlardan nedense hiç bahsetmemişler bize.

Yıl olmuş 2020, Neoliberalizm herkese tatlı gelmiş,  dünyaya yayılmış. Yani bunca teknoloji, iletişim, yol, beton, ucuz üretim güzel gelmiş herkese. Borç-harç büyümüş her şey. Mesela, uyduruktan bir kol saati çıkmış, kimse dememiş ki ‘’ya gardaş bu satin hayatımıza katkısı gerçekten nedir?’’ Herkes koşmuş o saatlerden almış. O saatler Çin’de, gözlerden ırak üretilmiş. Üzümü yenmiş, bağı sorulmamış...Ne katlettiğimiz doğayı görmüşüz, ne de bizim yüzümüzden çalışan çocuk işçileri. İşin garip tarafı, bizim de bakılacak hastanemiz, bedava okuyacak okulumuz kalmamış bu tarafta. Nerde lan bu paralar, kim aldı paraları? İşte yine Adam Smith uyarıyor, kapitaliste karşı ayık olacaksın*. Adam açık ve net demiş ki kapitalistin çıkarıyla toplumunki asla örtüşmez, öyle görünmez el bu işi düzenler diye beklersen seni çarparlar. 

Paket böyle kardeşim, saatini alıyorsan virüsünü de alacaksın, karbonunu da soluyacaksın.  Şu an çocuk işçiyi umursamıyorsan, kendi geleceğinin de kuyusunu kazacaksın. Her işi hür teşebbüs iyi bilir diyorsan, hastanesiz-okulsuz kalacaksın.  Yok öyle neoliberalizmin iyi yönlerini alalım, ahlaksızlığını almayalım. Siparişi verince, tüm paket geliyor kapına. Bu sefer virus çıktı bahtına.

*‘’The proposal of any new law or regulation of commerce which comes from capitalists ought always to be listened to with a great precaution, and ought never to be adapted, till after having been long and carefully examined, not only with the most scrupulous, but with the most suspicious attention. It comes from an order of men, whose interest is never exactly the same with that of the public, who have generally an interest to deceive and even to oppress the public, and who accordingly have, upon many occasions, both deceived and appressed it”A.Smith, Wealth of Nations 1776

Monday, March 30, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-4

30-Mart-2020
MAUVAISE FOI*
Çok takipçili bir fenomenin tweet’inde gördüm, beyefendi yazmış: bu olanlar rüya olsa, yarın uyansak, yine maçlara gitsek, falan falan yapsak, yine her şey olduğu gibi devam etse... Beğeni miktarından anlaşılan bizi tekrar özgür bıraktığında virüs, hayatına kaldığı gibi devam etmeyi arzulayan çok geniş kitleler var. Bu başımıza gelen basit bir aksilikse, hayatımıza verdiğimiz basit bir araysa, büyük olasılıkla ben de öyle davranacağım. Ancak, bu başımıza gelen bir talihsizlik mi, yoksa davranışlarımızın bir sonucu mu buna karar vermeliyiz önce.

Sürücü ehliyeti almak, oy kullanabilmek, evlilik yapabilmek, alkol ve sigara satınabilmek için hep yetişkinlik yaşı kabul edilen on sekizi doldurmamız beklenir. Yetkileri kullanabilmek için, sonuçlarından sorumlu tutulabileceğimiz olgunluğa ulaşmış bireyler olduğumuz kabulüne dayanır bu. Yetki varsa, sorumluluk da vardır. Dolayısıyla, yetişkin insanlardan beklenen, seçimlerinin sonuçları olduğunu idrak etmeleridir. Oysa, bu sorumluluklardan kaçınmayı seçeriz çoğu zaman. Özgürlüğün bedelini sevmeyiz, bu nedenle özgür olduğumuzu bile görmezden gelir, kaderi veya şartları suçlarız.

Oysa internete bakarsak- ki gün boyu bakıyoruz- kimse bu işlerin sorumluluğunu almak istemiyor henüz. Virüs sonrası dönemde daha sorumlu olmayı seçenek olarak düşünmüyoruz. Aksine karanlık odalarda saldırganlaştırılan vahşi hayvanlar gibiyiz, tekrar serbest kaldığımızda her şeye daha çok saldıracağız gibi bir korkum var. Sanki markete bir tur daha abanacağız diye düşünüyorum. Hatta belki bir post-karantina modası bile beliriverir. Karantinada evin eksiklerini görmemiz iyi olmuştur, hemen gidip tamamlamak icap eder belki.


Yalnız virus güçlü; yapılmaz denenleri nasıl ki 2-3 haftada yaptırdıysa, sonrasında da olmaz denen seçimlere zorlayabilir insanlığı. Bunun olumlu yönde mi olumsuz yönde mi olacağını zaman gösterecek. Bir bakmışsınız ah keşke bu kabustan uyanıversek de tam gaz takılmaya devam etsek tayfası büyük bir hayal kırıklığına uğramış…

Sanılanın aksine, insan özgürlüğü sevmez, serbestliği sever. Özgür seçimin getirdiği bireysel sorumlulukları almak istemez. Hatta çoğu zaman, bulunduğu durumdan farklı davranabileceğinin, kalabalıkları takip etmemenin mümkün olduğu farkındalığı korku verir. Topu kadere atar, mecburiyetlere atar, koşullara atar, obje olmanın konforuyla işinin ve statülerinin tiyatrosuna kaptırır kendisini. Böyle olunca da pazarlamacıların avcundan çıkamaz. Başına gelenlerin çoğuna kötü talih der ve hadiseler için bahaneler bulur. Özgür kararların getireceği belirsizlikten kaçabilmek için, karar almanın sorumluluğundan kaçar. Ekmeğimizin peşinden gideriz, işimizin gereğini yaparız, bizim gibilerin aldıklarından alırız, kimsenin tadını kaçırmayız…

Bu rüyadan uyanıp aynı şeyleri tekrar edersek, ya yine virüs var yolun sonunda, ya su sorunu, ya kıtlık, ya göç, ya işsizlik…Uyan ey insan, ergenlik bitti, yetişkinlik zamanları geliyor. 

MAUVAISE FOI* Fransız varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre 1943’te yazdığı Varlık ve Hiçlik kitabında modern hayatı felç ettiğine inandığı bir problem tespit etti: Mauvaise Foi, yani “kötü inanç” 
https://bilimvesaire.com/2016/10/felsefe/sartrein-kotu-inanc-kavrami-nedir-school-life-video/

Friday, March 27, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-3

27-Mart-2020
KANGURUYA SOR
Sağda-solda, face’ci büyüklerimde, tweet’çi dostlarımda, insta’cı kardeşlerimde bir kıyamet gerginliği görüyorum. Vay efendim bunca yıl içerisinde bu yıllara denk gelinmişmiş, ağlamalar sızlamalar… Bir duralım ya, sakin olalım.  Biz bu yüzyılın insanları iyi yedik içtik, hem de baya sağlam yedik içtik bence. Bütün çileyi biz çekmişiz gibi yapıp, koyuvermeyelim kendimizi. Daha hesap bile gelmeden tuvalete kaçmalar, dar kotun cebine el girmiyor numarası çekip fakir edebiyatı yapmalar…Gerek yok. Yedik, içtik, eğlendik. Hesabı ödeyeceğiz. Yalnız ayık da olmak lazım; senin benim milyar katımız yiyip aynı hesabı ödemek isteyen de var masada, o kadar yiyip kendi hesabını sana kaktırmaya çalışan da var ama senin kadar yemeyen de var. Hatta dikkatli bakarsan restorana giremeyenler de var camın dışında ve bir de restoranın sahipleri var.
İnsanlık tarihinin başından beri herhalde İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşayanlar olarak en güzel yılları yaşadık her şeye rağmen. Aslanlara yem olan avcı-toplayıcı ataları, vebaya neyin sebep olduğunu anlayamayan çaresizliği, kıtlığı, susuzluğu ve hatta genç Cumhuriyet’teki bebek ölümlerini bile görmedik biz. Hemen bu bağırış çağırış nedir? Çatlayana kadar yemekten, her sene bir önceki seneden daha da fazla yemekten, başkasını düşünmeden yemekten ve belki de kendimizi bile düşünemeden tüketmekten bu hale düşmeyi başarmış örnekleriz. Yokluğun bedelinden çok bolluğun bedelini ödediğimizi siz de düşünüyor musunuz bazen? Yoksa bu benim evde kalma halüsinasyonum mu?
Geçen yıl balta girmemiş Amazon ormanlarına iş makinaları girdi. Tarihinin en büyük yangınları oldu endüstriyel tarım ve hayvancılık arazileri açılabilmesi için. Dikkatimizi bile çekmemiştir ama sırf biz yiyebilelim diye oldu bu. Sonra Avustralya’da ardı arkası bitmez yangınlar duyduk. 150 türün yer yüzünden silindiği düşünülüyor Avustralya’da bu yangınlarda. Sonra Antarktika ve Kuzey Kutbu tarihinin en yüksek sıcaklıklarını yaşadı ve buzullarda dev kopmalar oldu. Çekirge sürüleri sapıttı, Afrika’dan Asya’ya geçti. Baya iyi, o ara insanlık olarak hala kredi çekip yiyorduk. Yahu kardeşim, tamam hiç bir şeyden aymıyoruz da  SARS-MERS peydah olunca niye hiç dönüp bakamadık? Herhalde ekmeğimizin peşindeydik. 
Şimdi bir anda kıyamet kopmuş gibi davranıp, kötü talihten dem vuruyoruz. Çünkü bu sefer virüs kapımıza geldi. Hayret, bizi de etkileyen belalar varmış. Oysa biz sadece yiyiyciydik, fatura hep başkasına veya gelecek nesillere giderdi, Allah Allah bu sefer bize geldi. Bir terslik olmalı, bize açık büfe denmişti. Mal mal sağa sola bakındık, gelmez ya grip alt tarafı dedik, geldi işte. İşin kötüsü de baya yüklü geldi yani hesap. 
İyi haberi söyleyeyim, her şeye rağmen insanlık tarihi düşünüldüğünde hesabın yine de çok makul kesildiğini düşünüyorum. En azından bizi neyin hasta ettiğini, nasıl etkilediğini bilebiliyoruz. Tıbbi görüntüleme cihazları, solunum makinaları ve hatta elektriğin hayatımıza dahil oluş zamanları düşünüldüğünde baya iyi durumumuz, çok kötü zamanlar deme lüksümüz olduğunu düşünmüyorum. 
İnsanın bu devamlı yiyip içme hastalığı ve arsız saldırganlığıyla sebep olduğu iklim değişikliğinden kurtulması için önerilere, hep maliyet çokluğu ve talepkar davranış değişikliği bahanesiyle olmaz diyenler bugün kaçacak yer bulamıyorlar. İşte hesap geldi herkesin önüne, pamuk eller cebe. Sadece ABD ve Almanya, 2 trilyon Dolara yakın paket açıkladılar. Buna diğer ülkelerin de yapmak zorunda kaldıklarını ve artçıl masrafları da yazmanızı rica edeceğim garson bey. Dünyanın toplam yıllık GDP’si 80-90 trilyon Dolar civarında olduğuna göre, maliyetin büyüklüğünü kavrayabiliyor muyuz? Hani para yoktu bilader? 
Umarım bu hesap herkese ders olur, bu musibet geçip gidince evlere kapandığımız bu günleri unutup yine deli gibi yiyip içmeye koşturmayız. Bir sonraki hesabın ne geleceğini bilemiyoruz çünkü. Ödeyemeyiz, mahçup olmayalım.
Kıyamet mi geliyor diyenlere de söyleyin, belki de geldi de sen farketmedin. Avustralya ormanında yanan kanguruya sor onu, hasta olup yatana sor.