Saturday, August 12, 2023

Nuri Nurettin Nursu

 

Nuri’yi hatırlarsınız belki; bizim siteden komşumuzun oğlu. Kendisiyle karlı bir kış günü tanışmamızın ardından, çeşitli vesilelerle sohbet etme imkanımız oldu. Zamane çocukları yalnız, esasen şehir insanları olarak hepimiz yalnızız. Gel zaman git zaman bir kaç kez bana yemek getirdi, site bahçesinde lafladık. Babası Nurettin Bey herhalde çok darlandığında ‘’komşu abiye git, bakalım ne yapıyor?’ diye salıyor olmalıydı üzerime. Zamanım oldukça, bana da çok kötü gelmedi Nuri’yle diyaloğumuzun gelişmesi. Yeni jeneasyonun nereye gittiğiyle ilgili epey şey öğrendim kendisinden.

Bir gün çıkageldi, elinde bir davetiye; ‘’Kardeşim Nursu’nun birinci yaş partisi var, seni de görmekten mutluluk duyarız’’ deyip verdi. Parti mevzusunda kimin davetlisi olduğunuz mühimdir, beni Nuri çağırdığı için biraz tereddüt ettim:

‘’Annenin ve babanın haberi var mı?’’

‘’Var abi, olmaz mı? Özel arkadaşlarımı davet etmekte özgürüm’’

Şimdi de Nuri’nin arkadaşı olmak şerefine nail olmuştum, bu ufaklık fena halde sinirlerimi bozsa da ben de yalnızdım sanırım. Hemen atlamayayım diye ‘’ Tamam, bakalım Nuri, müsait olursam gelirim’’ dedim. ‘’Mutlaka bekliyorum abi, sensiz bir kişi eksiğiz’’ dedi. Valla bravo, bu yaşta bir çocuğa göre oldukça cüretkar cümleler kurması bu çocukta hep dikkatimi çekmişti zaten. Vedalaşıp hayatıma döndüm.

 

Doğumgünü, birinci yaş. Ne hediye alınır? Stresli bir konu, mevzu dışından birisi için. Neyse alırım bir ara diye erteledim hediye mevzusunu. Nasılsa daha bir hafta vardı bu uyduruk partiye.

 

Derken iş-güç bir hafta geçivermiş. Zil sesiyle uyandığımı saklamama gerek yok çünkü Cuma gecemi arkadaşlarlarla biraz diye başlayıp, az daha verle ilerleyen, bir şeyler içmekle geçirmiştim. Kapıyı açıp Nuri’yi saçma sapan bir takım elbise içinde görünceye kadar, kardeşi Nursu’nun birinci yaş doğumgünü partisini tamamen unuttuğumu idrak edememiştim bile. ‘’Hala uyuyor musun abi, hadi parti başladı. Seni bekliyorum. Senden başka arkadaşım gelmeyecek’’. O an Nuri’ye acıdığımdan değil de daha çok karnım çılgınca zil çaldığından, partiye gitmek mantıklı geldi. ‘’Tamam, duş alıp geliyorum’’ dedim.

Yirmi dakika sonra dördüncü kat komşumuzun kapısının önündeydim. Nuri’nin zırlamasından partiye az kişi geldiğini düşünmüştüm ama içeriden hiç ses gelmiyordu. Zile bastım, cevap veren olmadı. Daire yanlış desem, olamazdı çünkü kapıda, kapı boyutunun çeyreğini kaplayacak boyutta Nurettin & Nuriye yazıyordu (Nuriye & Nurettin değil). Cebimden davetiyeyi çıkarıp tekrar baktığımda evimizin karşısındaki başka bir dükkanın adresi yazdığını görüp oraya yöneldim. Parti meğer evde değilmiş. Neyse ki mekana varmak çok vaktimi almadı. Mekanı tasvir etmek isterdim ama mekan o kadar minimalistti ki, içeride anlatmaya değecek neredeyse hiç bir eşya yoktu. O kadar ki bir İskandinav gelse, o bile bu yokluğa şapka çıkarırdı. Masa, sandalye, başka masalar ve biraz da başka sandalyeler. Tabi ki balonlar, ‘Nursu’nun birinci yaşı kutlu olsun’’ pankartları ve flamaları ve hatta bayrakları.

Kapıda Nuriye Hanım ve Nurettin Bey’le selamlaşıp, Nursu’nun partisine adım attım. İçeriye girince kesif bir omega, mama, follik asit kokusu burnuma vurdu. Belli ki sert bir parti olacaktı. Çeşitli yaş gruplarından çocuklar, hızlıca tespit edebildiğim 2-3 gruba ayrılmışlardı. En zor gözlemlenebilen grup, tahminen döert-beş yaş civarı, gözün algılayabileceği hızın üzerinde hareket eden ve annelerinin etrafında eliptik hareketler yapan atom grubuydu. Halen daha gövdelerine oranla büyük olan kafaları, vücudumun hassas yerlerine büyük bir hızla çarpacaklar diye oldukça tedirgin olmuştum. Bunlardan biraz daha büyük başka bir grup, ellerinde telefonlarla rehabilite edilmişlerdi. Onların olayla pek ilgisi yoktu. Burada veya başka bir yerde olmalarının idrakında gibi görünmüyorlardı. Bir de dimdik kafalarıyla, kocaman gözleriyle etrafa bakan bir-iki yaş grupları vardı. Bunlar da aşağı yukarı benim jenerasyonumun üç-dört yaş fiziğinde ama konuşuşamayan versiyonlarımız gibiydi. Ben ilkokula başladığımda sınıfımızda bu kadar çocuklar vardı bizim. Sonra yerli malı haftalarında yapılan yüklemelerle geliştirildiler.

Neyse, şöyle kenardan kimseye çarpmadan, yemeklere doğru uzadım. Sıraya geçip asıl amacıma yöneldim. Sonuçta alt tarafı bir şeyler atıştırıp kaçacak, Nuri’nin de gönlünü almış olacaktım. Bir taşla iki kuş hesapçılığı. Sırada beklerken bizim Nuri hemen arkamda peydah oldu ‘’Abi börek baya iyi’’. Nuri’nin tavsiyeleri doğrultusunda tabağımı tamamladım. Masaya geçip oturduk Nuri’yle. Nuri beni durmadan etraftakilere taktim etmeyi sürdürdü. Sınırsız bir tanışma faslı başladı: ‘’Merhaba, Efecan’ın babasıyım, yaşıtlarından ileri. Bakın şurada koşan haylaz’’. Adamın gösterdiği yöne bakınca hareket eden bir karaltı gördüm sadece, çocuk Cern’deki parçacık hızıyla koşuyordu adeta. Sonra başka biri: ‘’Merhaba, Buse’nin ailesiyiz, yaşıtlarından ileri, …..’’, ‘’Merhaba, Sadık Han’ın anne-babasıyız, yaşıtlarından ileri…’’. İyi de herkesin yaşıtlarından ileri olduğu bir ortamda, kimse ileri değildir sonuçta ama neyse ben kekime, pastama bakarım. Einstein’lığın lüzümu yok şu ortamda. Sessizce üçüncü dilim pastamı büyük bir iştahla gömüyordum ki Efecan’ın doktor ebeveynleri şekerin zararları üzerine beni hedef alan konuşmalar yapmaya başladılar. Sonra Buse’nin annesi de konuya girerek, kilo alıp vermenin kırışıklık yaptığı mevzusuna deyindi. Yalnız sayın bayan bunu söylerken, kızgın mı, üzgün mü, mesut mu anlamak imkansızdı. Dolgudan veya botokstandı ama hangisi bilmiyorum. O ara kafamı kaldırıp baktığımda çocuklarının büyümesine duydukları arzuya tezat, bu ebeveynlerinin hiç büyümek istemediklerini ve hatta yaşlanmaktan baya korktuklarını farkettim. Çatalımdaki çikolatayı yüzlerine bakarak yaladım. Tam edebiyle bir iki laf sokmaya hazırlanırken, Nurettin Bey büyük bir gururla çay bardağına, çay kaşığıyla vurarak konuşmak için izin istedi. Yutkunup sustum. Atom çocuklar dahil herkes susmuştu çünkü. Sadece sakinleştirici verilmiş, telefon grubu kafasını kaldıramadı. ‘’Pek değerli konuklar, kızımız Nursu’nun birinci yaş doğumgününe gelmekle bizleri ne kadar mutlu ettiğinizi bilemezsiniz. Aramıza katılışının birinci yılında sizleri de aramızda görmekten keyif aldık. Pasta seromonisi ardından hediye seremonisine geçeceğiz, herkese afiyet olsun’’. Hediye mi? Unuttum ben onu ya. Seromoniden seromoniye geçilen şu Vatikan ambiansında, rezil bir şekilde, adeta yaşıtlarından geri bir bebe gibi kalakalacaktım. Ben bu düşüncelerle pastamı kaşıklarken, Nurettin Bey geldi:   

-Komşu, ne iyi ettin de geldin ya. Nuri’nin senin gibi kaliteli arkadaşlar edinmesi bizi çok gururlandırıyor. Sonuçta yaşıtlarıyla anlaşamıyor, kendi grubundan epey ileride

-Nuri on yaşından hallice desek, bana da otuz desek, yirmi yıl mı ileri bu çocuk Nurettin Bey?

-Aşağı yukarı o kadar var

Baktım Nuri de sırıtıyor hakikaten yirmi yıl ileri olduğuna inanır bir ifadeyle. O an hediye almayı unutmamın çok iyi olduğunun idrakına varışımın birinci saniye seremonisine giriş yaptım duygusal dünyamda ve hatta bu partide bir takım rezillikler çıkarmak istediğime kanaat getirdim. Ama ne yapabilirdim ki?

Hediye seremonisi başladı. Herkes gidip Nurettin Bey ve Nuriye Hanım’ın nezaretinde, Nursu’yu tebrik ediyor, Nursu’nun hayatındaki yeri kitleye tarif ediliyor, ardından hediyesini taktim ediyor ve konuşmasını yapıyordu.

Sıra bana geldiğinde, tabi ki Nurettin-Nuriye çiftinin oğulları Nuri’nin arkadaşı olarak taktim edildim. Bu rezilliğe zaten mental olarak hazır olduğum için yıkılmadım. Kitleye şöyle seslendim:

‘’Pek sevgili Nursu sevenleri, Nursu’ya herhangi bir hediye almadım. Bunun için özür dilenmeli mi çok da emin olamıyorum. Burada geçirdiğim bir saat içerisinde düşündüm ki biz aslında bir bebeğin bir sene hayatta kalabilmiş olmasını kutluyoruz. Görüyorum ki bir çoğunuz bu konuda dürüst değilsiniz. Bir yıl daha hayatta kalmış olmak sebebiyle, yani yaşlanmayla hiç barışık olmadığınız halde çocuklardan bu olgunluğu bekliyorsunuz; onları bir, iki, beş, hatta yirmi yıl daha ileride görmekte bir beis görmezken, kendiniz bir sene daha hayatta kalışınızı kutlamak fikrinden epey uzaksınız. Ağız tadıyla pasta bile yedirtmediniz. Haydi bakalım, hepimiz yaşlanıyoruz, tebrikler Nursu, bir seneyi atlattın. Nasip olursa seneye yine buradayız’’

Konuşmam bittiğinde çocuklarının kulağını kapayan anneler gördüm. Bazı çiftler birbirlerine kalkalım kaş-gözü yaptı. Partinin tüm tadı, tam istediğim şekilde kaçtı. Gerçekliğin ağır tokadıyla. Bir tek Nuri beni alkışladı. Bu bebe benden hiç vazgeçmeyecek anlaşılan. Yerime değil de kapıya doğru yürüyüp, doğum gününden çıktım. Çıkarken, Nurettin Bey, sıradaki konuşmacıyı sahneye alıyordu. The show must go on.

Manifestomu vermiş, herkesin kınayan bakışları altında üç dilim pastamı yemiş ve böylelikle hunharca yaşlanmak yoluyla gençlere yer açma misyonumu layıkıyla yerine getirmiştim. Her yaş, o yılın tüm zorluklarını atlatmış olma başarısı bilinciyle kutlanmalıydı sonuçta. Hayatta kalmaya bu kadar uğraşıyorsak, bunu başarıp yaşlandığımıza bunca üzülmek neden...Nasılsa zaman akacaksa, yaşıtlardan ileri olma acelesi neden? Daha bir de zamanın lineerliğinin kesinliği konusu var ama onu da artık davet edilirsem Nursu’nun ikinci yaş günü seramonilerinde ele alacağım.

 

 

 

No comments: