Friday, November 21, 2008

PROIEZIONE DI “ DUNYAYI KURTARAN ADAM” DI ÇETİN İNANÇ


Bu da mı gelecekti gavur ellerde başıma? Her şey bir şehir aktiviteleri dergisinin kültür sayfasında film ilanlarına bakmamızla başladı. Bu kültür dergileri kafelere bırakılan, ama hiç bize ait hissetmediğimiz bir şeydi. Ne zaman bir arkadaşımız cesaretini toplayıp bunlardan birisinin kapağını açmaya kalksa, masadakiler hep bir ağızdan: “Kapat kapat, Gucci gelecek, Armani gelecek, “fasion week”e defileye gelen mankenler gelecek. Bizim ne işimiz var orada?” der ve dergi zorla kapattırılır, sıradaki İnter veya Milan maçının tarihine bakılırdı.

Bu ayın sayısında bizi o gösterişli kemik çerçeveli entellektüellerin arasına sokacak bir gelişme yaşandı. İlk gördüğümüzde oldukça şaşırdık. Ferzan Ozpetek yıllarca uğraştı. Türkiye’de de nice filmler çekildi ama bizi şaşırtan film bunlardan hiç birisi değildi. Kült filmeleri gösteren bir film derneği “Dünyayı Kurtaran Adam”ı gösterecekti. Bu sefer, o dergi kapatılmadı. Bu sefer zenginler ve entellektüeller bizi yıldıramadı. Gitmeye karar verildi.

Ben bu güzide filmi ilk seferinde ODTÜ Astronomi topluluğunun bir gösteriminde daha sonra da çılgın bir ev aleminde izlemiştim ama Milano’da bu filmin yayınlanabileceği 40 yıl düşünsem aklımın ucundan geçmezdi. 3. Kere izlenir mi bu film? Asla düşünmedim. Tabi ki izleyecektim. Hemen tükenmez kalemle bu kültürel aktivitenin günü yuvarlak içine alındı, altı özenle çizildi. Artık biz de Milano kültür hayatında boy gösterecek olan entellektüellerdendik. Hem de zaten ne “Potemkin zırhlısı” ne de “Casablanca” bu film kadar kült olamazdı. Hemen “İngiltere’de bu film akademilerde gösteriliyor” geyiği yapılıp,aradan çıkarıldı.

Birkaç gün sonra kendimizi gösterimin yapılacağı entel meclisinde buluverdik. Girişte yaptığımız öğrenciyiz, bilet ucuza olmaz mı pazarlığı her hafta evde eşşek gibi download yaptığımızın kanıtı mıydı yoksa tüm paramızı sinemaya yatırdığımız izlenimini mi verdi, bilemem. Mekanda hoş karşılandık. Kimse nereli olduğumuzu sormadı. Bilemezlerdi ki biz bu filmin vatanından geliyorduk. Filmi tanıtan adam, filme “bruttissimo” yani “en kötü” dedi. Ben bu görüşte değildim. El kaldırıp söz istedim ama karanlıkta söz istediğimi görmediler. Söz möz de vermediler. Olsun varsın. Ben çok güleceğimize emindim.

Derken film başladı. Entellektüeller sağ olsun filmi orjinal izliyorlardı. İtalyanca alt yazı vardı. Ohh! Ne güzel anlıyordum. Diğer insanlar alt yazıyı okuyabilmek için, bir sağa bir sola kıvrılıyor, kah dikleşiyor,kah kamburlaşıyor altta ne yazdığını takip etmeye çalışıyordu. Bu çırpınış hoşuma gitti. Ben de iyice yayıldım. Arkamdakiler göremesin diye gıcıklıklar yaptım. Arkamdaki kızdı:”Kardeşim düzgün izle” dedi. Entel kardeşim, kült film izliyorsun. Elbette biraz fedakarlık yapacaksın. O kemik çerçeveli gözlüğü gözünü zorla bozup,boşuna takmadın ya! “Bana bak” dedim ve ekledim “Ben esaslı entelim, bu filmi 3. izleyişim, efendi dur!” Bu filmi 3 kere izleyen adama elbet saygı duydular. Beni film eleştirmeni falan sandılar. Gayretle takip ettiler filmi. İlerleyen dakikalarda bir gülmedir aldı gitti salonda. Ben bu kadar gülen İtalyan’ı daha önce bir arada görmemiştim. “Bravo Cüneyt abi!” Yaklaşık bir saat yirmi dakika eğlendi çocuklar. Bu dakikada aniden filmde bir müslüman propagandası başladı. Biraz yüklenme oldu hristiyan kardeşlerimize. Demin delicesine gülen arkadaşlar ciddiye almaya başladılar filmi. Neyse ki Cüneyt abi yine gönül almayı bildi ve kemik gözlüklü ciddi kişilikler yeniden gülmeye başladı. Film yine kültlüğünü yapmış ve entellektüel arkadaşlar memnun ayrılmıştı.

Biz de ışıklar yanınca eser sahibi tadında sırıta sırıta dışarıya çıktık. Tereyağından kıl çekercesine entellektüeller bizi aralarına almıştı. Üyelik kartlarımızı cebimize koyup gittik.

Şimdi her hafta yayınlanacak filmin tanıtımı e-mail olarak adreslerimize postalanıyor. Yalnız arkadaşım her hafta mı en kötü film izlenir? Bu hafta yine Kore yapımı en kötü film izlenecekmiş. Sonra da dünyanın başka bir yerinden en kötü film...Siz nasıl adamlarsınız? Entellektüellik bu mu? Kemik çerçeve sektörü en kötü film izlensin diye mi çıktı? Beyniniz sulanacak her hafta her hafta. Ben daha fazla devam edemeyeceğim sanki bu cemiyete. Ne zaman en iyi filmi izliyoruz dediler, belki giderim. Milano entellektüelinden iyice soğudum. Şimdi yine nasipse 3 aralıkta Milano-Lazio maçına giderim arkadaş. Oraya gelemez bu kemikler. Kavga gürültü,tırsarlar.

Forza A.C Milano! Forza “l'uomo che salva il mondo”



Şu videoya da bence herkes göz atmalı...Kriz nasıl başladı Amerika'da ve neler olabilir?
http://www.rethinkingmarxism.org/cms/node/1198

Thursday, October 30, 2008

29 Ekim


Bir şehir efsanesi vardı anlatılan ben Ankarada iken. Şöyle ki her 10 Kasım’da Cumhuriyet meyhanesinde Mustafa Kemal’in oturmayı tercih ettiği masada bir mum yakılır, yanına beyaz leblebi ve sevdiği şekilde rakısı konulurmuş. Gece boyunca masada mum yanar, insanlar adeta Ata’larıyla rakı içmenin keyfini çıkarırmış. Hikaye doğrudur, yalandır bilemem. İnsan inanmak istediği şeye inanırmış. Ben bu hikayeye ilk duyduğumdan beri yürekten inandım. Bugün 10 Kasım değildi ama elbette 29 Ekim’de de Atamız bir dubleyle anılabilirdi.Ah o bir dublede kalmaz ya!

Biz de Türk heyeti olarak Sicilya asıllı Belçika vatandaşı arkadaşımız Salvatore’nin tenefüste bize yaptığı: “Rakı, gel len, çok güzel” şeklindeki daveti reddetmedik. Rakılarımızı aldık, onun evine gittik. Evde 2 tane Sicilya asıllı, 1 tane vietnam asıllı ve bir tane de Fas asıllı Belçikalı arkadaşla oturduk içmeye. Göçmen mahallesinde doğup büyüyen arkadaşlarımızın Türkçe’ye olan hakimiyeti bizi şaşırtmıştı ancak tahmin edilebileceği gibi bütün kelimeler gurbetçilerden öğrenildiği için bu çocuklar da Türkçe’yi gurbetçi gibi konuşmaktaydı. Muhabbetin o çekingen, kibar kısmı klasik sorularla çok kısa sürede atlatıldı. Sonra laf lafı açtı.

Arkadaşlar 6 yıl kadar önce Didim’e tatile gelmişler. Didim’de “Kurt Lunapark” olarak adlandırılan (İngilizler arasında “Kört” olarak da bilinir) tesise gidip üç penaltıya 1 sigara oyununu oynamışlar. Salvatore İtalyan, 3 tane golü de atmış,sigarayı almış. Daha sonra olayı kendisi şöyle aktarıyor: “ Turkish men were walking towards us, we were just two! They said: “Hey man, you touched my wife!, leave the cigarette and go”” Hayatında en çok korktuğu anın bu olduğunu söyledi. Bir de yine Didim’de bir otelde kokteyllerin otel müşterisi oldukları için bedava olduğunu söylemişler. Adamlar da “rakı yeşil bir içki değil miydi, hayret!” diyecek kadar içmişler o gece. Ertesi gün hesabı istemeye gittiklerinde arkadaşlara inanılmaz bir telefon hesabı geçirip, içkilerin bedava omadığını öğretmişler. “Ama yine de güzel yerdi” dedi arkadaş. Sağolasın da Salvatore, senin her şeye rağmen hala Türkiye güzel deme nedenin senin Sicilyalı olman olmasın? (Türkçe bildiği için bu yazıyı okuyup yarın hesap sormaya gelebilir ama deli deliyi görünce sopasını saklarmış)

Bütün bunlara gülmekten başka yapacak bir şey yok. Yine de efendi gibi rakımızı içip ülkemizi en güzel şekilde temsil ettik. Zaten Belçika’nın da 9 aydır hükümeti yok. Gülmeyip de ne yapalım arkadaşlar? Ben de coştum geçen blog yazımda yazdığım Nicole Kidman hikayesini onlara da döşedim. “Sharon’li hikaye de var mı abi?” dediler ama abartmamak lazım, sustum. Onlar daha beni tanımadıklarından inandılar sanki. Şimdi sıra Türklüğe yakışır şekilde “çakma” bir Nicole Kidman bulup arkadaşları kandırmakta...İşimiz dümen.

Nereden ,nereye...Az zamanda çok ve büyük işler başarmış bir ulusken biz niye her uluslararası ortamda bu muhabbetlere gülüyoruz, neden tipimiz hala insanları şaşırtıyor? Sanırım az zamanda çok ve büyük işler başarma sevdamızı hiç bir zaman sistemli ve adım adım iş becermeye çeviremedik.

Şerefine Atam...Sen en güzel duyguların insanısın!

(Fotolar yakında)

Wednesday, October 15, 2008

VENEDİK










Son zamanlarda bloguma yazdıklarımın gerçeği yansıtmadığı üzerine eleştiriler almaya başladım. Bu eleştirilere kısmen katılsam da genelde kıskançlık olarak algılıyorum. Çoğu olayda yanımda şahitlerim de oluyor. Bahsettiğim çoğu olayı tek başıma yaşamamış oluyorum genelde. Bu da gerçeği yansıttığının garantisidir. Bu gezimde de yanımda ablam ve Gözde vardı. Asıl soru şudur ki ne derece yansıtıyor? Şimdi sizlerle Venedik’te başıma gelenleri paylaşacağım. Karar sizin.

Eylül sonunda ünlü Venedik şehrine gittim. Ne kadar garip bir şehir.Suların altında olduğu falan doğru da asıl saçma tarafı her tarafın beton olması. Venedik’te hiç toprak görmedim desem yeridir. Sadece saksılarda bir miktar toprağa rastlasım. Bana asıl acayip gelen bu oldu. Toprak olmayınca insan bir garip oluyor...Tabi kedi değiliz, yani beton bizde çok da stres yaratmaz ama yine de insan arıyor etrafında. Ben kafayı buna takmış toprak aramak için bakınırken önce bir dönerci buldum, ardından da “Eyes wide shut” filminin kostümlerini hazırlayan ünlü Venedik maskecisini. Bir çok maskeci vardı ama filmin maskelerini hazırlayan yerin hayatımda ayrı bir yeri olacak. Neden mİ?

Şansa bakınız ki bizim Venedik’i ziyaret ettiğimiz hafta sonu “Eyes wide shut” ekibi de Venedik’e gelmiş. Biz kendi halimizde dükkandaki maskelere bakıp, birini çıkarıp birini denerken dükkanda gözüme 1.80 cm boylarında sarı-kızıl saçlı bir kadın takıldı. Kadının yüzünü göremediğim için sadece vücuduna bakarak yorum yapıyordum içimden...”Güzel kadın!” Bir kaç saniye içerisinde yanındaki güdüğü de farketmem uzun sürmedi. İçimden yine o klasik ilişki yarumu geçti: “Tipsize bak ya! Taş gibi hatunla” Sonra bu arkadaşlar şaraplarından yudumlayıp fotoğraflar çektiriyorlardı. Ben de dedim içimden “İnceden yanaşayım, bedava şarap olabilir”. Yanlarına gidince biraz sallamaz tavırlarla bana baktılar. Yalnız ufaktan da tedirgindiler. Tedirginliklerinin sebebini sonradan anladım. Bu adam neden bizim gibi ünlüleri görüp şaşırmıyor tedirginliğiymiş o...Biraz daha yaklaşınca tanıdım ben bunları...Tanımamla elim ayağım birbirine dolaştı. O taş gibi hatun Nicole Kidman çıkmasın mı? Yanındaki bücür de Tom Cruise değil miymiş? Bi de Stanley Kubrick ve adını hatırlayamadığım kostümcü vs... Hemen Stanley ve Tom’u pas geçip Nicole’le konuşmaya giriştim. Ama nerede arkadaş! Dilim dolandı kaldı. “I am a student of master of science in civil engineering” falan gibi bişeyler dedim. Onu da Nicole fazla sallamadı ama Tom oradan Science’ı duyunca hemen ilgilenmeye başladı benimle. “I am also interested in science” falan dedi. Ya bücür geri dursa iyi olacaktı çünkü beni çekti aldı gruptan kenara. Başladı anlatmaya. Tarikat falan işleri. “Ben cumhuriyet çocuğuyum” falan dediysem de dinlemedi. Nicole de o işlerde mi çok merak ediyordum içten içe ama lafı oraya getiremedim bir türlü. Bu arada ufaktan şaraba devam ettik. İçtikçe açıldı. Nicole’dan bu işler yüzünden ayrılmışlar. Filmin 2.sini çekmeyi düşünüyorlarmış aynı ekiple. Hem de İtalya’yı çok seviyorlarmış. Brad Pitt ve George Clooney’in Como’daki evinde takılıyorlarmış arada falan. Güdük müdük ama ünlü adam! “Muhabbet baydı hacı, ben kaçıyorum da” denmiyor ki ünlü adama. Orada 1 saat kadar sayın Tom Cruise ile muhabbet etmişiz. Onların otele dönmeleri gerekti. Benim de gezecek bir kaç yerim daha vardı, “Eyvallah” deyip ayrıldık. Yalnız bir şey dikkatimi çekti tam çıkarken Nicole bana bakıp hafif güldü gibi geldi. Ben utanıp başımı yere eğdim,Anadolu çocuğuyuz biz.

Tom iyi adamdı. Sonradan çok pişman oldum bi numarasını falan alsaydım diye. Lazım olur, bir filmde falan bir kare görünsem bile bana yeterdi. Gerçi ben ilkokulda spor koluna girerdim hep. Bok vardı girmedim o tiyatro koluna. O zaman kendime daha bi fazla güvenirdim. Neyse, zaten başrolü verecek halleri yok ya! Alt tarafı figüranlık. O da olmaz bu satten sonra, bi numara bile isteyemedim. Yapamadığım şeylere pişman olmak ne kötü.Oysa iste işte numarayı. Vermezse onun ayıbı. İçim içimi yemezdi böyle. Gerçi ben bu filmi kulaktan dolma biliyorum. İzlemişliğim yok. Sonradan arkadaşlar: “Hayırlı olmuş abi,filmde çıplak,erotik sahne çok” dediler ama beni teselli için sanırım. Suratta maske olduktan sonra...

İşte hayat, bazı fırsatlar kırk yılda bir geliyor, değerlendiremeyince göz göre göre kaçıp gidiyor. Gidip görmüş olduk Venedik’i. Şehirden bahsetmek istemiyorum. Moralim bozuldu. Su,turist, gondol. Döndükten sonra 3 gün kimseyle konuşmadım. Alışınca şöhretliye sıradan insanlarla takılmak zor oldu tabi. Kötü bişey oldu sanmış arkadaşlar. Sonradan alıştım normal insanlara tekrar.

2. filmle ilgili spoiler vermeyeceğim ama 2010 sonlarında hazır olacağını söylediler. Tom bünye zayıf olduğundan az içince her şeyi anlattı. Söz verdim kendisine. Ona verdiğim sözü tutmazdım belki de Nicole’un emekler de yanacak şimdi açıklarsam.

Okul da açıldı bir taraftan. Güzel başladı, güzel bir eğitim-öğretim yılı olsun.

Kalın sağlıcakla...

Monday, September 15, 2008

YAZ BİTTİ











Güzelim yaz yine bir solukta geldi ve geçti. Döndük geldik İtalya’ya geri. Ben zaten yağmuru -yağışı, son baharı hiç sevmem ama güneşli güzel bir havayı bırakıp, yağmura yağışa gelince ve bu geçiş 3 saatte olunca içim buruldu. Ama ne yaparsın “doğduğun değil, doyduğun yer” demiş atalarımız. Ben de hiç bir yerde tam doyamadığımdan her yer bana vatan, ya da hiç bir yer.

İstanbul’a inildikten sonra aylarca bilenmiş vücudumu özgür bıraktım. Bir okun yaydan çıkışı gibiydi. Kahvaltıda kokoreç yediğim günler de oldu, ayran üstüne şalgam içtiklerim de. Hatta bazı garsonlar beni durdurmaya bile çalıştı. “Birader, ayran üstüne şalgam içilmez!”. Dedim: “Abi sen ver, bünye aç,6 ay oldu”. Onlar sanmış ki saç uzun olduğuna göre askerden gelmiş olamaz,demek ki mapustan çıktı. Durum ciddi, leş kokulu pastırma ikram eden bile oldu. Bi baktım istanbul günleri böyle geçivermiş şurda turşucu vardı,şurda kokareç diye koşuşturken. Malum zor şehir. Yollarda zaman kaybettim lezzet duraklarına ulaşmak uğruna. Sevdiklerimi de genelde masa başında görüp,İstanbul’a elvada dedim, güneye çevirdim rotamı.

Güneyde Amerikanvari bir yol gezisi (road trip) yaptık. Antalya-Kekova-Kaş-Kalkan-Fethiye-Ölüdeniz-Kelebekler Vadisi rotasında takıldık. Hatta daha da Amerikanvari olsun diye deli gibi güldük, bir an bile susmadık, her an güneş gözlüğü taktık.O kadar rahattık ki arabada ayağını cama dayamadan gidemeyen insan profili bile vardı. Vatan özlemi de eklenince bu geziye her dakikası “Yemişim Avrupa’yı” mottosuyla geçti. Yalnız anladım ki bu yol gezisi olayı gerçekten de kültürel bir olaymış. Şimdi ben yolcu olarak bindiğim taşıtlarda hemen uyumaya çalışmışım yıllarca ıstırap çekmeyeyim diye düşünüp. Bir yazda değişecek şey değil bu. Türk yolcusu, bir yolculukta ya uyuyacak, ya film izleyecek ya da topkek-çay kombinasyonuna gidecek. Yani aracı kullanan sen değilsen aktif olmak çok zor gerçekten. Normal bir arabada da ne topkek-çay imkanı var ne de film. Dolayısıyla ben gezinin başlarında eskiden gelen alışkanlıkla hep uyumayı seçtim. Kilometrelerce yol gidildikten sonra bende jeton düştü, Amerikan filmleri gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti (Zaten film olduklarından kolay oldu). Burada amaç sadece bir yerden bir yere varmak değil, bu yolculuk sırasında da mümkün olduğunca eğlenmek, çılgınlıklar yapmak, aklın yokmuş gibi davranmak ve sonunda da yolculğun nasıl geçtiğini anlamadan sıradaki noktaya varmaktı. Sonuç değildi önemli olan, metoddu. Hemen kalktım ve sonrajki 4-5 gün boyunca durmadan güldüm,hiç uyumadım da yolda. O kadar Amerikanlaştık ki (Sadece ben değil,tüm ekip) Kelebekler vadisinin üzerindeki köyden ayağımızda sandaletlerle, 500 metrelik kayalıktan aşağıya inip tekrar yukarıya çıktık. Hala inanamıyorum, ne kadar da çılgındık!

Tabi ki kültürü, çevresel şartlardan bağımsız düşünmemiz saçma. Neden biz Türkler’de yol gezisi yapmaya elverişli kültürel altyapı mevcut değil? Bence şu: Dönüşte Fethiye-Burdur yolunun rezilliğini ve sorumsuz trafik anlayışını görünce o içimdeki kıpır kıpır neşeli Amerikan çocuğu anında kayboldu, yerine tedirgin, başına bir şey gelmesinden korkan Türk çocuğu geri geldi. Yollar mucır, bazen yol tek şeride düşürülmüş ama tek bir işaret konmamış. Kalkan tozlardan görüş mesafesi 4-5 metreye düşmüş. İnsan resmen tırsıyor. Bu tırsma dakikalarında da içimdeki Türk çocuğu Amerikalı veya Avrupalı çocuğa sesleniyor :”Gülsene len ibne! Nasılmış? Senin o sarı çizgili yollarına benzemez buralar. Road trip’i de yedirirler adama”. Tam bunları düşünürken de karşıdan grayder tabir ettiğimiz alet üzerimize doğru gelmeye başladı. Bu kadarı da pes dedim. İşte ben bu yüzden uyuyorum taşıtlara binince,anladım. Bari kaza falan olacaksa görmeyeyim ne olduğunu. Her an gibi bu yol gezimiz de yeniden stress yumağına dönüştü. O an Avrupa’yı ilk kez hafiften özlediğimi farkettim. Stress düzeyi düşük bir hayat.İçimdeki haliyle sinirli Türk çocuk: ” Siktir git o zaman Avrupa’ya!” dedi. Aldırmadım fazla, 25 yıl, her an stress çekti. Eski dost düşman olmaz!

Her şeye rağmen özellikle Kaş ve Kalkan arasındaki Kaputaş plajı ve de Kelebekler vadisi çok çarpıcıydı. İlk başlarda turist görmeye tahammülüm yoktu (İçimdeki sinirli Türk beni ele geçirmişti). Ancak sonradan daha sakin olmaya karar verdim ve bu güzel geziyi sakin bir şekilde bitirdim. Güney’den sonra yüzümü Batı’ya döndüm. Ver elini Didim.

Ailemle sakin bir tatil geçirdim. Arada 1 geceliğine Kuşadası’na gittim. Kuşadası gezimiz yukarıdaki yol gezisinin tam tersine tam bir Türk etkinliğiydi. Bunun ilk şartı da ekibin tamamen erkelerden oluşmasıydı. Bu gerek şarttı ama kesinlikle yeter değildi. Geziye akşam üzeri Didim’den başladık. Kuşadasında’ki arkadaşlarla bir evin balkonunda buluştuk. Vardığımızda “Arttırmalı 51” adıyla da bilinen çok karmaşık ve acımasız oyunu oynuyorlardı. Oyun bitince, mangal yakıldı, rakılar açıldı, kafalar çekildi,muhabbet başladı,cila yapıldı, uyku geldi,sızıldı. İşte bu format tamamen bize ait bir tatil formatıydı ve ben nasıl “Road trip”te tedirginlik yaşıyorsam eminim ki bir Avrupa’lı bir Amerika’lı da bu balkon turizmine gelemezdi. Şehre inmek, barlarda coşmak isterdi. Oysa ben o balkonda, yıldızların altında,inceden tüten sinek ilacı kokusuyla, samimi, içten arkadaşlarla öylesine mutluydum ki! “Yemişim Avrupa’yı, yemişim İtalya’yı!”

Tatilde beni yalnız bırakmayan tüm dostlara kucak dolusu sevgiler.

Thursday, August 14, 2008

BERLINO





























Uzun bir süre yazma fırsatım olmadı ya da hayatımdaki rutinlikten dolayı yazacak bir şeyler bulamadım. Finallerimle meşguldüm. Sonra olanlar oldu ve tatil başladı. 24 Temmuz’da sınavlarım bittikten bir gün sonra yola çıktım ve 10 ağustosa kadar kah orada, kah burada dolaşıp durdum.
Türkiye’ye Berlin aktarmalı geldim. İtalya’dan arkadaşım Alper’le birlikte ayrıldık. Malpenza hava alanında değişik nedenlerle 1 gün geçirdik. İtalya maceramın ilk kısmının son günleri olması nedeniyle hava alanında bolca kahve,şarap ve pizza tüketerek “acı vatan” İtalya’ya veda ettim.
İndiğim yer Berlin idi. Berlin’i gördükten sonra İtalya’ya asla “acı vatan” dememeye yemin ettim. Berlin’de geçirdiğim 4 günde, dönercilerimizle yaptığım sohbetlerden sonra “acı vatan” ne demek yürekten anladım. Hatta bir ara kendimi o acıların içerisinde buldum. Dönercilerin hikayerlerini dinleyince bir turist değil de sanki ben de 25 yıl önce Berlin’e gelmiş ve hala zorla orada çalışan biriymişim gibi hissedip panikledim. Allah’tan yol arkadaşım Alper vardı da böyle anlarda birbirimizi tokatlayıp “Kendine gel,biz turistiz” diyerek gözyaşlarımızı sildik.
Bu noktada size Berlin günlerimi anlatmak için elimden geleni yapacak olsam da bu güzel şehrin biz Türkler için gerçekten çok farklı anlamları da olduğunu hatırlatmalıyım. İtalya’da geçirdiğim 9 ay içerisinde yan masalardaki sohbetleri, etrafta dönen muhabbetleri anlama olanağımı yitirmiştim. Hava alanından bizi şehre götüren metroda, Almanya topraklarında duyduğum ilk cümlelerin: “Mehmet, biraları dolaba koy, ben tuzlu fıstık aldım,10 dakikaya oradayım” olması gerçekten de beni hayata döndürmüştü. Yabancı bir ülkededeydim ama erafımda çok fazla Türkçe duymaktaydım. Bir süre mal mal bakındım. Ayrıca Berlin’de Türkler arasında İtalya’daki karşılaşmalarda olabileceği gibi:“Abi sen de mi Türksün?” diyaloğu da yoktu. Geçen 30-40 sene burada çok farklı, anlatmakta güçlük çektiğim garip, acıklı bir hayata alıştırmıştı herkesi.
İlk 2 gece Berlin gece hayatıyla geçti. Berlin tüm Avrupa’da DJ’leri,tekno ve trans müziğiyle ve bu kültüre uygun disko ve klüplerle ünlü. Bir de bu kulüplerde bolca lezbiyen var.Tabi biz bu kulüplerde de metrolarda olduğu gibi çok fazla Türk göreceğimizi sanmıştık. Ancak sonradan farkettik ki 30-40 seneyi birlikte geçirmelerine rağmen Türkler ve Almanlar maalesef aynı yerlerde eğlenmeye “henüz” alışamamışlar. Disko ve birahanelerde tanıştığımız insanlar Türk olduğumuzu öğrendiklerinde inanılmaz şaşırdılar çünkü Berlin çoğu Türk için bir zaman makinası adeta. Gittikleri yıllarda takılıp kalarak geçirmeye mahküm oldukları bir hayatı sürdürüyorlar sanki. Onları günümüze bağlayan tek obje ise balkonlarına taktıkları 2 adet çanak anten.Bu nedenle Berlin’deki Türkler hala Türkiye’de döviz taşımak ve yabancı marka sigara içmenin yasak olsuğunu düşünüyorlar.
Disco’da tanıştığımız arkadaşlar bizim İtalya’dan geldiğimizi biliyorlardı fakat nereli olduğumuzu bilmiyolardı. Durumun vehametinin anlaşılması açısından:
Alman: What is your name?
Ben: Övgü
Alman: It sounds Turkish. Is one of your parents Turkish? (Kesinlikle 100% Türk olma şansım yok)
Ben: No, 2 of them are Turkish.
Bu dakikadan sonra arkadaşlar bize kendisini geliştirmeyi başarmış,çalışkan dönerciler olarak baktılar. Ne kadar “Kardeş, ben yiyiciyim, yapmayı bilmem” desem de dinletemedim. Bir başka birahanede de 2 Alman gazeteci ile sohbet ettik. O adamlar da : “ Turist Türk! Ne acayip” dedi. Adamlarla 2 saat muhabbet ettik ama hala bana UFO’ya bakar gibi bakmaktaydılar. Sonunda adam: “Türkler geleli yıllar oluyor ama ilk kez bir Türkle bira içme fırsatım oldu” dedi. Sen misin bunu diyen :”Aslında Türkiye tam bir Avrupa ülkesi, buradaki Türkler’e hiç benzemez Türkiye’deki Türkler” gibi argümanlarla adamın üzerine yürüdük. Sanki turistlere de hiç tecavüz etmez bir havaya büründük.
Böylece Berlin’in seyrek Türk olan gece hayatında 2 gün takıldıktan sonra kendimizi müzelere ve tarihe verdik. Şehirde duvar yıkıldıktan sonra çok fazla alan açılmış ve bu alanlara günümüz inşaat mühendisliğinin tüm hünerlerini sergileyen çok güzel binalar inşa edilmiş. Şehrin bu yönü de çok güzeldi. Bu kocaman şehir (Paris’in 9 katı) özellikle 2. Dünya savaşı ve Berlin duvarı kalıntı ve hikayeleriyle çarpıcı. Ama ben duvar olayına yine muhtemelen 90lardan önce Berlin’e gelmiş ve hala dünyayı 2 kutuplu sanan bir Türk abimizle yolda geçen bir konuşmamızı aktararak değinmek istiyorum:
Alper (Yol arkadaşım): Acaba, Berlin duvarı kalıntıları ne tarafta?
Türk Abi: Böyle yürüyün, parkı geçin, dimdirek devam edin, önünüze çıkar. Ama öbür tarafa geçmeyin.
Alper:Sağol.
Türk Abi: Sakın öbür tarafa geçmeyin! (Arkamızdan bağırarak)
Alper’le çok korktuk. Acaba duvar gerçekten yıkılmadı mı diye çekindik. Yoksa bu da A.B.D.’nin aya ayak basma benzeri oyunlarından mıydı?...Korkularımız yersizdi. Çünkü 300 metre ileride duvarın üzerine gece-konduyu dikmiş olan Karadeniz’li amcanın evini görüp rahatlayacaktık. (Bu amca TRT’de belgesele de çıkmıştı). İnanmazsınız ama amca evin bir cephesini Berlin duvarını kullanarak inşa etmiş, yan tarafta da sebze bahçesi var.


KREUZBERG
Şüphesiz ki Berlin’de mangal yakan insanları, atletli amcaları, “Baba,baba abim beni tokatlıyo” diye bağıran çocukları görebileceğiniz “Küçük İstanbul” takma isimli Kreuzberg semtinde de tek kelimeyle büyülendik. Fotoğraflarla olayın ciddiyetini anlatmaya çalışacağım fakat fotoğraflarla anlatmanın mümkün olmayacağı bir olay var ki neden Berlin’in ziyaret edilesi bir yer olduğunu en iyi açıklayan örnek olduğunu düşünüyorum. Alman arkadaşlardan birisiyle bir dönerciye gittiğimizde, bu arkadaş Almanca konuşmaya başlayınca dönerci ustasına bağıradak şöyle dedi:
“İsmail Abi, gelsene 2 dakka! Turist geldi”
Lütfen dikkat, burada bahsi geçen turist ben veya arkadaşım Alper değil, kendi ülkesinin başkentinde, kendi dilini konuşan bir Alman genci idi. Koyuverdik kahkayı.
Berlin bakış açısına bağlı olarak hem çok eğlenceli, hem de çok hüzünlü bir şehirdi. Son olarak eklemek İsterim ki Türkiye’de bile bulunamayan döner sosları icat edilmiş. Dönerimizin bir Avrupa yiyeceği olma macerası bu sokaklarda başlamış. Ne duvar, ne de 2. Dünya savaşı...Avrupa döner tarihinin temelleri atılan bu şehir bir gün Katolik kilisesinin merkezi Vatikan gibi, rönesansın başladığı Floransa gibi hakettiği yere gelecek ve tüm Avrupa ilk dönercileri, ilk ustayı,ilkel döner cihazlarını görmek için bu şehre gelecek. Evet, yüzeysel olabilir ama benim hayalim bu...Imagine!

Görüşmek üzere...

Tüm fotoları çeken yol arkadaşım Alper Kanyılmaz’a teşekkürler.

Tuesday, June 10, 2008

Mama Li Turchi!!!










Lecco hala yağmurlu.Biraz can sıkmaya başladı.

Yine böyle yağmurlu bir Pazar günü dondurma yemek için dışarıya çıkmıştım. Bir de ne göreyim, etraf tıklım tıklım dolu. Meydanda mancınıklar, ortaçağ kıyafetli insanlar cirit atmakta. Bir anda kendimi film seti gibi bir ortamda buluverdim.Meğer Lecco’nun düşman işgalinden kurtuluş yıldönümüymüş. Kurtuluş yıldönümü ama kıyafetler en az 500 sene önce kurtulduğunu göstermekteydi.Hemen aralardan sıyrıla sıyrıla önlerden bir yere ulaştım. Oldum olası severim “Düşman işgalinden kurtulma” senaryolarını. İzlemeye başladım. Etrafta adrenalin dolu bir müzik, halk galeyana gelmiş durumda. Ben hangi tarafı destekliyoruz acaba düşüncesi içerisindeyim. Bir ara yanımdakine “Yunanlı mı bunlar?” diye sordum. "Karışık" dedi...

İlk senaryoda okçular ve mancınıklar Lecco’ya saldıran düşman birliklerine karşı şehri savunmaya çalışıyorlar. Ancak savunamıyorlar.Temsili saldırıda düşmanın kazanmasına çok şaşırdım. Ne adamsınız ya dedim, düşman şehre girdi, halk olarak biz neden izliyoruz ki...taşla sopayla dalalım.Yok efendim, izlemekle yetindik! İyi aman dedim...O günden bu yana bari medeniyette yol almışsınız.

2. Seneryo oynanmaya başladığında ise olayın vehametini anladım çünkü işgalci güçlerin lideri konumundaki adam “Buraya hristiyanları öldürmeye geldim” diye çığlıklar attı. Dahası kötülerde olan herşey bu adamlarda vardı: oyunu izleyen çocuklara gaddarca bağırma,dövüşte arkadan vurma,kapkara giyinme.Ayrıca bu kötü adamın (Sanırım adı tarihte Omar Sheriff ama internette sadece yonetmen olanı bulabildim) siyahi bir yardımcısı da vardı ve buram buram şark kokuyordu senaryo. Herkes bunları yuhladı. Bağırdım ama sesimi duyan olmadı: “ Müslümanlık bu değil,bu değil!” Ufacık çocukların kanına giriyolar...Sonunda Francesco da Malgrade isimli tarihi bir hristiyan şovalye bu zulme son verdi ve müslümanları öldürüp bol alkış, ıslık arasında oyun sona erdi. Etrafımdaki 3-5 çocuğa işin aslı böyle değil, müslümanlar böyle insanlar olmak zorunda değil falan diye ders anlatıyordum ancak aileler çocuklarına saçma birinin yanlış bilgiler verdiğini sanıp beni azarlayıp çocukları aldılar yanımdan.

Olacak şey değildi ama yapacak bir şey de yoktu. Derdim müslümanların yuhalanması da değildi ama bu çocuklar bu yaşta bu eğitimi alınca günümüz Türkiyesine de pek objektif bakamazlar diye korktum.

Sonradan düşündüm de çırpınmanın faydası yok. Su akar yolunu bulur. Güneyliler normalde Türklere karşı daha önyargılı olma potansiyeline sahip.Nedeni de şu: 1480’de Osmanlı donanması İtalya’nın Güneyindeki Otranto’ya çıkıyor. Şehri pek zorlanmadan ele geçiriyoruz ama Coca-Cola sponsorluğundaki Türk donanması “Hep daha fazlasını iste” mottosuyla yönünü Vatikan’a çeviriyor. Dönemim papası hemen haçlıları topluyor. İçerilere ilerlemek istiyorlar fakat ilerleyen zamanlarda savaşı kaybediyoruz ve donanmamız da eriyip gidiyor. Yüreklere korku saldığımızla kalıyoruz.İşte ” Mamma li turchi” kalıbı da bu yıllardan kalma.Günümüzde hala yaramaz veya uyumayan çocukları tehdit için kullanıyorlar(İğneci teyze tadında). Tabi bu tarz saldırılarda aynı zamanda kültür değişimi de oluyor. Mesela bugün İtalya’nın kültüründe vazgeçilmez olan kahveyi ,bu ve benzer olaylar yoluyla Osmanlı’dan aldıkları neredeyse kesin. Tabi bunu daha hiç bir İtalyan’dan duyamadım. Kahve mevzusunu bir tarafa bırakırsak, güneyliler böyle bir kültürden gelmesine rağmen bütün samimi olduğum insanlar güneyli veya güney kökenli. Bu gariplik çözülmesi zor bir tezat benim kafamda.

Geçen gece rakı içtik göl kenarında. Çoğu Türktü ekibin ama bir ara İtalyan (Sicilyalı) bir çocuğun “Viva la Turchia” (Yaşa Türkiye) diye bağırdığını duydum. Ne oluyo dedim, kızlardan birisine yaklaşmak için her yolu deneyen İtalyanlar’ın bir numarası olduğunu sandım önce.Rakının yapıverdiğine bak diye düşünüyordum. Ne de olsa nice yiğitleri yamultan bu aslan sütü, alışık olmayan bünyeyi Türkiye sempatizani yaptı sanırım diye düşündüm. Sonra çocukla muhabbet ederken dedi ki: “Kuzeylilerle samimi olmak ne de zor, sizle ne güzel uzun zamandır tanışıyomuş kıvamına geliverdik”. Ben de : “Sen bi de sucuğu yesen, daha da kuvvetli bağırırsın” dedim. Eleman “Sucuk ne?” diye sorunca da az gelişmiş İtalyancamla tarif etmeye başladım elimle de göstererek. Çocuk küsüp gitti. Bende jeton sonradan düştü. Sucuğu tarif ederken yaptığım betimleme cinsel çağrışım yaptığı için çocuk alınmış. Gittim bi de bu durumu düzelttim akşam akşam...

Bu çocuk kendi şehrinde belki düşman işgali törenlerinde Osmanlı kuvvetlerinin atılışını da izlemişti defalarca. Demek ki, yüzyüze gelip konuşma fırsatı olunca çok da önemli değildi. Tabi ki burada en büyük kültür elçimiz, en güzel arkadaşlık bağlarının mimarı Yeni Rakımızın hakkını da teslim etmemiz gerekiyor.

Türk insanı ve rakı bir araya gelince açılamayacak kapı yok kanaatideyim özellikle de sucuk tasvirinde dikkatli olunursa.

Salute...

Friday, May 16, 2008

Alaturka Hela

İtalya'ya adım attığım 1 Ekimden itibaren ilk kez bir alaturka tuvalet gördüm. Temsili olarak üzerinde pozisyon aldım. Daha da ilginci tuvaleti gördüğüm yerdi. Dün bir eğlence için "Centro di libero pensiore"ye (Serbest düşünce merkezine) gitmiştim, orada gördüm.

"Türk'ün aklı helada çalışır"ın ötesinde sanırım Alaturka tuvaletler insanı serbest düşünmeye yönelten, entellektüeller için vazgeçilmez bir araç. Çünkü bu merkezler İtalya'da eskiden işçilerin,emekçilerin,sanatçıların toplandığı merkezlermiş.

Şaşkınım...