Saturday, June 6, 2009
HOME
http://www.youtube.com/homeproject
* 20% of the world population consumes 80% of its resources
* The world spends 12 times more on military expenditures than on aid to developing countries
* 5000 people a day die because of dirty drinking water.
* 1 billion people have no access to safe drinking water.
* Nearly 1 billion people are going hunger.
* Over 50% of grain traded around the world is used for animal feed or biofuels.
* Every year 13 millions of hectares of forest disappear.
* The average temperature of the lst 15 years have been the highest ever recorded.
* The ice cap is 40% thinner than 40 years ago.
* There may be at least 200 million climate refugees by 2050.
Gidilen nokta hiç de iyi değil arkadaşlar. Bilim adamları bangır bangır bağırırken başta gelişmiş ülkeler olmak üzere herkesin kulağını tıkaması da şaşırtıcı. Ama işi hükümetlere bırakmadan da bireysel olarak yapılabilecek çok fazla şey var. Çöpleri ayırmak için belediyelere baskı yapılabilir mesela. Kağıt kullanımında dikkatli olunabilir. Ampül kullanmak yerine florasana geçilebilir....vb.
Bir Türk atasözü der ki:" Bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir ülkeyi kurtarabilir"
Sevdiğimiz her şeyin yok oluşunu izlemektense küçük de görünse mücadele etmek daha iyi olacaktır.
Thursday, June 4, 2009
Anana Babana Felicita ????
1) Şahıslar kampta alkol almıyor bilirdik, artık inanmam.
2) Fatih Terim' in İtalyanca'sına laf edene artık kızarım, kendisinin cümle kurmuşluğu vardır. Bknz: "Ciao Maldini, come la famiglia?"
3) "Futbolculara çok şey borçluyuz, milyon dolar versek yapamayacağımız reklamı yapıyorlar" geyiği bitsin.
a) Zaten milyon dolar alıyorlar
b) Bknz video
Monday, June 1, 2009
KALDIRIMLAR BİLİYOR
Bugün durduk yere yağmur yağdı gün boyunca. Yarın haziranın ilk günü, bu mevsimde yağmura hiç alışık değilim. Evde biraz sıkıntı basmış olacak ki, nostalji yaptım. 1998 senesine gittim imkanlar dahilinde. Fon müziği olarak da Sezen Aksu’dan “Son sardunyaları” seçtim. Bahsi geçen yıl benim Aydın Fen Lisesi’ ne başladığım senedir. Bu şarkı başta romantizmiyle beni etkilese de tam olarak bu şekilde hatırlamadığımı farkettim o yılları.
Her yatılı okul ve onun meyveleri olan gençler ciddi bir biçimde öğretmen kadrosundan etkilenir. Ben çok kısa sürede Türkiye’nin en başarılı lisesi olacak olan bu okulun (link) ikinci jenerasyonu olarak girmiştim. Okulda her şey dinamik ve yenilikçiydi bu yüzden. Üzerimizde baskı oluşturmayan yönetimiyle çok güzel yıllarımız geçti.
Yalnız olaylar benim hatırladığım kadarıyla hiç de bu Sezen Hanım’ın bahsettiği gibi romantik değildi. Bir kere bizde mektepli sevgili edinmek gerçekten çok zordu. Az olan kız sayısı (Bu daha sonra mühendisliğe uzanan yolda çoğumuzun kaderi oldu) dışında şartları oldukça zorlaştıran çokça etmen vardı. Bunların başında her iki cinsin okul saatleri dışarısında ayrı katlarda kilit altında tutulmasını ilk sıraya koyabiliriz. Ayrıca hafta içini de devamlı okulda geçirmek zorundalığı da cabası. Yani bir parkta, bir pastanede buluşmak bile Çarşamba günleri 16 ve 18 saatleri arası dışında mümkün değildir. Yaşıtlarımız evlerinde her türlü cinsel yayına ulaşabilirken bizim televizyonumuzun bile olmayışı da cabası. Bunun 16-18 yaş arasında aylarca tekrarlanması durumunda açığa çıkan cinsel enerjiyi sizin tasavvurlarınıza bırakıyorum.
İşte Fen Liselerine dinamizmini veren tam da bu enerjidir kanımca. Hiçbir enerji kaybolmayacağına göre, bu enerji başka bir alana yöneltilmelidir ve gayet iyi bilirim ki yöneltilir de. Yalnız karakter yapısına göre bu temel enerjiyi değişik enerjilere çeviren insanlara tanık oldum orada. Şimdi örneklerle bu profilleri inceleyelim.
İlk olarak enerjinin gittiği alan ayarı kaçık şakalardır. Enerjisini bu yolla dışavuran tiplerde bu ayarsızlık mezun olunca da devam eder. Bu yüzdendir ki bu tip birey çevresinde hayat boyu “Çam deviren” olarak algılanır. Üniversitede bu tipleri akla gelen ama “Söylenmez şimdi bu” denen lafların söyleyeni olarak tanımışsınızdır belki de. Kolejlilerden burada marjinal biçimde ayrılırlar. Kolej ve diğer marka okullarda olayın kaynağı rahatlık ve hatta şımarıklık iken Fen Liselerinde travma kaynaklıdır. Okuldaki ilk gecenizde “Anneniz sizin çantanıza lokum koymuştur, yemeye geldik” diyerek gece 02:00 sularında kapının kırılması da zaten net bir travma nedenidir.
Enerjinin gittiği bir diğer husus ise devamlı uyanık ve aklı başında olma durumuna harcanan enerjidir. Saflaştığınız anlarda pis bir şakanın veya arkadaş ortamında size verilecek bir ayarın korkusu sizi devamlı ölçüp biçme refleksiyle donatıverir bu ortamlarda. Bu şakalar da henüz olgunlaşmamış bireyler tarafından yapıldığından genelde ayarsız bir dozajda ve aşırı komik olur. Bir de bu lanet şakalara sadece bir kere değil, eğitim hayatınız boyunca gülünür. Tuzluğun kapağını ömür boyu paranoyakça kontrol etmenize neden olan basit şakalardan tutun da 20-30 kişinin yer aldığı organize ve sofistike şakalara karşı duruşunuz, ileride sizi hayata karşı temkinli ve kimseye tam olarak güvenmeyen bir bireye dönüştürüverir. Şu her zaman aklınızdadır: “ Saf olma, safsan da belli etme”
Gençlerin bir bölümü de enerjisini bayılma noktasına kadar yapılan spor aktiviteleri ile atma yoluna gider. Okulun imkanları sadece basketbola, futbola ve voleybola yettiği için hayatlarını o dönemde bu sporlarla geçirirler. Ama yine de “extreme” sporlara evvelden merakı olanlar kız katına yangın merdiveninden tırmanma, çarşafları bağlayıp gece yurttan kaçmaca, havalandırmadan sürünerek yatakhaneyi terketme, camdan tırmanıp yemekhaneden meyve çalma gibi sporlara da yönelebilirler. Bu okullarda spor yapmanın diğer yerlerde spor yapmaktan en büyük farkı sporu erken bırakıp duş almanızın asla gerekmemesidir. Çünkü duşta ya çok sıra olur ya da asla sıcak su olmaz, en acısı da duş ihtiyacının bir süre sonra zaten hissedilmez oluşudur. Bu sporları daha dünya standartlarına taşıyıp dağcı, mağaracı, kaya tırmanışçı olmak için üniversiteyi beklemesi gerekecektir bu tiplerin. Ayrıca interrail, izcilik gibi hijyenin kısıtlı olduğu imkanlarda da asla yılmazlar. İşin sırrı şudur ki: Nasıl sarımsak yiyen iki kişi birbirini rahatsız etmezse, top oynamış iki sıra arkadaşı da birbirini rahatsız etmez.
Hemen hemen hepsi TV, bilgisayar gibi zaman öldürücüler olmadığı için hayatlarında kendilerini serbest stil muhabbete verirler. Serbest stil muhabbet adından da anlaşılacağı üzere bol küfürlü muhabbettir. Bir çok insan ailesinin yanında küfür etmeye çekindiği için konuşmadan önce küfürlü kısımları otokontrol mekanizmasıyla sansürlerken, bu çocuklar bu kontrolü sağlayamadıkları gibi, yukarıda sözü edilen cinsel enerji de düşünüldüğünde ağır küfürler ederek konuşurlar. İleriki hayatlarında kadınların ve büyüklerin yanında küfür etmemeyi öğrenseler de genelde erkeklerle dolu bir ortama girildiğinde bu küfür etme isteği aklıllarına gelir oturuverir. Ayrıca spor müsabakaları, seçim sonuçları gibi duygusal ortamlarda da yer yer kontrol kaybı yaşanır. Ancak konuşmaya çok antremanlı oldukları için genelde iyi bir telkin ve ikna yetenekleri vardır. Küfürleri duymamayı başarırsanız mantıklı şeyler konuşulduğunu farkedebilirsiniz. Ayrıca yoktan eğlence varetme ve bardağın dolu tarafını görmekte de başarılı olabilirler.
Bu insanların çoğunda olan bir başka ortak özellik de eğer genetik olarak aşırı iyi değillerse çok yaygın olarak miyop olmalarıdır. Bu da işin aslını bilmeyenler arasında çok çalışmaktan kaynaklanmış algısı doğurur ama tamamen yanlıştır. Bunun nedeni yetersiz beslenmedir. Hiç yemek seçmeyen bir birey olarak başladığım lise hayatında bir çok yiyecekten, devamlı yemek nedeniyle bıkma noktasına geldim. Örneğin her Pazartesi çıkan kuru fasulyeden aradan geçen yaklaşık 10 yıla rağmen hala hiç haz etmem. Yine ailesiyle kalan bir çocuk annesine: “Bu akşam tavuk yiyelim” diyebilirken, bizim süper aşçımızla diyaloğumuz: “Ahmet Abi, yine ıspanaklar yıkanmamış, alttan kıstırgaçlı böcek çıkıyor” olurdu. Buna benzer sayısız örnek nedeniyle şahin gibi gören çocukların bir aratatil dönüşü gözlükle gelmesine tanık oldum. Mesela göze iyi gelen gıda olarak havuçu ele alalım. Ben fen lisesinde havuçu sadece biyoloji kitabında gördüm. O konuları da hocalar çabuk geçerdi ki çocukların ağzı sulanmasın. Bu da üniversitede tanıdığınız o yediği yemeğin hakkını veren, şükretmeyi bilen, yemekhane yemeğini anlaşılmaz şekilde seven arkadaşınızın altyapısıdır.
Bir de fen lisesi mezunlarında tamahkar olma, çok gerekli olmayan konular dışında kesin tercih sahibi olma gibi karakter özellikleri körelirken, aklın ve bilimin izin verdiği ölçüde adapte olabilme kabiliyeti gelişir. Bu husustaki eğitimde de aşçımız Ahmet Abi’ nin bize çok faydası olmuştur. Çünkü bu inanılmaz adam sabah çayı demlerken şekeri demliğe önceden atardı. Yani bizim için çay olayında şeker ölçüsü yoktu. Benzer durumda alkol tüketiminde yaşanırdı. Geceleri hafiften içtiğimiz içkilerde de seçme şansımız hiç olmazdı. Birisi bira getirir, birisi kanyak, birisi şarap. Hepsi karıştırılıp içilirdi. Yani İbo’nun “Rakıyı da şaraba gatalım mı, vay vay” sözü bizim aramızda yaygın bir muhabbetti. Bunun ötesinde orta okulda insanların meşrubat şişemden içmesine dayanamazdım, yatağımda başkasının oturmasını istemezdim. Bunların hepsi de çok hızlı bir biçimde kayboldu. Mesela ip bağlayarak su ısıtıcının içine bir sosis sallayıp onu haşlardık, az sonra da aynı ısıtıcıda çay için su kaynatırdık. Ancak yıllar sonra bazı temel hijyen kurallarına kendimi tekrar inandıraraktan pozitif bir geri dönüş sağlayabildim ve bu vurdumduymazlıktan biraz da olsa sıyrıldım. Ama çoğumuz o ortamdan sonra asla eskisi gibi olamadık.
Bir başka genel inanç da yatılı okuyanların zamanı daha iyi kullandığı ve planlayabildiği algısıdır. Bence bu da son derece yanlıştır. Çünkü geceleri yatma saati sularında üst düzey muhabbet döner. Genelde sabah zor uyanılır ve bazı sevilmeyen derslerde uyunur. Artık racondan mıdır bilmem ama hocalarımız da öğleden önce uyuyanı pek uyandırmazdı. Özellikle sayısal dersler dışındaki hocalarımız bu konuda çok anlayışlı olurlardı. Bu bozuk alışkanlık ramazan aylarında iyice ayyuka çıkardı. Ramazan ayları fen liselerinde normalin 2 katı kutsaldır. Çünkü çevredeki maddi durumu iyi olanlar veya gönlü zengin olanlar yatılı okul olması nedeniyle sahurda yenmek üzere acayip kaliteli yemekler gönderirlerdi. Buradaki “acayip kaliteli” de tabi ki okulun normlarında algılanmalıdır. Tabi sahura kalkanlar bunları silip süpürdüğü için kahvaltıya yine “random” şekerli çay, devlet peyniri ve Tariş çürütme zeytini kalırdı. Bu nedenle Ramazanın 3. gününden itibaren sahura kalkanların sayısı çok büyük artış gösterirdi ancak bu artış oruç tutmaya asla yansımazdı. Zaten geç yatılmasına ek olarak yemek için harcanan bu vakti telafi etmek için de okul üniformasıyla yatılırdı. Tekniğini ilerletip yatağın içindeyken yorganını katlamayı başaran bir oda arkadaşım bile vardı. Kendisi sonradan Ford fabrikasında da başarılı buluşlara imza attı zaten. Bu tip insan da üniversite hayatında giydiğine çok özen göster(e)meyen, kırışıkla ütülü arasındaki farkı anlamakta güçlük çeken, şeker tercihi olarak “kaşıkla ölçme” yetisi gelişmediğinden toplum içinde “farketmez” cevabını benimsemiş birey olarak çıkar karşımıza. Hatta haftanın başında bağlanan kıravat bütün hafta kullanıldığından, kıravat geometrisinde de bariz bozulma olur ama maalesef bu da anlaşılmaktan çok uzaktır ve tam bir boyun bağıdır cumaya varıldığında.
Nadiren de olsa bir kısım öğrenci de kendisini sanata verirdi. Gitar,saz çalandan tutun da şiir yazana kadar türlü adam çıktı. Bu tiplerin de en bariz özelliği ranzaların üst katlarında takılmalarıydı. Bunu hala mantıklı bir çerçeveye oturtamasam da üst ranzalar her zaman daha çok sanatçı yetiştirmiştir.
Öğrencilerin enerjiyi tam olarak ter veya zihinsel aktivite olarak atamadığı aşırı durumlar da sıkça görülür. Ya da günü bilinmeyen temizlik kontrolünde odanız yaşam standartlarının çok altında çıkarsa da otorite duruma el koyar. Bu durumlarda ıslah görevi “Yatakhaneden sorumlu müdür muavini” olarak bilinen genelde beden eğitimi hocası orijinli kişi tarafından gerçekleştirilir. Cezalar genelde Çarşamba günleri nimet olarak verilen 2 saatlik kızlara kur yapma veya pideciye gitme saatlerinin kesilmesiyle başlar. Bu vücuttaki kümülatif enerji birikimini arttıracağından son derece tehlikeli gibi görünse de ilk planda, sizi ağır işlerde amele olarak çalıştıracakları için bu sorunun içinden de çıkılır, bir taşla iki kuş vurulur. O 2 saatte bütün hafta gezmeyi düşünürken kendinizi nefretle ağaç dikerken, anlamsız bir şekilde basketbol sahasını süpürürken ya da okulda sıra, masa taşırken bulabilirsiniz. Tabi ki sizden çalınan o 2 saat nedeniyle o ağacı asla affedemezsiniz. Yıllar sonra okulu ziyarete gittiğinizde bile gider dibine işersiniz, hatta hızınızı da alamayıp şu 113 Cemal’in ağacına da işeyeyim dersiniz. Bu arkadaşlar da genelde ileriki hayatlarında beklenmedik olaylar karşısında soğukkanlılığını koruyabilen, duygularını kontrol edebilen bireyler olarak çıkarlar insanın karşısına belki de.
“Yiğidi öldür, hakkını ver” derler. Bu zor ortama rağmen kendimi bu düzenin bir parçası olduğum için hep şanslı saymışımdır. Arkadaşlıklar mükemmeldir. Ama en çok da orada mucizeye tanık olmak beni etkilemiştir. O böcekli ıspanakla, o fasulyeyle, o devlet peyniriyle ÖSS’de ilk 10’a girmiş 4 arkadaşım vardır. Ahmet Abi’nin mucize çayındandır, uzun eşşeğin zihin açıcılığındandır belki de ama eninde sonunda Final Dergisi reklamlarına çıkmayı başarmışlardır. Bu tip arkadaşları da üniversitede genelde A.B.D’ye burslu gidenler olarak görürüz ve o cam dibi gözlüğün çalışmaktan değil de yemekhaneye yemek kapmaya koşarken önündekine çelme takmayı düşünmeyen ahlak yüzünden varolduğunu da biliriz. Çünkü o şampiyon hep yemeğin dibini yemiştir...
Not:
1) Fotolarda gözlüklü oranları az görünüyor ancak sebep bazılarının "sadece derslerde takan" modelden olması veya sonradan kalıcı modellere geçmesidir.
2) Fotolardaki bir çok genç sonradan tipi toplamıştır.
Wednesday, May 27, 2009
GLOBALLEŞME
Şimdi bu Avrupalı’ların, özellikle de artık bizim jenerasyondakilerin mecburi askerlikten haberi yok. Staj arkadaşım 29 yaşında olduğu için o yapmak zorunda kalmış. Acemilik Floransa, ustalık Torino. Alpler’den gelebilecek İsviçreli ve Avusturyalı tehditleri 9 ay savunmuş.Fransızlar ve Almanlar genelde gönüllü toplum hizmeti şeklinde yapmışlar.
Geçen yemek yerken bi gavur arkadaş sordu: “Dikkat ettim de sen tabağında yemek bırakmıyorsun hiç, takdir ettim falan” dedi. Çevreci sandı sanırım çocuk, duyarlılığımı alkışlamak istedi. “Senin deden yüzünden” dedim. Anlamadı, alındı, anlattım. “Ben askerlik görevini aralıksız 11 yıl yapmış bir adamın torunuyum. Siz Avrupalılar’ın dümen suyuna gittik. Başlattığınız savaşlar yüzünden hayatının 11 yılı askerde geçmiş bir adam yemeğin kıymetini elbette çok iyi bilir. Onun evladı (Babam), babasının yanında asla yemek bırakamadıklarını söylerdi. Çünkü rahmetli çok kızarmış. Şimdi bu alışkanlık bana da sirayet etti ama kuşaktan kuşağa elbette biraz gevşemeler oluyor” Çocuk biraz üzüldü, biraz da mahçup oldu. “Boşver,olan olmuş” dedim, muhabbete devam ettik. Zaten bu italyan’ların taraf değiştirme huyundan biz yarar da sağlamıştık direnişte. Alıverdim gönlünü.
Şimdi bazen düşünüyorum ne garip bir dünyada yaşadığımızı 60-70 yıl önceye göre, içerisinden çıkamıyorum. Amma da globalleşti alem. Almanlar’ la Fransızlar kedi köpek gibiyken bir bakıyoruz birlik kuruvermişler, Ruslar hamburgerci oluvermiş, Mehteran Kızıl Ordu korosuyla “Ceddin Deden, Neslin Baban” söylemiş. Bendeniz bir kaç kere dedemin öldürdüğü için madalya aldığı Yunanlarla bira içivermişim, çok mu?
Şimdi İtalya’da yolda yürürken yabancılardan çok çekinen bir yaşlı teyze grubu gözlemliyorum. Büyük olasılıkla bu grup 2. Dünya savaşını yaşayan veya hemen sonrasındaki sıkıntıları gören bir grup. Bu teyzelerin de ananemden farkı yok, hatta sanırım daha paranoyaklar. Mesela trende üzerinde cami figürleri olan İstanbul tişörtümü giyince yanıma oturmaktan kaçınan teyzeler bunlar. Oysa ben yaşlılarına duyarsızlaşmış Avrupa’da, metrolarda kendilerine yer vermeye devam eden bir “Doğulu’yum”. Bir kötülüğüm olmadığı gibi duyarlıyım da. Ama onlar da beni tebliğci sanıyor ya da en iyi ihtimalle mehteran zillerimizi duyup, tırsarak “Rondo alla Turco”yu yazan Viyanalı Mozart’ın hissettiklerini hissettiriyorum bu tişörtle. Nasıl ki ananemin gözünde batı gavursa, bu teyzelerin gözünde de doğu barbar, hatta Almanya bile hala deli gibi sağa sola saldırma sevdasında. Bir de bu teyzeleri, Türkiye'deki yaşlılara benzetmemden dolayı ben bu kişilerin Latince okuyabildiğini sanıyorum genelde. Ne de olsa bizim eskiler, eski yazıyı bilirler.
Bakalım zaman daha neler gösterecek. Ben yine de temkinliyim: Kontrolsüz globalleşme, hayırlı değildir.
Monday, May 18, 2009
Wednesday, May 13, 2009
R.A.M.
Düşünüyorum kaç dönerci ile tanıştım Avrupa’da? Gerçekten çok. Bazıları marjinal, bazıları sıradan. Mesela Bergamoda’ki abi İtalya’ya gelen ilk Denizli’li olduğunu iddea etmişti. Dönercinin adı da zaten “Efe Kebab” idi. 1989 yılında Hollanda diye yola çıkmış,çeşitli maceralardan sonra kendisini İtalya’da bulmuş. Yine kendi iddeasına göre İtalya diye bir ülke olduğunu o yıllarda bilmiyormuş bile. Bir başkası Avrupa’yı da aşıp 2 sene Japonya’da iş yapmış. Orta seviyede Japonca’sı varmış ama sıkılıp Avrupa’ya geri dönmüş, bana da oraları görmemi önerdi. Ama aklımda en çok kalanı yaşadığım şehirde ilk geldiğim aylarda tanıştığım Haydar. Haydar’ı ne zaman düşünsem sadece belden yukarısını hayal edebiliyorum. Çünkü bu adamlarla yarım saat de muhabbet etsen, daima tezgahın arkasındalar ve alt taraf adeta “dark side of the moon”. Bu arkadaşların ortak özelliği zayıf Türkçe’lerine rağmen başta Almanca olmak üzere, İtalyanca, Hollandaca, Fransızca (Belçika) gibi dillere hakimiyetleridir. Çünkü hayatları genelde bir ülkede geçmez. Zaten bir işletmeci (manager anlamında) için İngilizce neyse, bir dönerci için Almanca odur, yani birinci yabancı dil. Tabi ki gözlemlediğim ve İtalyanca’larından çıkardığım kadarıyla kelime bilgisi sayılar, soğan,acı,su,bira, salata,mayonez, sos gibi işin gereği kelimelerden oluşmakta. Tabi yine de çok gezdikleri için bazı konularda derin bilgileri de yok değil...(Bknz : Müjdat Gezen mi daha iyi bilir,Yaşar Okuyan mı?)
Haydar Abi biraz farklıydı. Türkçe konuşurken de gülüyor mu, kızıyor mu anlayamazdınız. İtalyanca konuştuğunda ise tonlama da kaybolurdu ve iyice ifadesiz bir hale dönüşürdü. O nedenle sohbeti sürdürmek çok zor olurdu. Biz kendisinde bir RAM* eksikliği olup olmadığını düşünürdük hep...
Kim bilebilirdi ki Haydar Abi’yi bir gün çok iyi anlayacağımı. Ben de mecburiyetten 2 italyan arkadaşla staj yapıyorum şu aralar. Bu arkadaşlarım İngilizce’den nefret etmekteler. Benim de İtalyanca’m günlük olaylardan konuşmak için yeterli ama konu teknik bir olaya hele de yeni öğrenmek zorunda olduğum teknik bir olaya gelince normalin abartısız 2 katı yoruluyorum dil hadisesi yüzünden. Şimdi ben de farkettim ki konuşurken, o anda kızgın mıyım, eğleniyor muyum, anlıyor muyum yoksa mallaşma mı var karşımdakine aktaramıyorum jest, mimik ve tonlamalarla. Yani ağzımla söylemem gerekiyor her şeyi. Misal : Diyelim ki Marco çok güzel bir espiri yaptı. Ben espiriyi anlamak için gözlerimi ileri miyop olmuşçasına kısıp onu dinlerken, espiri oldu bitti. Normale göre az daha gecikmeli bir zaman sonra ben espiriyi çakıyorum ama gülmenin de yeri geçmiş oluyor. O zaman diyorum ki: “ Marco, az önce süper espiri yaptın”. Eğer bana bir şey anlatılıyorsa, adeta kanı kulaklarıma ve beynime pompalayarak tüm imkanlarımla konuyu anlamaya, eğer ben konuşuyorsam da aynı kanı yine beynime ve ağzıma aktarmak sureti ile sıradaki kelimeleri ve cümleleri düşünmeye çalışıyorum. Tabi bütün bunlar olurken ne yanak kaslarım ne de ellerim yeterince devreye giremiyor. Buna ben “Haydarlaşma” diyorum. Yani adeta RAM’im yetersiz kalıyor arkadaşlar. Gidip bir tekno-marketten modeli yükseltemeyeceğimize göre ya da bir gecede kafaya ileri İtalyanca yükleyemeyeceğimize göre olayı zamana bırakacağız. Yine de arkadaşlarım 2. Bir yabancı dilde böyle teknik maceralara girmemi takdir etmiş durumdalar da oradan yırtıyorum.
Yerini tutmaz ama bu sendroma karşı ben de bir silah geliştirdim. Öğle aralarında yemeğe çıkınca, yani teknik alanın dışında çok konuşmaya çalışıyorum, geyik muhabbetinde kendimi gösteriyorum. “Ne tür müzik dinlersin, dün gece maçı izlediniz mi?” gibi sorularla coşuyorum. Arkadaşlarımın beni açık zihinle görmeleri hem onları hem beni rahatlatıyor.
Haydar Abi beni affet hakkında peşin hükümlü olduğum için. Biz ikimiz de gavur ellerde kendi işlerimizi yapabilmek için çok programı aynı anda çalıştırmaya uğraşan bilgisayarlar misali didinip duruyormuşuz...Vicdanımı rahatlatmak için hayatı Avrupa yollarında geçen tüm gurbetçi dönercilerimize bir yol ve bir döner şarkısı yolluyorum.
*R.A.M.: Rastgele erişimli hafıza (random access memory) (genellikle baş harflerinden oluşan sözcükle bilinir. Veya hem okunabilir hem yazılabilir fiziksel bellek ) RAM mikroişlemcili sistemlerde kullanılan bir tür veri deposudur. Buna karşın diğer hafıza aygıtları (manyetik kasetler, diskler) saklama ortamındaki verilere önceden belirlenen bir sırada ulaşabiliyorlar ki mekanik tasarımları ancak buna izin veriyor. (Wikipedia)