Saturday, September 5, 2009

Ciao Bello













13:15’de Kadikoy’den bindigim otobus ile baslayan Frankfurt aktarmali Italya’ya gelis yolculugum 01:20 sularında Italya’ daki evimin kapisini açana kadar sürdü. Her zamanki gibi ayrılmak buruk bir tat bıraktı. Hele ki arkada bırakılan güzel bir Ege yazı veya güneşli ama sıcak olmayan bir İstanbul günüyse...Frankfurt’ta geçirdiğim 1 saateki soğuk hava “Allah’tan buralarda değilim” dedirtip halime şükrettirse de uçak inince alkışlayasım bile gelmedi. Yanımdaki Alman bu davranışıma destek çıktı. “Bu kaptan 10000 Avro alıyor, tabi ki indirecek, neden bu kadar minnet duyuluyor ki? Ben muhasebe hesabını denk verince beni alkışlayan olmuyor, Türk pilotlar bedava mı çalışıyor, o nedenle mi alkışlıyorsunuz?” dedi. İçim zaten sıkkın ama Hans ne bilsin. “Siz de biraz canlanın arkadaşım, Almanlar olarak içiniz geçmiş, biraz az analiz yapın” dedim. Küstü bana. Gönül alacak halde değildim. Beni fazla kadercilikle suçlayınca "Sen g.t korkusunun resmini yapabilir misin Hans? Uçak inince kopan alkış işte bu resimdir" dedim. Sanatsal yönümü tebrik etti. Harbi rasyonel adammış vesselam.

Milano’da eve gelmek için 40 dakikalık tren yolculuğu sırasında açlık, uykusuzluk, 2 kere binlerce metreyi bir kaç dakikada çıkıp inmenin ve bütün gün peşimden 22 kiloluk valiz sürüklemenin yorgunluğuyla bayılmışım. Bir rüyalar bir rüyalar gördüm o arada. Gördüklerim tatilde yaşadıklarıma benzer şeylerdi. Arkadaşlarla plaja gitmeler, akşamları deniz kenarında bira içmeler, yunuslu deniz bisikleti...vb. Tren bir ara tünele girince ses çok arttı, korkuyla uyandım. Bir kaç saniye nerede olduğumu, ne yaptığımı anlayamadım. Çok korktum. Akan salyaları sildikten sonra bir an stajdan dönerken yine uyuyakaldığımı ve gördüğümün yaşanmamış bir düş olduğunu sandım. Tam sapıtmak üzereydim ki hava alanından aldığım ve gerçekten bayılmamak için yol boyunca kemirdiğim “Hazer Baba” gül aromalı Türk lokumunu elimde gördüm ve taşları tekrar yerine oturttum.

İndiğimde hava yağmurlu ve sokaklar ıssızdı.İstanbul'dan gelince her yer ıssız gerçi. Bu sonbahar yağmurları hep moralimi bozar ama bu sefer daha fena yaptı. Eve geldim, şartelleri kaldırıp İtalya’ya start verdim.

Ertesi gün uyandığımda güneş doğmuştu ve güzel haberler beni beklemekteydi. Efsane İtalyan takımı Livorno, Adana Demir Spor’un sezon açılışı için düzenlenen özel maç için Adana’ya gitmişti. İşte şimdi güneş doğmuştu.

Livorno ciddi anlamda marjinal bir İtalyan futbol takımı. Şehir, Toscana’ da yer almakta ve nüfusunun büyük bölümü solcu ve hatta sol fraksiyonlar içinde de Mao’cu. Ancak şehrin sol ve enternasyonal duruşu çok eskilere dayanmakta. Bir şehir devleti iken 16. y.y’da yaptıkları anayasa adeta zamanlar ötesi bir özgürlükçülüğe sahip: “ Hepiniz, hangi ulustan olursanız olun, 'doğulular, batılılar, ispanyollar, portekizliler, yunanlar, almanlar, italyanlar, türkler, berberiler, ermeniler, persler ve diğerleri' size temin ederiz ki, bu topraklara tamamen özgür ve her türlü kovuşturmadan uzakta bir şekilde gelmenize, kalmanıza, aileleriniz ile geçiş yapmanıza ve yaşamanıza, geriye dönme zorunluluğu olmaksızın oturmanıza, istediğiniz zaman dönerek pisa kenti ve livorno topraklarında yaşamanıza izin veriyoruz”. İşte bu ekolden gelen İtalyan şehri 1921 yılında da İtalyan kominist partisinin kuruluşuna ev sahipliği yapmıştır. Şehrin de tabi ki tarihine ve geleneklerine uygun bir futbol klübü vardır: AS Livorno Calcio...Tıpkı Güney Amerika, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde olduğu gibi İtalya’da da liman şehirlerinde kurulan takımlar sol eğilimli. Bazıları halkı uyutmak için kurulmş olsa da tribünler afyon yerine doping etkisi yapmıştır.

Ligde özellkle faşist Lazio ve Faşist taraftar gruplarını barındıran İnter’ e karşı ciddi bir düşmanlıkları vardır. Hatta Milan maçlarında, temiz eller operasyonundan sonra pisliğe bulaşmamış tek parti olarak çıkan Kominist partinin iktidar olmasından korktuğu için Forza Italia partisini kuran ve “İtalya’ yı koministlere bırakmam” diyen Berlusconi’ye inat, “Kork Berlusconi, biz geliyoruz” sloganı atarlar. (Zaten İtalya’ da politik görüşü olmayan taraftar grubu çok azdır : link) Sahaya bazen sosyalist enternasyonel marşıyla çıkarlar. Günümüz değerleri düşünüldüğünde insanın tüylerini diken diken yapan, insanlık onurunu hatırlatan, hayran kalınası hadiselerle süslü tarihleri.
Israil’in Maccabi Hafia maçı öncesi klüp sitesinden herkesin staadyuma Filistin bayrağıyla gelmesi istenmiş ve o gün stad Filistin bayraklarıyla dolup taşmıştır. Ayrıca Irak’ta hayatını kaybeden İtalyan askerler için yapılan saygı duruşunu "Bunlar işgalci askerlerdi. italya'da her yıl 1500 kişi iş kazasında ölüyor. onlar için niye devlet töreni düzenlenmiyor?" diyerek protesto etmişlerdir. Kulübün her şeyi olan başarılı forvetleri Cristino Lucarelli normalde teklif edilen paraların çok altında bir paraya Livorno’ya dönmüş ve şöyle demiştir: “Bazı futbolcular yarım milyona bir Ferrari ya da güzel bir tekne alırlar. Ben o paraya sadece bir Livorno forması satın almak isterim. Tüm beklentim ve isteğim bu!” . Babası bir liman işçisi olan Lucarelli kolpa bir forvet değildir. Sert savunmalarıyla ünlü İtalyan liginde gol kırallığı görmüş komple bir forvettir kendisi. İşçi çocuğu olmasının ve şehrin havasından kendisini “Doğuştan kominist” olarak nitelemiştir. Ancak adını duymamamızın nedeni İtalyan ümit milli takımında attığı golden sonra formasının altından çıkan Che t-shirtünü göstermesi ve ceza alarak tekrar çağırılmayışıdır. Lippi’ nin kendisini çağıracağı dedikodularına: “Benim milli formam Livorno’dur” diyerek kendisine yakışan cevabı vermiştir.

Gelelim bizim çocuklara.Adana Demir Spor da demiryolu işçilerinin kurduğu sol eğilimli taraftar grubu olan güzide bir kulübümüzdür. Türkiye’ de çoğu alanda olduğu gibi spora da politika karıştırılması içişleri bakanlığı tarafından yasaklı olsa da Trabzon deplasmanında “Ogünler sizin, yarınlar bizim” sloganı açacak kadar yüreklidir kendileri. Adına ve tarihine yakışacak şekilde bu özel maça Livorno’yu davet edecek cesarettedirler. Böylece bizim 2. Ligimizin bir takımı (3. Seviyeye tekabül eder), İtalya’nın en iyi liginin bir takımıla maç yapma aşamasına gelmiştir. Ne mutludur ki haftaya Milan gibi bir kulüple oynayacak olan Livorno da hiç kapris yapmamış ve ideolojisindeki samimiyeti göstererek Adana’ ya gelmiştir. Tüm baskılara rağmen Türkiye’ den hiç bir TV kanalı maçın yayınlamak istememiştir. Özellikle TRT ve NTV altyapıları nedeniyle e-posta yağmuruna tutulmuş ancak sonuç alınamamıştır. Oysa Avrupa’ nın kıytırık takımlarının maçları bile verilir bizim kanallarda.

Tabi ki nedenleri malumdur. Ben burada saymayayım. Ancak bu olay bize özgü de değildir. Her zaman sol biraz daha az tutuluyor sanırım. İtalya’ da attığı golden sonra kominist selamı yapıp sol yumruğunu kaldıran Lucarelli, faşist selamı çakan Di Canio’nun 3 katı ceza almıştır örneğin.

Bu mutlu futbol maçı bana bütün gün yetti. Adeta sayesinde hemen adapte oldum İtalya’ya. Türkiye için de biraz daha endişelendim açıkçası. Açılım üstüne açılım yapıyoruz ama hala 2 sol takımın kardeşçe mücadelesini göstermekten çok korkuyoruz. Demokratikleşmek için açılım yaparken medyamız "dünya medya özgürlüğü" standartlarında 106. sıraya kadar düşmüş, bir futbol maçını veremez duruma gelmiş.

İşte ben kafamda bunlarla otururken gavur arkadaşlar geldi: “İyi ki geldin, özledik” diye etrafımı sardılar, kahve içtik. Gün bitti.


Livorno tribünleri:
http://www.youtube.com/watch?v=HMH4JsKteWw
http://www.youtube.com/watch?v=pNRC386sXxA&feature=related

Wednesday, August 5, 2009

SAPKIN

Bütün kış yazın gelişini bekledim. Yaz benim mevsimimidir. Kışlar benim için çok zordur, adeta ölürüm, benzinsiz kalırım. Mayıs ayıyla birlikte dışarıda fink atmaya başlar, özgürlüğümü ilan ederim. Özellikle de o yaz geceleri yok mu? Mutluluktan coşarım o sokak senin bu sokak benim. Evim neresidir, yurdum neresidir belli değil. Nerede çıplak bir beden bulsam oraya gider, sabahlarım. Durmadan içerim sabahlara kadar. Benim için bu zevk-i sefa alemi güneşle biter. Güneşten ne kadar nefret etsem azdır. Bütün zevklerim onunla son bulur.

Yaz ne güzeldir değil mi? İnsanlar balkonlara, insanlar sokaklara çıkarlar. İnsanlar dekolte giyerler. Şortlara, kısa eteklere bayılırım. Bana göre ne kadar az elbise, o kadar çok eğlence. Sarışın, esmer, kumral farketmez, hepsini severim...Hatta o kadar açım ki kadın veya erkek de farketmez. Çoğu zaman da bir kişi ile yetinmem., yetinemem. Ne yapalım, yaratılışımda var...

En çok da elleri ve ayakları severim. Zayıf, şişman, dolgun, sıska, bakımlı, bakımsız, ojeli, ojesiz farketmez. Ezelden böyleydim. Tarantino filmi izleyip, modadır diye de olmadı bizimkisi, içgüdüsel. Çok sefer bir kişiye birden çok arkadaşla da gitmişliğimiz vardır. Aklım fikrim bu insan bedenlerinde benim. Başka bir şey düşünmem gerçekten. Ne sanat bilirim, ne edebiyat. İlgimi de çekmez zaten. Çoğu kişi beni bu yönümle horgörse de, uzak durmaya çalışsa da ben yine bir yolunu bulur onlara yaklaşırım. İstediğimi elde ederim genelde. Muhakkak bir bacak, bir baldır,bir kalça,bir göğüs bulurum kendime.

Siz de takdir edersiniz ki bu hayatın riskleri de var. Öncelikle hastalıklardan çok korkuyorum. Bizim hayatımız risk arkadaşım ama “Atın ölümü, arpadan olsun”. İnsanlar bazen korunmak için bazı ilaçlar, sıvılar kullanmayı tercih ediyorlar. Çok bozuluyorum. Bütün arzumu alıp götürüyor. Keşke ben de her gece tek kişiyle olabilsem ama uğraşmak zor tek kişinin kahrıyla. Bir diğer korktuğum hadise de yanlış anlaşılmak. Herkes bir değil tabiki. Bazen çok agresif tepkilerle de karşılaşıyorum. Tokatlayanın haddi hesabı yok. Öldürmeye çalışan bile oluyor. Hatta yakın bir kaç arkadaşım bu yolda telef oldu. Suç sadece onların da değil. Kimse onlara “Yapmayın, yolunuz yol değil” demedi ki! Görenler anlattı, olay şöyle oluyor; bizimki birisine gönlünü kaptırıyor. Olayın heyecanıyla havalarda uçuyor, şarkılar söylüyor. Tam yaklaşacak, suratına yumruğu yiyor. Zavallı vuruşun etkisiyle kafasını duvara çarpıyor. Oracıkta ölüyor. Duvara da kan sıçrıyor. Bizim arkadaşlar da orada ama alayı tırsık. Kimse sesini çıkaramıyor. Mantık basit bizim çocuklarda: “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”. Böyle de kaypak bir çevrede büyüdüm işte. Başımıza bir şey gelse arkamızdan ağlayanımız olmaz. Bir tek şu yetimlerime üzülürüm. Biraz da onlar için çekiyorum zaten bu hayatı. Babaları olacak o uğursuz, sabah akşam meyvelerden şeker emer durur.

Ne olsun çocuklar aç mı kalsın, büyümeleri için kan lazım. Kan için ten lazım, ten için insan ve çıplaklık. Sapık değilim dostlar. Yuvayı yapan dişi sivrisineğim. Tüm insanalara sesleniyorum “İlaçlama yapmayın!”. Çoluk çocuk aç açıkta kan bekliyor!!!

Thursday, July 23, 2009

A.B.

İtalya metrolarının giriş ve çıkışlarında bedavaya satılan bir gazete var. Adı "Leggo". Her sabah bu gazeteleri ücretsiz dağıtıldığı için binlerce kişi okur. Bugün bir haber dikkatimi çekti:

http://www.leggo.it/articolo.php?id=23407

Avrupa'ya gezmeye çıkan her insan Avrupa'daki insanların %90'nının Türk olduğunuza herhangibir sebepten inanmadığını gözlemlemiştir. Bunun nedeni saç renginiz, kıyafetiniz, yediğiniz, içtiğiniz, kılınız,tüyünüz...vb olabilir. Bir Avrupalı eğer Türkiye'yi hiç ziyaret etmemiş veya sizden önce herhangi bir Türk ile tanışmamışsa ona ilk kez Türk olduğunuzu söylediğiniz anda hareketlerini takip ediniz. Görülen belirtiler: Göz bebeklerinde büyüme, ellerde terleme gibi fizksel belirtiler olacaktır. Hemen akabinde saçma bir şey söylenmesi de çok doğal tepkiler arasındadır. Örneğin, "Türksün demek" veya "Burda çok Türk var,çalışkan insanlar" gibi hiç bir yere varmayan ama sesliği bozmak adına söylenmiş sözler...

Daha 3 gün önce tam 2 yıldır alış-veriş yaptığım tütün dükkanına gittim. Benden önce alış-veriş yapan 3 İsveçli genç vardı. Onlardan sonra sıra bana geldi. Tabi biz dükkan sahibiyle tanışığız ama aramızda bir Avrupa tanışıklığı var. Yani hiç bir zaman kişisele inmeyen bir muhabbet. O gün hep yabancıların geldiğini falan söyledi bana. Konu açılınca da nereli olduğumu sordu. Cevabımdan sonra yukarısa saydığım fiziksel belirtileri gösterdikten sonra "Hiç anlaşılmıyor" dedi. Biraz sıkıştırmak için "Neden?" dedim, "Fizyonomi falan ..." dedi. Eve gelince aynaya baktım saatlerce. Fizyonomide arıza mı var diyerekten. Nedir fizyonomiden Türk olmamak?

Burada daha sonra samimi olduğum Avrupalılar genelde Avrupa medyasını suçladılar. Yapılan haberlerin İtalya, Fransa, Belçika gibi ülkelerde hep negatif olaylardan olduğunu vurguladılar. Akıllarına gelen bir kaç örnek vermelerini istedim. Geçen yaz tecavüz edilip öldürülen İtalyan gelin haberi en çok anımsanan hadiseydi. Sonra Papa' yı öldürme girişimi, kız kardeşi bir erkekle birlikte diye abisinin gelip erkek arkadaşı vurması gibi haberler vardı hep akıllarında. Şu aralar ülkede islami rüzgarlar estiğinin de farkındalar. Hatta Belçikalı bir arkadaşım şakayla karışık eve döndüğünde ailesine en iyi arkadaşının Türk olduğunu nasıl anlatacağından falan bahsetmişti bir zamanlar. Şimdi de bu haber...

Basit ve sıradan bir olay olarak algılanacaktır bizde ve bir ay sonra unutulacaktır ama Avrupa'da "ölmek" kelimesinin anlamı bize ifade ettiğinden farklı şeyler ifade ediyor sanırım. Bizim kolayca unuttuğumuz ölüm haberlerini bazen yıllarca unutamıyorlar. Oysa nedir ölmek dediğin bizim için. Mayın var bizim ülkede, töre var, siyasal faili meçhul var, etnik var...Bizim milliyetçimiz orak-çekiç t-shirt'lü adamın ağzını burnunu kırar isterse, hatta bırak t-shirtü tipini sevmese zopalar adamı...Burda da en sağcı hatta faşist bölgelerden birinde yaşıyorum daha fiziksel olarak bir şiddet olayı görmedim, duymadım...İşte bu yüzden TR'ye tatile gitmek isteyen arkadaşlarım bombadan korktuklarını söylediklerinde boynum bükük kalıyor. Git demek var ama ya bu arkadaş Avrupadaki gibi özgür olacağını düşünürse? Birisi tecavüz ediverirse?

Bugün birileri evlendi sanırım burada, havai fişek gösterisi vardı. Bizim Ali Babacan'ın coşkuyla Avrupa'dan iyi haberler verdiği bir günde A.B.'ye girişimizi yüzlerce havai fişek ile kutladığımız gün geldi aklıma. Ancak bir nokta var anlamadığım. Avrupa Parlementosu 100% oyla kabul etse bile üyeliğimizi her ülkede referandum olacak. Bu haberlerle nasıl o referandumlardan evet çıkacak çok meraktayım. Kimse bizim Avrupa'nın en büyük batırma tünel projesiyle Asya'yı Avrupa'ya bağladığımızdan bahsetmiyor ki...Diyeceğim şudur: artık bu A.B'ye girme düşünü kurmasak da havai fişek paralarıyla çocuklara top alsak, dağıtsak.

Referandumdan neden kesinlikle hayır çıkacağını düşünüyorum. Yaşanmış ve bana aktarılmış 2 olay.

1) Türk bir kızımız Polonyalı erkek arkadaşı ile birlikte, Polonyaya bir Krismıs günü çocuğun ailesini ziyarete giderler. Arkadaşımı ailesiyle tanıştıran Polonyalının çevresinden şu soru gelir: "Emin misin evladım Türk olduğuna, bu kız çok güzel!!"

2) Bir yerde staj yapan bir başka arkadaşıma iş arkadaşlarından bir tanesi 2. (İkinci) Dünya Savaşında Türkleri'in İtalya'da çok kişiyi öldürdüğünü söyler. Arkadaşım "Biz savaşa girmedik ki" deyince, "Olsun buraya paralı askerler geldi" der.

Avrupa'lı cahil deyip çıkmak var işin içinden ama işte tam da o cahillerin oyuna ihtiyaç var bu yolda...

Saturday, July 4, 2009

Adnan Polat Featuring On Dream Theater

Ev arkadaşım keşfetti, ben de yayınlıyorum...
Şarkının 07:18 ve 08:28 arasını dinleyiniz...

Thursday, July 2, 2009

"Ders gibi"

Dr.Justin McCarty talks about Turkish History at UHCL Part 1

Dr.Justin McCarty talks about Turkish History at UHCL Part 2

Bize tarihimizi içimizden birisi bile böyle anlatamıyor çoğu zaman. Hocamız McCarty ne güzel anlatmış. Özellikle "Part 2"nin 3.50. dakikası civarında Batılıların 1. dünya savaşı sonrası dünyanın ne kadarını kontrol ettiği var ki bu cendereden çıkmış olmamız mucize ötesi. Mustafa Kemal Atatürk çok acayip bir adam...

Bir anektod: Sultan Vahdeddin sürgünde San Remo'da öldüğünde, gömülmek için bir müslüman ülke aranır(Türkiye'ye gömülme şansı yok). Fakat o devirde bütün müslümanlar bir batı ülkesinin sömürgesi olduğu için Suriye'ye gömülme izni Fransa'dan alınır!

Tuesday, June 30, 2009

Bu yaz da tercihim TR





Enteresan bir hafta sonu daha geldi geçti. Kuzey İtalya’ nın yaz yağmurları eşliğinde yine sokaklarda temsili savaşlar yapıldı. Ancak burada geçen yıl yazdığım yazı etkili olmuş olacak ki, yetkililer müslümanları vatanlarından atan şövalye gösterisini kaldırıp yerine Orta Dünya mizanseni koymuşlar. Gün boyu sokaklarda “Yüzüklerin Efendisi” karakterlerini gördük durduk. Cüceler, insanlar, elfler ara sokaklarda orglardan kaçtı durdu. Kazık kadar adamlar şehir meydanını birbirine kattı. Tesadüfe bakın ki, 30 km uzaklıkta da aynı gün “Blind Guardian” konseri varmış. Bütün Avrupa’nın hayalle gerçeği ayırt edemeyen meczupları Lombardiya’ya toplanmış. Bu organizasyonu duyunca koşup gelmişler. Aaa! Tiplere bir baktım, 2-3 sene önce ODTÜ mezunlar derneğindeki konserde toplanan meczup gurubun aynısı. Eline değnek alıp asa diye taşıyanını mı ararsın, arkadaşının sırtına binip ben Rohan atlısıyım diyenini mi, bit pazarından uyduruk beyaz cadı şapkası alıp Gandalf oldum diyenini mi, cıplak ayak koşturup ben hobitim diyeni mi? Bizim şehrin delisi Peppe bile sinir oldu. Tek deli oyken esnafla hoşbeş, muhabbet, bedava şarap içiyordu. Etraf meczup dolunca pabucu dama atılmış olacak ki bi kederliydi kendisi. Yine de şarapçı İtalyan milleti vefalı çıkmış olacak ki, alkol bağımlısı delimize akşam üzeri zorla şarap içirmeye çalışan insanlar gördüm. “Bu ne bolluk” dedim, bizim şarapçılar kıvranır durur şarap bulmaya, burada sarhoş-deli “yeter” diyor, halk “iç iç” diye ısrar ediyor.

Akşam üzeri geldi çattı. Bir ara hobitlerin başı rol icabı belaya girdi, halk hep bir ağızdan “yüzüğü tak yüzüğü” diye bağırmaya başladı. O an biraz sinirlendim bu toplu delirme seansında. Gıcık olup orgları tutmak istedim yalnız bu “Org” kelimesin çoğulunun İtalyancası bana nedense “Orgi”dir (Orci okunur) gibi geldi. “Orci, orci” diye bağırırken halk bana tepki duydu. “Seneye lütfen gelme,2 senedir hep rezillik çıkarıyosun” dediler. "Sizi Banu Avar'a söyleyeceğim, gelip bunları komple haber yapacak" dedim, tırstılar.

Bütün gün süren tantana sonunda bitti, kötüler hakettikleri şekilde saat 6 sularında öldürüldüler. Söylememe bile gerek yok belki ama org liderinin maskesi ölünce düştü ve geçen yıl müslüman komutanın kölesi rolündeki zenci arkadaşı bu sefer de orglerın lideri konumunda gördük. Ben onun adına sevindim. Öyle de kötüsün böyle de...Bari bu şekilde kötülerin efendisisin. Gün gelir belki de bu arkadaşı şovalye de yaparlar ama umudum yok. Avrupa defterini kapattım.

Batıdan toptan umudumu kestim sanırım bazı anlamlarda. Geçen yolum çok ülkeden yabancıların kaldığı bir yurda düştü. Okulların kapanmasına yakın olduğu için her yer parti. Zemin kat ayrı parti, teras ayrı parti. Bizi de çağırdılar, bi göründük, geldik. Arkadaş, bu kadar mı film ortamı olur? Fazla kalamadım. Özellikle ABD’den öğrenci değişim programıyla gelen 18-21 yaş arası gençler ahlaken çökmüş durumda. ABD’de bu yaş aralığında içki içemeyenler, Avrupa’da içebilmeleri nedeniyle ortalığı birbirine katmışlar. Bize ters türlü türlü hareket. Kardeşim California polisi sokakta içki içtin diye hiç mi kovalamadı seni, Kentucky’de ilkokul öğretmenleri hiç mi kulak çekmez, Orlando’da müdür muavini hiç sinir yapıp üstünüze yürümedi mi, Dallas’ ta sokakta cinselliğe dolmuşçular müdehale etmiyor mu? Tam bunları düşünüp yavaş yavaş tenha köşelere doğru yürüyordum ki, bir grup Amerikan yanıma geldi. Zaten ağzını yaya yaya konuşuyor zibidi, tam bir “American pie” tablosu. Üstü çıplak, elinde kalpli balon, bir erkek demez mi : “Hey dude! Can we take a picture, top naked?” O an kan nasıl beynime sıçramış, ben buna daldım. Ağzını burnunu kırdım sanırım, kalpli balonu da patlatmaya çalıştım ama patlamadı o da, rezil oldum, daha da gerildim, kikirdediler kızlar falan. Sonra dediler ki: “Hacı yanlış anladın, belli ki sen gergin bir toplumdan çıkmışsın, biz “treasure hunt” oynuyoduk, bunu başarmamız ve ispatlamak için foto çektirmemiz” lazımdı diye. Tabi anlayış gösterdim o vakit. O zaman hatunlardan istediğinle çektir dediler. İşte bu dedim, batıya yakışan bu. Bir bayan arkadaşla t-shirtümü çıkarıp foto çektirdim. Üzerimi çıkarınca da “That’s a good one” falan diyenler oldu ama olay uzamasın diye duymazdan geldim. Gençleri mi kırayım? ABD defterini kapattım.

Bu hadiseden bir kaç gün sonra da “mimarlık tarihi” dersi için sunum hazırladık. Grubumuzda bir tane de Avustralya’lı vardı. Sınıfta da toplam 3 tane. Bizimki yine sunuma hazırlanırken beraber takıldığımız için anane ve kurallarımızı öğrendi ancak başka grupta bir tanesi tam bir Avustralyalı. Sunuma parmak arası terlik ve düşük belli şortla gelmiş dürzü. Bir de sunumda bir gerilim yaşar insan, biraz toparlanır değil mi? O da yok. Kürsüye oturmalar, cıvık hareketler, “you know” çekmeler... Sanırsın ki sörf kursu veya köpekbalığı semineri veriyor. Halbuki konumuz “Gotik kliseler”. Ben bizim arkadaşa söyledim açık açık: “Yakışmıyor” dedim, “Hep böyle rahat mı takılıyonuz siz orda?” diye de ekledim. “Sen sıkıntılı mısın, gerilme, bizim sunum da iyiydi” dedi, anlamadı. Biraz karnımdan konuşup konuyu kapattım. Sonra bizim sunum İtalya’daki faşit mimari olduğundan konu politikaya geldi. Şöyle devam ettik:

Övgü: “Sizin Sydney belediye sağcı mı solcu mu?”

Giorgia: ” Onu bilmiyorum”

Olur dedim, belediyedir, bilmez, devam ettim:

Ö: “Hükümet?”

G: “Ben bu politika konusunu bilmiyorum, sağ-sol olayını da tam bilmiyorum ama liberaliz” dedi.

Ö: “Kime bastın genel seçimde?”

G: “Yeşillere”

Biraz daha sorayım dedim meraktan. “Bilmiyorum biz liberaliz, açık görüşlüyüz, Atatürk'ü severim " falan dedi sonra da ekledi:

G: “Burda nerde yüzüyosunuz?”

Al bakalım!!! Sizinle 2 kelam ciddi muhabbet edemiycez arkadaşım. Sabahtan akşama gülünsün bunlara, rahat olunsun, liberal olunsun, paramak arası giyilsin...Avustralya defterini de kapattım.

Zaten Oryantalizm, Otantizm gibi aromalar da asla cezbetmemişti bilakis nefretle dolmuşum. Kelimenin tam anlamıyla ben olmuşum zaten Oryantalizm. Okulda bi İtalyan çocuk vardı. Tezini yazmaya Hindistan’ a gidecekmiş. “Orada her su içilmiyomuş, bazı yemekleri yiyince ishal olunuyomuş, türlü hastalık varmış, 9 tane aşı oldum, artık gidebilirim, o hayat tarzını iple çekiyorum” geyiği yaptığının sabahında ben zaten çoktan milliyette “Kene yine can aldı” haberini okumuştum. Velhasılkelam, Asya defteri de kapandı.

Afrika’yı zaten bize hiç öğretmediler, o hep kapalıydı. Burada bir kaç arkadaşla tanıştım ama genelde sessiz adamlar. Etiyopya’ya safariye davet edildim bu yaz için ama aslana, zebraya, zürafaya ilgimi daha ilkokuldayken hafta sonu belgesel izleyemeyip dersaneye giderken kaybettim. Zaten Afrika’dan soru da çıkmaz hiç. Hep Orta Doğu veya Avrupa’dan çıkar. Afrika da gitti.

Bu yaz da Türkiye o zaman...






Meczupların Türküsü:Bart's song (live) Dertlilerin türküsü: Güzel bir gün (live)
(Fantasy Role Play) (Hardcore reality)