Geldiler...Ours boys did it! Mehter takımı Milano'nun en gözde mekanlarında salına salına yürüdü, bağıra bağıra öttürdü. Ben daha önce mehteri sadece internet ortamında görmüştüm, canlısı müzik festivalineymiş. Aslına bakarsanız halkın ilgisi beklediğimden fazlaydı. Dünyanın en eski askeri bandosu olmasının ve belki bazı batılı klasik müzik bestecilerini etkilemiş olmalarının da kalabalıkta etkisi olmuştur. Mehteran uluslararası müzik festivalinin "Focus Turchia" kısmı altında sahne aldı. Gündüz sokakta şov yaptılar, akşam da tiyatro salonunda...Akşamki şova bilet bulamadık ama oradaki performans sokaktan daha etkileyici olmuş. Bir daha fırsat bulursam salon performanslarını izlemek istiyorum zira sokakta sadece 2 kere üflemelilerle solo attılar ve çok başarılılardı. Salonda eminim daha artistik hareketler olmuştur.
İlk gözlemim, çok mobilize bir takım olması. Yürüyüş düzeninden, yuvarlak meydan modeline geçmeleri sadece 30 saniye sürüyor. Tersi de aynı sürede. Dahası yürüyerek çaldıklarında performans kaybı olmuyor, bunu yapabilecek müzisyen azdır kanımca. Gerçi yürürken çalmak için dizayn edilmiş bir birlik ama yine de şaşırtıcı. Benim katıldığım etkinlikte maksimum 3-4 km yürünmüştür, adamlar zamanında İstanbul'dan Viyana'ya yürümüş ama yine de taktir ettim. Anlamadığım bir bıyık takıntısı vardı, o da sanırım şartmış. Herkeste bir bıyıklar, bir bıyıklar. Olmayanlar da takma bıyık kullanmış...En çok etkilendiğim nokta ise sesi duyanın adamların peşine takılması ve peşlerinden koşturan kitlenin kartopu gibi büyümesi. İnanın millet peşlerinden koşmak için acayip gayret ediyordu, meydanda durup yuvarlak olduklarında da hemen yuvarlak olup etraflarını sarıyorlardı. Adeta bir cazibe merkezi...Sonra tekrar yürüyüş düzenine geçilip yüründüğünde de millet arkalarından koşturuyordu. Zamanında gaza gelip, arkalarına takılıp fethe giden olmuştur sanırsam...
Bir de bu yürüyüşü tutmuşlar Katolik camiasının en büyük kiliselerinden birinin önünde yapmışlar. Yıllarca varmak isteyip varamadığımız noktalara kültür-sanat ayağına gelmemiz bile çok ilginçti. Yıllarca çocukları yaramazlık yaptığında "Türkler gelir" şeklinde korkutulan insanlardan bahsettiğimiz düşünülürse konsept bana ilginç geldi. Hele ki olaydan haberi olmayanların karşıdan gelen mehteran ve peşine takılmış yüzlerce kişiyi görüp aptalladığı anlar var ki, pek bi güldüm. Bu adamlar bize göre daha bi pis şaşırıyolar. Hayatları daha standart ve rutin olduğu için sanırsam. Olaya biraz bizim tarafımızdan bakarsak Yunan askeri bandosunun Ayasofya etrafında görülmesi gibi bir şey...Dedikodusu bile doldurur bizim milleti...
Zaten yine ne olur ne olmaz İtalyan polisi mehteranın etrafını sarmış, tatsızlık olmasın diye kanımca. Şimdi videolarda, fotolarda göreceğiniz bıyıklı yeniçeri abi çekse kılıcı, 3-5 metre yanındaki kiliseye dalsa, peşinden Türkler ve tüm müslüman camia (ki bayramın ilk günüydü etkinlik) galeyana gelse...Hep kontrol altındaydı bizim çocuklar. Ben de böyle yol kenarındaki polislere falan fırsat buldukça atar yaptım, üstlerine falan yürüdüm. Beni oturma izni alacağım zaman yalnız yakalayınca artizlik yapan adamlar, arkamda yeniçerileri görünce nasıl pustular, nasıl pustular... Bir kaçı ters ters baktı ama "geribas" dedim -ki bu lafı hep etmek istemiştim bu güne nasipmiş- hemen tırstılar.
Sonra şov bitti, mehter anında otobüse binip kayboldu. Ben de eve kaçtım. Artizlik yaptığımız adamlar aklımızı almasın tenhada...
Bana kalsa cumartesiler uyumak içindir ama bizim şu Avrupalı arkadaşlar sporu çok seviyorlar. Durduk yere bugün dağa çıktık, indik, Alpler'in erimiş karlarının aktığı soğuk göl suyunda yüzdük. Ne biçim bir kültür adamlardaki anlamadım ama her biri rahat 80-90 görür bu çocukların...Adamlar her boş vakitlerinde sporda...Bana göre sonu mangalla bitmeyen yürüyüş amaçsız. Yazamayacak kadar yoruldum, görsellerle idare edelim. İtalya'nın kuzeyi göller yöresi ve o göllerin en derini Lago Como. Altımızdaki şehir Lecco.
Image via WikipediaBugün epeyce bir vakti Milano konsolosluğumuzda harcadım. O içerisine girince vatan toprağında sayıldığımız mekan. Askerlik işlemleri vardı ama işi sonuçlandıramadım. İnternette yazan net bir kanun maddesi var ama nasıl uygulanacağını çözemedik. Burada da zihniyet bireyin devlet için varolduğu, tersi değil. Zaten camekanın arkasından konuştuğum ve karşımdaki insandan sorun çözücü tavır göremediğim için zorlandım. Yine aynı sorular kafamda çıktım. Dahası orada bile gavuru kıskandım. Onların işlemleri sanki daha rahat yürüyor gibiydi. Ayrı bir gavur sırası bile vardı. Bize her zorluğu çıkarana bunca hörmet etmemiz ufaktan da dokundu hani ama kimsenin günahını almayayım, belki işlemleri kolaydır...Bırakın beni, buna inanayım.
Tabi bütün gün kafam askerlik işine takıldı. Bir formül aradım ve aklıma süper olduğunu düşündüğüm bir şey geldi. Daha önce muhakkak düşünülmüştür ama neden uygulanamayacağı konusunda bir argüman geliştiremedim. "İsteyen er kişiler askere karşılıklı anlaştıkları bir arkadaşlarıyla gidebilirler mi?" Bu soruyu tabi ki konsoloslukta sormadım ama ilk anda garip gelen bu soruyu olumsuzlayan bir tez de bulamadım. Ne eğitim aksar, ne de disiplinsizlik olur. Aksine bir çok artısı olabilir. Bu ayrı mevzu...
Konsolosluklarımızın kesinlikle daha etkin işler bir hale gelmesi gerekiyor. Avrupa'daki Türk nüfusu Eurovision'da SMS ve deplasman maçlarında seyirci olmaktan çok öte bir potansiyele sahip ama hala lobi faliyetlerinde esamemiz okunmuyor. Mesela bu yaz tatile gelen ve 1 Ağustos'tan beri havaalanlarında açık olan sandıklarda oy kullanmak isteyenler geri çevrildi. Herkes muhtara falan gitmiş tatilde ama asıl olay burada konsolosluktan halledilmeliymiş. Tabi ki bizim konsoloslukta bunu duyuracak bir e-mail havuzu yok. Kominikasyon etkin değil, örgütlenme zayıf. Kebapçıları 2'de kapatma zorunluluğu geldi, çıt yok. Oysa çok aile bu işten ekmek yiyor. Adamlar da çalışmak istiyorsa neden zorla kapatılsınlar ki? Arkalarında duran yok...Seni kendi baban kollamazsa, başkasının babası hiç kollamaz!
Ama haftaya görecekler dönercileri erken saatte kapanmaya mahküm edenler analarının örekelerini, çünkü bizim çocuklar geliyor. Mamma li Turchi...Uluslararası festival kapsamında bir çok türk filmi gösterilecek ve müzisyen sahne alacak. Mehter takımımız Duomo'dan, San Babila'ya, oradan da Centrale'ye şovunu yapacak. Herkes bizi konuşacak ama bizim bizden haberimiz olmayacak. Çünkü bugün konsolosluktaydım, ne bir afiş gördüm, ne bir broşür... Bari orada kendi reklamımızı yapabisek.
Beni şimdi Brutus bıçaklamış gibi oldu. Kızamaz oldum artık elin adamına bana oturma izni verirken zorluk çıkarıyor diye...Ezikliği atmak için bir dozaj mehter atıyorum her gün, "ceddin deden, neslin baban" diye haykırıyorum.
Çalışmak ne zormuş arkadaş, iş ararken, okurken insan kafasında çok başka şeyler mi kurar, bana mı böylesi denk geldi bilmiyorum. Çan eğrisi dağılımında sağa doğru (en zor amir) %5'lik dilimdeyim. Şeker gibi adamdı bu İtalyanlar. Yaşamayı, eğlenmeyi bilirlerdi. Ya da belki bunları iyi bildiklerinden, çalışmayı-çalıştırmayı pek öğrenemimişler. Başta "yabancı olduğumdan mı oluyor acaba?" paranoyasına da girmedim desem yalan olur. Ne de olsa ofisin Zekeriya hocasıyım. Her gün 50-60 kişiyi dinimiz hakkında bilgilendiriyorum. Daha bugün, internet gazetelerinin linklerinden oruç saatlerine bakmayı öğrettim. Ama "başlamak için kışı bekle, daha rahat olur" dedim. Aklı baya yattı. Ötesi, domuz eti yemenin yasak olduğunu falan bilmeyenler var ofiste. Baya temelden almak gerekiyor anlayacağınız. Eksik taraf kalırsa şu tarz sıkıntı doğabilir; iftarda domuz eti yiyip, şarap içmeleri... Dünya ne garip yer, birilerinin en önemli şeyi, başkaları için genel kültür bile olmuyor bazen. Bir de iki haftaya yakın tatile gitmiştim, dönüşte lokum getirdim. Sevmedi adamlar. Kibarlıktan birer tane almışlar. Tabi yakın arkadaşlarım daha çok kibarlık yapmak için 4 tane falan yediler, halbuki yanına bi espresso patlatınca çok da hoş oluyor. En uyuzu da birisinin bana incir yemeyi öğretmeye çalıştığı andı. Ben Aydınlı'yım...Ama değişik bir tercihi varmış çocuğun, inciri ortadan ikiyi bölüp, yalayarak yiyor (afedersiniz dilini sokuyor). Çok güldüm ama signorina'lar vardı, ayıp oldu...
İşte böyle geçiyor günler iğrenç yöneticime rağmen. İlk tecrübemde kendisine karşı sorumlu olduğum kişinin böyle çıkması hoş olmadı sanırım ama zordan başlamakta da vardır bi güzellik. Adama dayanamayıp giden (2'si de benden sonra başladı) 2 eleman daha var. Şimdi 3.sü de zor durumda ama çocuğa akıl verecek konuma geldim. Olay belli, proje yetişme günü yaklaştıkça bize bi yüklenme oluyor. Ama kasmaya gerek yok. Zaten ne olursa olsun, hata bizde olacak. Bi de yapmaya başladığımız projeyi genelde 3 kere değiştiriyoruz. O nedenle yumurta göte dayanana kadar fazla kasmaya gerek olmuyor. Bu bilgileri her gelene aktarıyorum. Misal, bu cuma teslim var ve bugün yine değişti dizaynımız. Yarın artık eve kaçta gelirim bilmem. Be adam, madem değişecekti biz niye 1 haftadır azar yiyoruz, boşu boşuna kastık...
Eskiden işlerin yönetim kısmını horgörürdüm ama şimdi anladım ki yöneticilik ayrı bi olaymış hakkaten. Yani tamamen "yapamayan yönetir" değilmiş. Hatta keşke daha üzerimizdeki yöneticler bu herifi uyarsa diye dua etmeye başladım. Zaten yıllarca mühendislik okumanın boktanlığını da 2 ayda anlayıverdim. O kadar çalışırken biz meğer kendimizi besin piramidinin alt basamaklarına hazırlıyormuşuz. Bir de bu besin piramidi benzeri bir stres piramidi var ki onda da en alttayız. CEO, İtalya ofisini açıyor. Marketing falan müşteriyi buluyor sanırım (Yatırım pahalı olduğundan, adamı bulup bağlamak gerekiyor), finans falan zaten maaşın yattı diye ayda bir gelip fatura veriyor. İnsan kaynakları "çöp kovası burda dursun mu? her masada bir çiçek olsun" diyor, proje yöneticileri işi planlayıyor. İşte burada proje yöneticisinin altında teknik takım var. Teknik takımda da toy mühendisler. Stres piramidin dayandığı yer burası. Diğer elemanlara bakıyorum devamlı şakalaşıyorlar, inciri yalayarak yiyorlar. Biz hep muzdan tüketiyoruz. Ona da sekreter kızıyor: "çok muz yeme teknik ofis" uyarısı alıyoruz...İşte benim kısa iş hayatından anladığım bu. Mühendis olursan devamlı muz yersin. İncir yemek istersen yöneticiliğe geçmenin yolunu bulacaksın. Ya da kendi işin olsun, muz kazan muz ye, ama sen mus yerken bırak inciri orada havyar-vodka yiyen adam var. Zaten istatistikler şirketteki general manager-CEO'nun en alt basamaktaki adamdan 35-40 kat fazla maaş almasını öngörüyor. Bu durumda adam ben bir muz yerken 40 muz yiyemeyeceğine göre, yükte hafif, pahada ağıra yöneliyor, havyar tüketiyor. "Corporate" dünyaya genç yaşımda kızgın ve kırgınım. Biz piramidin altındakiler çoğunlukta olmamıza rağmen nasıl bu oyuna geliyoruz, bize de kızgınım. Yarın daha yüksek maaşlı bir işe girmek için mülakat olsa gidermiyim, koşarım...
Bütün bu zorluklar ufaktan yorgunluk ve bıkkınlık yaratmaya başladı bünyede. Devrim yapamayacağıma göre, ya iş değiştirmek gerekecek ya da TR'ye dönmek. Ya da belki iyice katlanmayı öğrenirim.
Genel eğlenceli üslubun dışında biraz dert yanma, ağlama olmuş ama hayat da böyle bir şey. Zaten blog yazmaya elimin gitmeme nedeni de bu son zamanlarda...Üstaddan gelsin, Can Yücel:
Komik milletiz vesselam. Hurriyet internette manset atmiş: "Türklerin deodorant sorunu var". Bizim millet de durur mu, altına döşemişiz milyon tane yorumu. Sonra da tutmuş yorumlardaki iki farklı görüşü kaynak göstererek bir manşet daha: "Alice Türkiye'yi böldü". Her şey bir tarafa insan önce "Alice kim yahu?" diye meraklanıyor... Olayların başlangıç noktası grubun internet sitesinde yayınladıkları bloglarında Türkiye hakkında yazdıkları yorumlar. Bakalım ne demişler:
Istanbul was unlike any city we've ever been to. It's the fourth largest city in the world, so it's huge, and culturally, it's very different from the U.S. One of those cultural differences? Deodorant. Three times I got on an empty elevator in the hotel, and three times I nearly gagged on the 7 floor ride down to the lobby. I'm not sure who was riding on it before me, but they left behind a cluster bomb of personal stink. If you're packing enough body odor that you leave a vapor trail behind wherever you go, perhaps a bar of soap and some speed stick might help out. That's nitpicking though. Turkey is an interesting country, but unfortunately due to the schedule and the weather, I never really got out to see it. Mike went to a bazaar with some of the crew guys and said it was amazing, but beyond that I don't think anyone even made it out of the hotel.
Maybe one of the reasons was the issue of security. Apparently there was a bombing in Istanbul the day before we arrived, and there was also word that the concert was a terrorist target.
And to cap things off, there was a metal detector at the entrance of our hotel. That was a first. However, there were about 6 feet of open space on one side of it, and about 20 feet on the other side. So if the terrorist was a really honest person and a strict rule-follower, he would have been nabbed. Then again, he may have walked through, set off the alarm, and kept on walking without being checked, just like the guy I witnessed as I was sitting in the lobby. I've never felt safer...
At least at the gig there was an entire bomb squad unit, a couple of bomb sniffing dogs, and a ton of security personnel. They were doing an important job, but they just added to the massive amount of humanity roaming around backstage. I've never seen so many people backstage. EVER. And many of them weren't credentialed, and many of them didn't appear to be doing anything other than blocking my way as I tried to get from the dressing room to the production office. So just to reiterate, I've never felt safer. Mostly due to the fact that if a bomb did go off, the odds of having at least a 30 person buffer between me and the blast was pretty good.
So to put it politely, the conditions at the show in Istanbul were a clusterf***.
Oddly enough, the one safe haven from all of the people was the stage. The band came out and played a tight 60 minute set, and the Turkish fans put down their cigarettes long enough to shout their approval.
One of the other curiosities of this gig was the fact that there was no room for our tour bus to park backstage. It stayed back at the hotel until the set was over, then picked us up outside of a back gate behind the stadium.
So the band's final goodbye to Turkey was making their way through a crowded sidewalk full of street vendors trying to sell them hot dogs and trinkets and glow-in-the-dark devil horns. Like I said, it was unlike any city we've ever been to before...
Vallahi pek iç açıcı olduğu söylenemez yorumların ama herkes de sevecek diye bir kaide yok. Alışmışız tabi iki yüzlü yorumlara: " çok konukseverler, yemekler çok güzel, istanbul muhteşem." Bunlar bence de doğru ama acaba eve dönüp arkadaşlarına anlattığı ama bizimle paylaşmadığı başka yorumlar yok mu? Mesela "bu kadar boktan bir şehircilik, trafik görmedim. Etrafta çok çöp var. Erkek sayısı, kadın sayısına göre çok fazla". Ben bu yorumları çocuklardan alana kadar 10 kere söz verdim sinirlenmicem diye ama sonra küfür de ettim bebelere. Zaten aylar olmuş buradayım, vatan özlemi içimizi dağlıyor, yorumlara bak. Biz her gün Amerikalılar çok salak, Avrupa'da kızlar teklif ediyor, Çin'de her şey adi diye dolduruyoruz birbirimizi ama insan konu kendisi olunca az biraz atar yapıyor. Sonuç olarak "Alice in Chains" dürüst bir tavır sergilemiş. "en iyi konserimiz buydu, Türk seyircisi inanılmaz" gazını vermemişler. Alaydık o gavur gazını uçardık yine son hız.
Parfüm konusunda 2 teorim var. Birincisi biz gerçekten kokuyoruz. Dürüst olmak lazım, bazen ben de dolmuşa, otobüse bindiğimde yanımdaki insanın dayanılmaz koktuğuna şahit olmuştum. Bir de burun garip bir organ, birbirimize kokmuyor olabiliriz. Yıllarca Türk'ün Türk'ten başka dostu yok dediğimiz bu muymuş yoksa? Yediğimiz içtiğimiz, baharatımız, şalgamımız bir sonuçta...İkinci teorim de yazıyı yazan kişi önyargılı veya faşist. Bu batılılar arada böyle garip işler yapıyor. Geçen İngiliz bir hatun TR'den bildiriyordu. Durduk yere başına eşarp bağlamış sokaktan yapılan yayında. Artık heves mi desem, kanunları bilmediği için "başımıza iş almayalım" mantığı mı desem, yoksa "bunu bağlarsan apaçiler yazmaz" tiyosu mu desem bilemedim. İngiliz hatun baya 2 dakika Türkiye'den eşarpla bildirdi. Ah bu batı medyası yok mu? Saçmalamadan duramıyor bizden bahsederken, ayrı yazı olur...
Yalnız parfüm dışındaki korkularında adamlara diyecek tek sözüm yok arkadaş. Bize garip geliyor ama buraya yazıyorum: BATILILAR ÖLMEKTEN KORKUYOR. İlk duyduğumda ben de anlamamıştım, 2 yıl kadar oldu. Bir İtalyan çocuk TR'ye uçak bileti almış. O ara da bizde yine bir bombalama hadisesi yaşanmış. Çocuk geldi: " Biz 5 arkadaş bilet aldık ama olaylar olmuş, ailem de tedirgin, gidelim mi?" diye sordu. Şaşırmadım desem yalan. O zamanki tepkim, sana mı patladı gibisindendi. "Git oğlum git, bilet yanmasın. Bir şey olursa garantisi benim" demiştim. İkna edici tarzımdan sonra çocuk da gitti. Çok dua ettim başına iş gelmesin diye. Çünkü sorun olunca ilk etkilenen biz oluyoruz. Tecavüz edilip öldürülen gelinde de, öldürülen papaz olayında da insanlar gelip size sorduğunda verecek cevabınız olmuyor. Diyeceğim biz ölümlerle yaşamaya bir şekilde alışmışız ama millet bilmiyor arkadaş. İşte bu nedenle ben adamın diğer kaygısını çok normal ve mantıklı buluyorum.
Asıl bi de o bizim toplumumuzda marjinal sayılan tipiyle biraz dolaşsaydı bakalım...Biz bakışlarımızla soyarız adamı, resmen taciz ederiz adeta hakkımızmış gibi. Bir zamanlar saçım uzundu, kulaklarımda küpeler vardı oradan biliyorum. Şimdi bir karşılaştırma yapalım. Bügün Milano'da Via Torino'da bir yürüyüş yaptım. Foto çekmedim ama belki fırsat olursa çekerim. Sokakta bizim standartlarımızda marjinal olacak 100lerce figür var. Bir kere bizde bu çeşitlilik yok. Herkes 3 aşağı 5 yukarı aynı. Örnek vereyim, yollarda yürüyen makyajı, takıyı, kıyafeti abartmış gayler veya gay çiftler var. Kimse bakmıyor arkadaş. Yemin ediyorum, kimse kafasını çevirip bakmıyor. Mini etekle bisiklete binen güzel kadınlar var. İnanması zor ama o kadın bu tavrından dolayı kesinlikle yaftalanmıyor. Pantolonu poposunun yarısına kadar inmiş, İtalyan gençleri var, bir kişi de çıkıp "aile var" demiyor. Bu örnekler artar ama önemli olan toplumun bu olaylar karşısında bırakın fiziksel baskıyı, bakışlarla bile taciz etmemesi bu insanları. Bir de burası daha İtalya. Bunun İsveç'i var, Hollandası var. Gerçekten de demokratlaşmış insanlar...Bence bir batılıyı Türkiye'de en çok korkutan bu rahatlıktan gelip, maruz kalacağı bakışlardır. Şimdi o Sultan Ahmet'te gezen ve laf atılan, her hareketi başkaları tarafından izlenen turist kadını düşünüyorum da...Ben olsam korkarım.
Türkiye'yi bilmeyenler hakkımızda çok olumsuz düşünse de geçen öğle yemeğinde olumlu bir şey de duydum. Ya da yanımda böyle konuşuyor çocuklar. Okumuşlar Türkiye'nin ilk 3 ayda %11 büyüdüğünü, Avrupa'nın ise %0,5'de kaldığını. Birisi çıktı "Ben demiştim abi, gelecek orada, bizi götür Övgü" dedi. Ben o an geçen sene %14 ile küçülme rekoru kırdığımızı söylemedim tabi, baktım onlar bilmiyor şöyle iyiyiz, şöyle gelecek var diye doldurdum. Kol kırılır, yen içinde kalır. Her bildiğimizi anlatmıyoruz tabi buradaki gibi...Bir çocuğun ağırına gitti: "Abi biz de 60larda 70lerde öyle büyümüştük" dedi. Allahtan aklı başında birisi vardı da cevabı ben vermedim: " 2010dayız Enrico, bırak geçmişi...". Vallahi 4 kişiye söz verdim TRde çalışmaya başlayınca sizi aldırcam diye. Başımıza iş aldık ama Avrupa'dan TRye bireysel çabalarımla beyin göçü başlatmak niyetindeyim. Yıllarca bacasız sanayi argümanıyla büyümüş bir genç olarak, bacalı sanayi devi bir ülke olma fantazisi bile sevindirdi beni ton balıklı salata yiyip durduğumuz sıkıcı öğle yemeğinde...Ama yok, hayal bizimkisi. Nereden bulacaksın şimdi bizim kadar fedakar, cumartesi demeden, fazla mesai demeden çalışacak Avrupalı'yı...
Neyse, konu Alice Türkiye'yi bölüyor olunca dayanamadım uzunca yazdım. Okumak zor oluyor internette uzun yazı. Aşağıya hakkımızda ters laf etmeye cüret eden kendini bilmezlerin bir eserini de koyup kendilerini müzik arşivimizden silelim. Yaş geçtikçe arşivler büyür ama biz Türklerde ters oluyor. Önce System of a Dawn (Ermeni meselesi) gitti, sonra Orphaned Land (İsrail meselesi)...Şimdi de Alice in Chains...Ama "Elveda" demiyorum sana Alice, "Akıllı" ol diyorum giderken...
Bizim bi arkadaş Veetle üzerinden devamlı belgesel yayınlamaya başladı. Şimdilik güzel şeyler dönüyor. Vakti olan, belgesel seven takılsın. Adamın resmen kitlesi oluşmuş 2 haftada. Biz 2 yıldır blog yazıyoruz o kadar yorum almadık...İnsanlar okumuyor azizim diyelim de umrumuzdaymış gibi olsun.
Aylar olmuş yazmayalı, blogda devamsızlık hic istemedigim bir sey. Genelde 2 haftada 1 yazı ortalamasını iyi-kötü tutturmuştum ama bu aylarda ortalamanın gerisinde kaldık, devamsızlık yaptık. Umarım tekrardan eski ortalamayı yakalarız deyip, devam edelim.
Gecen aylarda İtalya'da neler oldu bakalım. Büyük olay olarak İnter Avrupa şampiyonu oldu. 100000 kişi meydanlardaki dev ekranlardan maçı takip etti. Metro durağı kapatıldı kalabalıktan, anladım ki İtalyanlar futbolu gerçekten seviyor ve şanslılar ki beceriyorlar da.
Bunun yanı sıra ekonomi devamlı kötüye gidiyor. Bana kalırsa önümüzdeki 10 yılda İtalya çok büyük markaları ve şirketleri olmasına rağmen değişen dünyaya adapte olaması nedeniyle zorluk çekecek. Net yazayım, göçmenlerini verimli kullanamıyorlar, nüfusları yaşlanıyor, dışarıya yeterince açık değiller. Bir çok turist belki de İtalya'ya bu nedenle geliyor. Mesela 40 yıl öncenin İtalya'sına benzeyen hala çok doku-tat var, kolay bozmuyorlar. Türkiye'de değişim çok hızlı geliyor ve adeta eskiyi ezip geçiyor. Oysa burada babasından kalan kafeyi, restoranı işleten ve düzgün hayat yaşayan çok İtalyan var. Etrafta ne pıtrak gibi biten Starbucks, ne de işlerini baltalayan fast-food zincirleri bolluğu görünüyor. Bu taraftan bakınca olumlu duruyor ama öte yandan da bu kapalılık globalleşen dünyada İtalyanlar'ın elini ayağını biraz bağlıyor. Adamlar aşırı yerel. Mesela kimse doğduğu şehirden uzaklarda çalışmayı istemiyor. Milano'ya iş için gelen çok güneyli var ama yarı fiyatına bile kendi bölgelerinde iş bulsalar hemen döneceklerini söylüyorlar ve her gün bu kendilerine yabancı metropol hayatına söverek günlerini geçiriyorlar. Neymiş, havası kirli...Milano'nun nüfusu 2 milyon civarında. 3 tane metro hattı var, ek olarak tramvay ve otobüsler de ulaşımı kolaylaşırıyor. Doğalgaz çok yaygın. Hala daha şikayetçi olmalarının asıl nedeni de bu yerellik.
Bir gariplik de çok fazla aksan olması İtalya'da. Dil birliklerine geç kavuşmuşlar, tamam ama artık kaç jenerasyon bu dili konuşuyor. Nasıl ortak bir İtalyanca duyulmuyor ilginç. Özellikle de Napoli ve Sicilya tayfası nasıl bir İtalyanca konuşuyorlarsa, dinlerken insan yoruluyor. Ama bazen başkaları da anlamıyor söyledikleri kelimeleri, ben anlamasam ne çıkar ki? Türkiye'de üç aşağı beş yukarı her insan yerel ağızla konuşunca bile birini anlar deyince çok şaşırıyorlar. Bir de bazı güneyliler kendilerini çok dışlanmış hissediyorlar anlaşılan. Bir Sicilyalı arkadaş kendisini ve beni kastederek "Biz yabancılara burada farklı davranıyorlar" demişti. Siz düşünün psikolojiyi, ben ve kendisini bir görüyor yaşadığı bu şehirde...Bu arada İtalya'nın enteresan partisi Lega Nord (Kuzey Ligi) başkanı dün İtalyanlar'ın gruptaki son maçı satın alacaklarını ima ederek milli takımı da desteklemediklerini belirtmişti. Çok tepki çekti, özür diledi. "Şaka yaptım" demiş. İtalya'da bir nane yiyince şaka yaptım diyeceksiniz. Bu da Berlusconi'nin mirası. Adam herkese şaka yapa yapa ülkede şaka eşeğiyle oynadı. İnsan Obama'ya "Bizim gibi bronz birisi" ve "Eşi de bronzlaşmış" der mi? "Göçmenler gitsin, güzel kadınlar hariç" cümlesini bir başbakan söyler mi? Neyse ki bizim başbakan kadar ciddileştirmiyor söylemleri şimdilik. Bakalım ne olacak ilerleyen günlerde. Lega Nord'un yükselişi de bu adamların dışa açılma-göçmenleri efektif kullanma gibi sıkıntılarını çözümsüz bırakıyor gibi.
Tabi ki klişeler de devam, zorla Arapça okutmaya kalkışan da var, devemi özleyip özlemediğimi soran da...Bir noktada insan pes ediyor.
Yarın güzel bir gün olacak...İtalya dünya kupası grubundan çıkıp çıkamayacağını belirleyecek maçı oynayacak. İş yerinde 4'te toplantı salonunda hep beraber izleyeceğiz karşılaşmayı. Buna izin verilmesi güzel bir şey. Aksi taktirde herkes ekranlarında küçük pencereler açıp, maçları yarım yamalak takip etmek durumunda kalacaktı. İş ortamı detaylarını başka yazıya bırakalım şimdilik.
Bu arada kişisel bir not, önümüzdeki ay sanırım 4 Eylül'de çıkış yaptıktan sonra Türkiye'ye döneceğim tatil için. Bu sefer gerçekten çok özledim. Umarım mevcut marjinal sorunlar 1 ay içerisinde çözülür de huzurlu bir atmosfere erer ülkemiz. En zoru da İtalyan gazetelerinde Türkiye ile ilgili olumsuz haberler çıktığında ertesi gün en az 10 kişiye brifing vermek. Şu an popüler sorular İsrail-İran konusunda olsa da cevap vermeye en çok zorlandığım ölen İtalyan papazdı. Kendisi de Milanolu imiş ayrıca. Bir de gelin vardı, kombo yapıp yapıp sordular. Ne dersin ki? İstediğin kadar lafı gevele, adamlar şiddete o kadar uzak ki bize kıyasla mahcup oluyorsun.