Saturday, May 30, 2015

Yamyamlar Şehri

Malumunuz Mad Max'in yenisi piyasaya çıktı. Filmdeki amoral tablo bana içerisinde bir süredir yaşadığım İstanbul'u istemeden de olsa düşündürdü. Avrupa'nın yüksek ahlak değerleriyle bezeli toplumlarından gelince bu tespiti yapmak çok da zor olmadı benim gibi bir post-apokaliptik sever için. Sonuçta Mad Max'in dünyasında da herkes ekmeğinin peşinde ve ihtiyaçlar piramidinde ahlak yükseklerde yer almıyor. Tanıdık mı?

Türkiye’ye geldiğimden beri değişik zamanlarda İstanbul’un adaları, Aydın’ın yaylaları, Bandırma, Bozcaada ve Bolu’ya gitme fırsatım oldu. Bütün gezilerin ortak noktası bu lokasyonların değişik düzeylerde yamyam akınına uğramış veya çok yüksek ihtimalle saldırıya uğrama potansiyeline sahip olması. Henüz akına uğramayanların ulaşımları problemli ya da trend belirleyiciler oraların güzelliğinden henüz bahsetmemiş. Yamyam kavramını kelime anlamıyla elbette kullanmıyorum, belirli bir tüketim alışkanlığı olan çoğu İstanbul’da yaşayan, kendisinin iyi gelir grubunda olduğuna ikna edilen ve bu yüzden fütursuzca tüketmeye kodlanmış üst orta sınıflardan bahsediyorum. Zaten tepedeki %1in dünya servetinden aldığı pay bu inanca bağlı. Keza yamyamlar şehrinde durum daha da vahim. Ne zaman buna uyandık, bu tepedeki %1 şu an olduğu kadar kolay vakumlayamayacaktır. O yüzden kimse kimseye yamyam olduğunu pek söylemiyor henüz. Ancak yamyam olduğunu anladığında herkes, organik gıda tüketebilmek ayrıcalığı gibi farklar ile yine bu sınıfları ayrıcalıklı hissettirip, yine yamyamlaştıracaklar ve vakumlamanın bir yolunu bulacaklar. Bu anlaşılan Kızılderili Dayı'nın dediği paranın yenilen bir şey olmadığının anlaşıldığı noktaya kadar sürecek. O noktaya kadar yamyamlar suçu kendilerinde arayana kadar bankalara ve petrolcülere atıyor olacak. Oysa suç herkeste.

Tabi ki Hollanda, Almanya gibi ülkelerden geldiğinizde tüketim alışkanlıklarındaki farklılık, zenginlik-fakirlik kavramlarındaki görecelik  hissedemeyeceğiniz türden değil. Türkiye oradan gelince paçalarından fakirlik akan ve buna rağmen oralardan kat be kat fazla harcayabilen inanların ülkesi. Tabi ki fark kredilerde gizli. Hollanda’da kredi kartları eğer varsa ay sonunda kapatilan, nakit taşımama aracı. İnsanlar marketlerde saatlerce etiket inceliyor. Çıkışta fişler yırtılıp atılmıyor, 5 kuruşun hesabı soruluyor. Emek vererek kazandığı parayı 1 Euro da olsa kovalıyor insanlar. Ortalama bir Hollandalı Türkiye’de çok rahat pinti damgası yiyecek kadar tutumlu ve hesaplı. İddia ediyorum Hollandalılar bir hafta İstanbul'a gelse ve Hollanda'da yaşadıkları gibi yaşasa İstanbul ekonomisi büyük oranda batar.

Çubuk Gölü
Klişiden kaçmak adına cep telefonu mevzusuna girmiyorum ama ‘’trend’’ olan şeyleri ne pahasına olursa olsun tükettiğimiz doğru. Buna büyük meblalar olması bakımından evleri ve arabaları da katıyorum. Bu harcamaları bize yaptıran ama Batı Avrupalılar’da işe yaramayan satışta kilit nokta ise bu coğrafyada insanların başkalarının kişinin kendisi hakkında ne düşündüğünü çok daha fazla önemsemesi ve başkalarının yaptığını yapmadığında kendisini çok daha rahatsız hissetmesi. Bana sorarsanız harcama kültürümüzü bu iki sosyolojik mevzu derinden etkiliyor ve satıcılar bilerek ya da bilmeyerek buradan yürüyor. Ev almak adına çok büyük borçlara girmiş olanların en temel argümanı benzer gruptakilerin de o borca girmiş olması değil mi? Bir spor markası var, dünyanın başka yerlerinde adını bile duymadım ama Türkiye’ye dönünce bir baktım ki herkes onun rahatlığından bahsediyor, mağazaları Bağdat Caddesi’ni doldurmuş bile. Uzun zamandır sağlamlığı ve rahatlığı test edilmiş markalar artık çöpe atılmış. Bana sorarsanız bu sadece markanın pazara girişteki başarısıyla ölçülemez. Enteresan tüketim alışkanlıklarımızın payı da büyük.

Karacasu-Aydın
Tam da bu yüzden bazı tatil yerleri trend oluyor bazı başka güzel yerler olmuyor. Sanırım bir yerin yamyam akınına uğraması için bloglar, tweetler ve haber sitelerince güzel olarak anılması yeterli. Sonra ‘’başkalarına güzel gelen yer güzeldir’’ ve ‘’bana benzeyen herkes o yere gittiyse ben de gitmeliyim’’ çarkı işlemeye başlıyor.

Hatta bu çark bir tatilde öyle bir işlemiş ki Bozcaada ahalisi geçmiş bir ramazan bayramında hazırlıksız yakalanmış. Adada yamyam istilası olunca yemek bitmiş. Haşlanacak makarna bile kalmamış da ekmek bulabilen sevinmiş. Tabi ki yamyamın geldiği yerde esnaf profili de zamanla değişiyor. Kalite yerini miktara bırakıyor. Neden kaliteye uğraşasın ki? Bozcaada’da bir meze yedim, bir adana kebap yedim ki hayatımın en kötü yemekleri olabilir. Ama yamyamlar her şeyi yer. Anadolu’da bir esnaf lokantasında bu yemekleri verseler bırakın batmayı, adamlar dayak yer. Maalesef büyük şehirde her yerde kuyruk olduğu için insanlar kaliteli lezzeti unutmuşlar. Bi kaç kere çok adı duyulmuş, bence pahalı mekanlara da gidip yemek yedim İstanbul’da. Lezzet seviyesi o kadar düşük ki, yediğimiz tamamen marka. Orada ki insanlar ya bunu farkedemeyecek kadar uzaklaşmışlar gerçeklikten ya da başkaları lezzetli bir şey yer gibi yaptığı için onlar da lezzetliymişçesine yiyorlar. Restorancılığı geçtim, adadaki atların durumu da ortada. Çoğu kontrolsüzce sefer yaptığı için yorgun ve bitkin. Ama insanlar bisiklet yerine atlara binmeye devam ediyor çünkü adaya gidince ata biniliyor.
Karacasu-Aydın

Bozcaada’da bi yerde köfte yemeye gittik. Köfteci Amca muhabbeti bol bi abimiz olduğu için soğanı ve biberi bize doğratarak işe başladı. Sonra köftenin, ekmeğin, kasanın yerini göstererek kayboldu. Kendimize 6 köfte yaparken 2 yamyam arkadaş geldi. 8 tane daha sipariş verdiler. Biz de iyi dedik yapmaya devam ettik. Adam zaten yamyam, ben ilk defa yaptığım köfteye 15 Lira fiyat biçsem, 120 Lirasını rahat alırım. Dönüp de sormaz bile çok pahalı diye. Kendince homurdanır, en çok foursquare’e pahalı mekan yazar. Onu da yapamaz çünkü bakar daha once kimse pahalı dememiş. Netekim, yarısını bizim yaptığımız köfteleri geri dönen köfteci tamamladı, aynen kakaladı geçti yamyamlara. Sevine sevine gitti garipler. Bi de bunlar şehre gidince müdürlerinden fazla mesai ve vardiya ücretlerini talep edecekler güya. İşimiz var resmen beyaz yaka.
Karacasu-Aydın

Tabi bu trend markalar ve mekanlar dikkatli olsun. Bu çark tersine de işler. Günün birisinde nereden çıktığı belli olmayan ‘’orası bitti abi’’ lafı dönerse, daha da kimse uğramaz.

Şimdi bu bireysellikten uzaklık bizim demokrasimizi de etkiliyor ha. Oy vermede de ‘’başkalarının iyi dediğinin iyi algılanması’’ ve ‘’ bana benzerlerin yaptığına benzer bi şey yapmalıyım’’ kavramları devreye giriyor. Köfteyi nasıl yiyorsak politikayı da öyle yeme ihtimalimiz kuvvetli.


Mengen-Reçel Yapımı
Karacasu-Aydın




















Bolu dönüşü Göynük diye bi yere uğradım. Çubuk Gölü de orada. Aslında otobandan İstanbul’un özellikle Anadolu yakasına da yakın. Şehir dokusu, doğası ve yemekleri çok güzel. Henüz hiçbir ünlü için ‘’10 dönüm aldı, 5 yıldır orada yaşıyor, Göynük’de şarapçı açtı’’ gibisinden bi haber yapılmadığı için yamyamlar bilmiyor. Benim blog trend yapmaya yeter mi bilmem ama tavsiyem Cumartesi arabayla köprüyü geçene kadar varabileceğiniz bi mesafede. Yatıp pazar dönülebilir. İnsanı henüz yamyam görmediği için çok muhabbet ve iyi. Kalacak yerler ucuz. 



Mengen-Bolu
Umarım yakın bir gelecekte bireysellik toplumumuzda bir nebze daha artar da hem demokrasi hem harcama kültürümüzde gelişmeler olur. Yoksa biz yamyamları başta global şirketler olmak üzere düdükleyen çok olur. Bu arada şuursuz harcamalarımızla da doğaya ve kendimize verdiğimiz zararlar da geri dönülmez yerlere gidebilir. Katlettiğimiz emekçiler ve hayvanlar da cabası…Hepinize bol birikimli ve çevreci ama çok da gezmeli bir Hollandalı hayatı öneriyorum.
Yedi Göller
Yedi Göller

Monday, April 13, 2015

BELGRAD









Vaktiyle Hollanda’da iken Hindistanlı bi arkadaşımı Türkiye’ye yollamıştım. Adam dönünce beni buldu ‘’Türkiye hiç Avrupa’ya benzemiyor’’ diye para iadesi istedi. Ben de dedim ki: ‘’Hangi Avrupa? Sen hiç Balkanlar’ı gördün mü? Aynı Türkiye gibi’’. Bunu dediğimde ben de Balkanlar’ı hiç görmemiştim. Ama hakikaten bize benzediklerini tahmin ederek demiştim.

Batı Avrupa’da çok ülke gördüğüm, çok ülkede yaşadığım ve Luksemburg hariç her ülkeden arkadaş sahibi olduğum için artık o taraf bana ilginç gelmiyor. Bi tek Luksemburg kaldı keşfedilecek. Oradan da bi tren yolculuğunda geçtim aslında ama uyuyakalınca ülkeye girip çıkmışız. Her neyse. Şimdi bi süre canım Batı Avrupa’ya gitmek istemiyor. Dönüşü de zor oluyor hem, bünye medeniyet yapıyor. Dedim ki yönümü ecdat toprağı Doğu Avrupa’ya çevireyim. Bu gezme illeti bünyeye girince acayip bağımlılık yapıyor. Lanet olsun ne güzel alışmıştım ülkemize.

Efendim, uzun lafın kısası soluğu ecdat yadigari Sırbistan’da, daha doğrusu Belgrad’da aldım. Başta da söylediğim gibi benim tek amacım Balkanlar’ın ne kadar bize benzediğini görüp umutlanmaktı. Ama döndükten bir gün sonra, bugün sonuç tamamen tersi oldu. Umutları Romanya veya Bulgaristan!a ertelemek durumunda kaldım.

Ha biraz sokaktaki arabalar bize benziyor ve gelirlerinin Batı Avrupa’ya göre düşük olması. Halk yabancı bankalar aracılığıyla kredi çekmenin çok cazip olduğu bi yere dönüştürülmüş. Herhalde bu tarz ekonomik bilinçsizlik dışında bize benzeyen yönleri çok az.

Bir de taksicileri adeta içimizden tipler. Rahmetli reis Tito’nun mezarına merkezden 480 Dinar’a gitmişiz, dönüşte çevirdiğimiz taksici ‘’1000 Dinar’a götüreyim’’ dedi. 500’e anlaştık ama ben adam rezil olsun istediğim için taksimetreyi açtırdım, sövdü. Doğru yolda olduğumuza işaret. Taksimetre 515 Dinar yazınca adam 515 Dinar istedi. Biz diyoruz ‘’neden 1000 dedin’’ o diyor: ‘’aç dediniz actım, bunu vereceniz’’. Bir kavga bi gürültü. Adam Sırpça sövüyor, biz Türkçe. Küfürden korksak zaten pazarlığa girmeyiz. Bu arada 15 Dinar 1 Lira’dan da az bi para (1 tl yaklaşık 40-50 Dinar) ama bu işler prensip işidir. En sonunda herif bize siktir falan çekti, biz de 500 Dinar’a indik. Gitsin o kazığı Anglosakson’a, Germen’e falan atsın. Ben zaten o taksiye binerken bu it beni kazıklar kafasıyla biniyorum, Avrupalı gibi beyan-güven esasına gore çalışmaz benim kafam. Şu başta yolladım dediğim arkadaşı İstanbul’da taksiciler 5 değişik metodla düdüklemiş bu arada…

Meraklı arkadaşlar için kadınlardan da bahsedeyim. Şöyle bi dünya listelerine baktım zaten milli irade onları 5.-6. Sıraya koymuş. Oldukça güzeller ama daha dikkat çekeni çok dişi olmaları. İtalya’yı zirve alırsam, onun bi tık altında dişilik var. Misal Kuzey Avrupa hatunu da güzeldir ama eşofmanla, taytla gezer. Burada o yok. Makyaj, topuklular, kıyafetler, gözlükler… Erkekler de boylu-poslu, yakışıklı çocuklar gibi ama biraz kabalar. Az bi yontulmaları gerek. Medeniyet göstergesi olarak kadınların sosyal hayata katılımları çok yüksek. Hatta çoğu yerde kadın sayısı erkek sayısından daha fazla ve her zaman her yerde özgürce takılabilmekte oldukları izlenimi veriyorlar.
Bir başka medeniyet göstergesi olarak tuvaletlerine bakalım. 3 kıtada abdest bozmuş bu kardeşiniz şüphesiz ki tuvaletlere bakarak millet karakteri analiz edebilecek seviyeye geldi. Sakın tuvalet deyip geçmeyin, bakmayı bilen gözler için çok ipucu vardır. Öncelikle tuvaletteki sistemlerin kalitesi iş disiplinine dalalet eder. Misal Almanya’da sifonlar hep standart debiyle çalışır. Tuvalet kağıdı, klozet kapağı kağıdı vb lojistiği temsil eder. Yerlerin paspaslanması, taşların silinmesi iş yapma bilincini temsil eder. Çalışanları memnun, iş yükü ve ücreti tatmin edici olan ortamlarda bu ayrıntılar iyidir. Son olarak da insanların sifon çekip çekmediği, kağıtların kovanın içine mi dışında mı kaldığı medeniyettir. Medeniyet sistemdir. Geçen bi şehirlerarası otobüse bindim, hafif bi gecikme üzerine tartışma çıktı. Arkamdaki adam: ‘’Buraları bırakıp Avrupa’ya yerleşmek lazım’’ dedi. Gıcık oldum, ben zaten burada yaşanır mı psikolojisini yeni yeni atıyorum. Muhabbete girmedim. Sonra hareket saati geldi, tüm koltuklar için kemer takma anonsu yapıldı. Baktım kemerler de gayet düzgün vaziyette ama koca otobüste sadece kemeri ben bağladım. Dönüp arkamda ‘’Avrupa’da yasaşamak lazım’’ diyen tipe özellikle baktım, o da takmadı. Yüzüne demedim ama içimden: ‘’Nah yaşarsın’ Avrupa’da’’ demek geldi. Bizde herkesin derdi oradaki kurulu sisteme gidip çökmek. Oysa Batı demek şehirleşmek, beraber yaşama kültürü ve bunun getirdiği kurallara uymak demek. Sen daha kemerini takamıyon be adam… Her neyse efendim, bu örnekten anlaşılacağı gibi toplu kullanılan tuvalete sıçmak da bir şehirlilik bilinci gerektirir. Sen orayı bulmak istediğin gibi bıraktın mı bırakmadın mı? Batılı şehir hayatı tamamen bunun üzerine kuruludur, kendi konforundan toplum hayatını düzenleyen kanunlar-kurallar için vazgeçmeyi öğrenebilecek misin? Her neyse derindir bu konu, demem o ki tuvaletleri de oldukça temizdi Belgrad’ın.


Hem fiyatlar, hem vizesiz seyehat, hem güzel yemekler ve mekanlar, hem tarih, hem gece hayatını birarada bulabileceğiniz hem de bunları yerel rakı kafasıyla değerlendirebileceğiniz gidilesi bir mekandır Belgrad.

Friday, March 20, 2015

Racon Kesiyorum

Geldim geleli bi çok blog görüyorum ‘’Türkiye’yi neden terkettim’’ ve ‘’Turkiye’ye neden geri döndüm?’’ ekseninde. Çoğunu da okudum ve bu konuda racon kesebilecek bir isim olduğumu düşündüğüm için bir şeyler yazayım dedim. Racon kesebilirim çünkü 7 yıl yurt dışında yaşadım. Üstelik de bu tecrübenin hepsini Batı’da değil, Afrika ve Orta Doğu’da da edindim.

Önce şunu bi koyayım ortaya, Türkiye ile Batılı bir ülkeyi kağıt üzerinde karşılaştırdığımızda Türkiye hep kaybeden taraf oluyor, bu aşikar. Ancak unutmamak gerekir ki ben Uganda’da iken bile Türkiye’den daha rahat yaşıyordum. Çünkü bulunduğum ülkenin sorunları beni asla Türkiye kadar ilgilendirmiyor oluyordu. Tabir yerindeyse, tamamen ekmeğimin peşindeydim. Sorunlara duyarsız kalmak daha kolay oluyordu. Yok muydu Norveçli’nin sorunu? Olmaz mı, sapır sapır intihar ediyodu adamlar ama derinlemesine düşünmüyordum. Bu, ülkeden bağımsız yurt dışında yaşamanın bir avantajı. Bu nedenle karşılaştırma Türkiye yerine, doğduğum yere neden döndüm-doğduğum yerden neden gittim ekseninde yapılırsa daha objektif olunacağı kanısındayım. Yoksa benim M.I.T. mezunu olup Tanzanya’ya dönen arkadaşım da var. Bakınca ABD’de kalması daha mantıklı geliyor ama çocuğu dinleyince hak veriyorum. Yurt dışının rahatlığı sizin asıl yaşam alanınız olmamasından, ‘’benim bölgem değil’’ kafasından. Sessiz kalmak çok daha kolay çoğu zaman. Suudi Arabistan’da beni aile günü diye alışveriş merkezine almadıklarında arkamı dönüp başka yere gittim. Ama Türkiye benim asıl yaşam alanım. Bölgeme işerseniz, ben de üzerine işeme ihtiyacı duyarım. 7 yılın ardından doğduğum yere, anadilini konuştuğum yere dönmekte sayısız güzellik de buldum. İnsanın memleketi çocukluğudur. Ben resmen çocukluğuma döndüm. Etrafım bildiğim insanlarla dolu, bu da başlı başına bir konfor.

Hollanda adetiyle Kadıköy’de insanları selamlayıp, gülümseyerek dolaşıyorum. İnsanlar ya gıcık oluyor, ya da korkuyor. Fazla sürdüremiyorum. Koşarak dolmuşa yetişiyorum. Dolmuşçuya 50 TL uzatınca dolmuşçu: ‘’koşarak gelince bozuğun var sandım’’ tribine giriyor. Aynadan beni keserek uzun sure para üstünü bekletiyor. Sonra bozuğum olup olmadığını soruyor. Olmadığını söyleyince aynadan göz hapsini uzatarak beni baskı altına alıyor. O an istediği camı açarak araçtan kendimi dışarıya atmam. Atlamamak için direniyorum.  20 dakika para üstü gelmiyor. Sonra yanımda oturanlar araya giriyor, parayı bozup beni kurtarıyorlar. Bakın ne kadar da çocukluğum kokan bir anı. Resmen özlemişim.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Bunu da biraz iş ararken, biraz da karar aşamasında Türkiye’de çalışan arkadaşlarla yaptığım muhabbetlerde, biraz da etrafı gözlemlerken buldum. Türk toplumunun çok temel problemlerinden birisinin neredeyse istisnasız her alanda güç savaşı olduğu teşhisini ilk kez açıklıyorum. En acı tarafı da bu rolleri insanların istisnasız kabul ediyor oluşu. Ben de Hollanda gibi bi yerden gelmesem farkedemeyebilirdim ama şu an çok fazla gözüme batıyor. Bu, politikadan iş dünyasına, aile hayatından trafiğe her yere yansımış durumda. İki kişi karşilaştığı, birlikte bir şey yapacağı zaman demokratik bir ortam gelişemiyor, bir taraf diğer tarafı direk altına almaya çalışıyor. Toplumda roller buna göre hazırlanmış zaten. Sadece ezen taraf üsttenci bir pozisyon almıyor, ezilen taraf da çoğu zaman küçülmeye çoktan razı oluyor. Toplumdaki taciz-tecavüz-aile içi şiddet olaylarının da temeli burada, iş yerlerindeki baskı-mobbing şiddetinin de temeli buralarda gibi.

Hollanda’ya uçakla giderken yanıma Türk kökenli bir iş adamı oturmuştu. Yıllardır Hollanda’da iş yapıyomuş, anladığım kadarıyla maddi durumu da oldukça iyiydi. Bana demişti ki ‘’Göreceksiniz, Hollanda’yı hiç sevmeyeceksiniz. Ben Mercedes alıyorum, işçimde BMW var. Ben ailemle lüks restorana gidiyorum, bi bakıyorum ustabaşı da orada. İnsan zenginliğini yaşayamıyor’’ Adam bunu yaşamak için Türkiye’ye geliyomuş. Vale onun Mercedes’ini restoranın önünde bırakınca seviniyor. Diğer arabaları otoparkın ücra köşelerine çekiyorlar ya ülkemizde, bu abimizi çok sevindiriyormuş.

Bi de bu lanet Batı’da ‘’iş tanımı’’ diye bi şey var. Kontratınız o olmadan aslında boş kağıda imza gibi ve ben bunun Türkiye’de çok uygulanmadığını da gözlemledim. Yani sen ne iş yapmaya karşılık imza atıyorsun? Bunun baştan imzalanmadığı yerde tabi ki güç oyunu saçma yerlere gidiyor. Şöyle bakalım, Türkiye’de benim Batı’da hiç görmediğim müdür-mühendis ilişkileri var. Müdür mühendise sahip neredeyse. Oysa Batı’da müdürün de iş tanımı belli, mühendisin de, işçinin de…Mühendislerin bazıları bu iş tanımını beğeniyor ve ömür boyu mühendis olmayı seçebiliyor. Ve inanmazsınız ama bazı mühendisler müdürlerinden fazla bile kazanabiliyor. Oysa Türkiye’de belli bir süre sonra terfi etmek anladığım kadarıyla zorunlu. Bir terfi çılgınlığı var. İyi de müdürlük normalde, en tecrübeli mühendisin illa da yapacağı bir iş değil ki. Bambaşka bir sorumluluk alanı. Hal böyle olunca müdür-mühendis ilişkisi Batı’da asla buradaki gibi bir güç oyununa dönüşmüyor. Kim neden müdürünün çantasını taşısın ki? Adam müdür olmayı kendisi seçmiş ve kimsenin iş tanımında çanta taşımak yok.

Aynı örneği politikacılarda düşünün. Politikacı geçmek için trafiği kapatacak? Ne o adam kendisini vatandaştan üstün görebilir ne de vatandaş o elbiseyi giyip eziklenebilir. Suudi Arabistan’dan Hollanda’ya gidince işçilerle diyalogu oturtmakta bu açıdan çok zorlanmıştım. Suudi Arabistan’da Asyalı işçiler vardı. Temel insani haklarına erişimleri bile sorunlu kimseler. Hollanda’da ise iş tanımı dışında tek bir iş yapmayan bireyler. 16:31’de işçi çoktan tulumunu çıkarıyor oluyor.

Tecavüz vakalarının ülkemizdeki çokluğu da aynı temelde. Polisin öğrencilere uyguladığı şiddet de.

Bu kafayla bi kaç görüşmeye gittim ve pek iyi geçmedi sanırım. İş tanımımı falan sordum, yamuldu herkes. Büyük ihtimalle başa bela bir tip imajı çizdim. Aslında bu herkesin durumunu kolaylaştıracak bir hadise ama anlaşılamadım şimdilik. Ha bir de şu var, çok değişik kültürlerden insanlarla çok değişik yerlerde çalıştım. İnsanlar sizinle ilgili kararlarını ilk veya maksimum ikinci kontaklarında veriyorlar. Bir şeye üç kere evet deyip, dördüncüde hayır demektense en baştan tavır koymanın diyaloglarda büyük önemi olduğunu zorlu tecrübelerle öğrendim.

İş maceraları şimdilik bu kadar olsun. Her tecrübe kişiye özel. O nedenle genel olarak Türkiye’den niye gittim-Türkiye’ye niye geldim tatavasını yersiz buluyorum. Aydın’dan Ankara’ya okumaya neden gittiysem benzer nedenlerle yurt dışına gidip gelebilirim. Ne fazlası ne eksiği. Fazla da duygusallaştırmaya karşıyım. Yurt dışı da göründüğü gibi değil çoğu zaman. Yurt dışını öven yazılarda da çokça vicdan masturbasyonu görüyorum. Yeter ki korkak olunmasın, cesaret edilsin. Sizin kültürünüzün hakim olmadığı yerde bir şeyler başarmak için uğraşmak kişisel olarak çok öğretici. Basitleştirmiyorum ama çok da duygusallaştırmıyorum.

Şimdi Londra’da beş-on yıllık sektörel deneyimle merkeze yakın ev tutmak adina üç kişiyle ev paylaşır mısınız? Al işte, bu da yurt dışı. Benzer tecrübede birisi Türkiye’de çok daha fazla konfor satınalabiliyor ama bu toplumun her alanına sirayet etmiş güç dövüşünü maalesef içine sindirmek kaydıyla. Bu bir tercih.

Benim mesela 10 iş falan değiştirmiş arkadaşım var. Şimdi durumu oldukça iyi ama adam zamanında tulum götürüp iş yerinde yatmış. Bi de aylarca maaşını alamamış. Nihayet patron bi gün çağırmış odasına. ‘’Tamam’’ demiş bizimki, birikmiş paralar geliyor. Patronu zaten alamadığı maaşına %100 zam yapmış ve ödememeye devam etmiş. Şu güne kadar hala o iş yerinden maaş alamamış. İnanılmaz değil mi? Ödenmeyen maaşa yapılan zam toplantısı.


Haydi kalın sağlıcakla. Demem o ki her yerin artısı eksisi var. Daha öte bir tespitim de yok. Hayat dediğin raslantılar eninde sonunda...

Sunday, December 14, 2014

KISA ve ACISIZ

Daha Amerika gezisinin California kısmını yazacaktım ki 2 gün önce tulumum içinde emekçi emekçi çalışırken telefonum çaldı. Müdürüm nasıl kibar beni toplantı odasına çağırdı. 'Corporate' kültürü bilenler bilir, müdürünüz kibar konuşuyorsa bi gariplik vardır. Milyonluk projeyi tek başınıza kotarırsınız da bi teşekkür eden olmaz, 20 dolarlık parçayı harcarsınız, üzerinize çökerler. Velhasılkelam, durumu sezerekten toplantı odasına çıktım. Vay vay vay, kimler de buradaymış. Yıllardır yüzüne hasret kaldığımız HR da gelmiş. Ben dünyanın 4 bir tarafında hayat kurarken neredeydin canım? Ha bi de müdürün müdürü. Ben sizi sadece CC'lerden tanırdım, gerçekmişsiniz. İşte başlıyoruz, performansım çok iyiymiş, referans mektubu yazmak istiyorlarmış, karar yukarıdan gelmiş. Yukarısı dediğimiz tanrısal bir mertebe, hepimiz abdestliyiz çok şükür. Sanki ben bilmiyorum iyi olduğunu, sırıtıyorum. Niye sırıttığımı soruyorlar. Sanki bir cesedi bir daha öldürebileceklermiş gibi. Müdürlük refleksi sanırsam. 'Yıl sonu değerlendirmemde düşük not verirsiniz bu sırıtış için' diyorum. Kimse gülmüyor.

İşten atılmak için başka ne gerekir ki...Petrol fiyatları yerlerde, 3 kişi zaten atılmış. Dünyanın değişik yerlerinden çokça atılma haberleri de duymakta olduğumuz şu günlerde hem de. Üzgün yüzlerle bi şeyler söylediler. Bi kağıt verdiler elime. Her şeyin bi ilki var. İşten atıldım. Son 4 yıl film gibi geçti gözümün önünden...Çöller, ekvator savanları, helikopterler, gece yarısı telefon almalar...Yolun sonu.

Hepsini unutup, bağları koparmak sadece 2 gün sürdü. Emek verdiğiniz şeye bağlanıyorsunuz sonuçta. Ama oilfield bütün sektörler içinde zaten en agresif olanı. Kafamda bi yerlerde bunu hep tutmaya çalıştım. Nihayetinde ben de 2009'da atılan birinin yerine girmiştim. Başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk inşaa edilmiyor azizim. 2016'da benim yerime giren de 2020'de atılacak. Share holder'lar tedirgin olursa, borsada değerler düşerse kafalar kesilir agalar.

Ha bi de lanet olası sosyal devlet var. Eger vatandaşını korumaktan aciz bi ülkede olsaydım neredeyse kesinlikle benim yerime bir Hollandalı işçi atılacaktı. Ama Hollanda'da Hollandalı'yı işten adamadıkları için beni seçtiler. Her neyse, herkese ders olsun. Kendi aileniz sizi korumazsa el oğlu hiç korumaz.

Teselli armağanı beraber çalıştığım insanların içten vedası oldu. İstisnasız bütün işçiler gelip elimi sıktı. Bu başka bi kültürde olsa pek anlamı olmayabilirdi ama duygusallığı minimumda yaşayan Hollandalılar'ın gelip sarılmasının anlamı var. Eğer içlerinden gelmese, tek adım bile atmazlar. Başlarda beni çok zorlayan bu dobralık, bugün lehime işledi.

Her neyse, gördüklerim yanıma kar, yeni mecralara yelken açacağım artık. Ne yöne olacağı konusunda en ufak bir fikrim yok henüz. Beklenmedik, hızlı oldu.

Ekte CV'mi bulabilirsiniz (Şaka). Bana uygun bi işiniz vardır belki. O CV neyi anlatacaksa. Yıllardır yazdığım bu blog bile gördüklerimi anlatmakta yetersiz. Şimdi ben Afrika'da açlığı, Suudi Arabistan'da köleliği, Batı Avrupa'da sosyal devletin gücünü, Libya'da iç savaşı görmüşüm. Adam bana kullandığım bilgisayar programlarını soracak. Mülakatlarda ne anlatayım. En zayıf 3 özelliğimden ilki 'Afrika'da su taşıyan çocuklara yasak olmasına rağmen çay vermem' mi diyeyim?

Her şeyi geçtim de insan çeşitliliğinin getirdiği zenginliği çok özleyeceğim. Veda yemeğimde 3 Hollandalı, bir Brezilyalı, iki Libyalı, bir Polonyalı, Bir Hindistanlı, Bir İskoç ve bır Rus'un arasında otururken düşündüğüm şey bu oldu. Belki de son defa bu derece çok milletli bir sofrada oturuyor olacağım. Dünyanın renkleri, elveda.

Her neyse, bu kadar. Kısa ve acısız.


Monday, October 20, 2014

OKLAHOMA-TEKSAS


Buralar ayni Arabistan'a benziyor diyerek son yazacagimi ilk yazmis olayim. Kapali mekanlarda kadinlari gorene kadar ben buranin Bati medeniyeti oldugunu bile anlayamadim. Yeni, dev alis-veris merkezleri ve Arabistankilerle ayni markalar. Dev suv'ler, kimsenin yurumedigi 4'erden 8 seritli caddeler, petrol bagimliligi...Bati deyince ben daha bi Bati Avrupa dusunmustum.
Benim eskiden tanidigim Latin arkadaslar da buradaymis, genelde beraber takildik. Yine disaridayiz ekiple bir gece; bir Meksikali, bir Kolombiyali ve bir de Brezilyali. Bar cikisi bi turlu taksi bulamadik. Sokaklarda yuruyoruz taksi arayaraktan. Bizden baska kimse arabasiz cikmamis. Alkollu araba kullanmak da serbest adeta. Bi taraftan da polis durdurur diye korkuyoruz cunku bu kadroyu ben olsam direk tutuklarim. Tombis ABD'liler yanimizdan gecerken bize bakip evsiz muamelesi cekiyorlar. Meksikali'nin agirinina gidiyor ve bagiriyor onlara: "i am rich in my country". Adam buranin Almancisi, benim Avrupa'daki ruh halim. Derken buluyoruz bir taksici, gunu kotariyoruz.
Fiziksel olarak Arabistan'a benzemesinin otesinde kafamdaki Amerikan imajiyla celisen bir sey yok Oklahoma'da. President Bush aksanli kovboylarin diyari. Kocaman araziler. Adamlar savasiyor, isgal ediyor ama calisiyor da. Yoksa 5'erden 10 seritli otobanlarin baska bir izahati var mi?
Oklahoma yeterince bayinca yani alisveris merkezlerine doyunca-ki ben zaten doygunum- Dallas'a gitmeye karar veriyoruz. Dallas merkez de goktelenlerin hakim oldugu bi yer cikiyor. Koskoca Dallas merkezde 10-15 tane mekan var-yok gece cikmak icin. Isleri gucleri arabaya atlayip bi yere gitmek veya alis-veris yapmak olmus. Ne bir bisikletli var ne de yuruyen insanlar. Ben gittigim sehirlerde yurumeyi severim oysa...
Her neyse, Amerikali'nin da Araplarin da en azindan petrolu var ki bu yasami dayatiyorlar, biz Turkiye'de ne bok yemeye bu yolun yolcusu olduk bilinmez. 5 liralik benzinle kovboyculuk oynanir mi hic?
Guzel tarafi egitim sirasinda uzun suredir gormedigim arkadaslarimi gormem oldu. Oturduk zamanin ne de hizli gectigini konustuk. Kimini en son yillar once Diyarbakir'da gormusum, kimini Bavyera'da kimini Abu Dhabi'de. Dunya sahiden cok kucuk ama ses etmeyin, buranin Amerikalisi bizi baska gezegenden saniyor...