Sunday, May 29, 2016

Köy

Bu aralar her hafta pazar eklerinde şehirden köye göçen birisiyle röportaj yapılıyor. Şehir dedikleri yer de istisnasız İstanbul. Köy denen yer değişse de Türkiye'nin batısında bir yerler. Ben de 19 Mayıs'da atladım gittim memlekete bir bakayım şu bizim süper köylere diye. Malum bu İstanbul yer yer ve zaman zaman beni de bayıyor. Bizim köyden geçerken saptım girdim köyün içine. Mis gibi tezek kokusu. Pastoral gazım anında geçti. Zaten petrol sahası nasırlarım yeni geçiyor. Güneş doğmadan uyanıp çizmeleri giyip tarla sürmeye gidecek gibi hissetmedim açıkçası. Birisine yol sormak işin durdum. Sorarken köy dedim diye amca celallendi. ''Mahalle burası züppe'' dedi. Meğer Aydın büyükşehir olunca, bizim köy de olmuş mahalle.

Adam atarlanmakta biraz da haklı, bu millet şehirleşmek için neler çekti. Analarımız, babalarımız çoban-çiftçi olmakla üniversite görmek arasındaki ince çizgide dans etti, başardılar. Bir sürü sancıyla şehirli olmaya çalıştılar. Sonra biz geldik. Okuduk, ettik orta sınıf olup işler bulduk. Sonra da çemkirmeye başladık ''ya ben köye gitçem yine'' diye.

Bir Rus hikayesi var sevdiğim, adam sormuş bir büyüğe cehaletten kurtulmak ve şehirlileşmek için kaç üniversite gerekir diye. Yaşlı büyük demiş üç. Adam 15 yıl sonra gelmiş, göstermiş 3 üniversite diplomasını taktir bekleyerek. Yaşlı adam demiş ki: ''Birisi dedenin, birisi babanın, birisi senin olacaktı.'' Bu hesaba göre daha biz ilk çemberi tamamlayamadan köye gitmeye başlayacaksak vay halimize.

Esasında bu şehirlilik-köylülük mevzusu mekansal bir problem değil, bir arada yaşama kültürü ile alakalı bir mevzu. Avrupa'da köylü de şehirleşmiş, adam vergi vermeyi, ışıkta beklemeyi falan hep öğrenmiş. Bizim şehirler daha şehir gibi olmayınca çareyi yaban otla mücadelede, çapada, belde arıyoruz. Tabi köyde daha az adam var, dolayısıyla bağlayıcı kural daha az. O açıdan bir ferahlık verecek ama atlayayım trene gideyim şehre denecek bir alt yapı yok. Eşinle çocuğunla oturup iki bira-kahve atacağın köy pub'ı yok. Kütüphane yok. Hasattan sonra müze turuna çıkılan bir ortam hiç yok. Dolayısıyla bariz bayar gibi geliyor bana bu köy işi. Şehir, şehir olsa da eşek gibi çalışmaktan hayat ıskalanmasa, trafikte dünyanın en kötü üç şehrinden birisi olmasa, insanlar köylük yer gibi az kurallı değil de çok kalabalık olduğundan çok kurala uymanın toplam kaliteyi yükselteceğinin falan bilincinde olsa. Müdürler eşeklik yapıyor, şehirde insanlık ve moral algı kaybolmuş diye ipini koparanın köye gitmesi neyi çözer bilemedim.

Bizim sitede 6 tane şeker yavrusu olan bir kedi vardı, daha süt emerken bütün yavruları aldı millet bencilce. Anne kedi meme ağrısı çektiği için kısırlaştırıldı, bebeleri bilen yok. Bunlarla mı gidilecek köye? Kesin su kanalındaki suyun hepsini kendi tarlasına akıtıp hem kendi ağacını çok sudan, aşağıdaki ağaçları da kuraklıktan öldürür bu bencil piçler.

Bu arada şehir dediğimiz yer de İstanbul ha. Diğer şehirler isimde büyük şehir ama mesleğini sürdürebileceğin başka şehir adeta yok ya da çok sınırlı.

Her neyse, bir de bu köye göçüp şehirli orta sınıfları düdükleyerek para kazanma arzusu var ki o iyice akıllara zarar. Oradaki ilaçsız gıdayı veya agro-turizm ortamını yine İstanbullu'ya kakalama mevzusundan bahsediyorum. Bir de diyelim köylere göçtük, TOKİ de gelir peşimizden. Kamulaştırma yapıp köylünün arazisine konar ve konut projesi başlatırlar Allah korusun. Sonuçta rant, ranttır.

Yani ben şimdi hipotetik bir senaryo düşündüm orada zeytin bahçelerinin kenarında. Dedem diyelim vefat etmemiş ve tarlasında çalışıyor. Ben de böyle geliyorum: ''Selam dede, ben şu şu okulları bitirdim, şöyle şöyle çalıştım, bunlar bunlar oldu, sonra kuralsızlıkla harmanlanmış bir liberal ekonomik düzen yüzünden köye dönmeye karar verdim. Bana bi çapa ayarlar mısın?'' Bence torun mallamış diye düşünür içinden.

Bilmiyorum ki, aklım ne oraya yattı, ne buraya yatıyor. Ne yapacağız lan biz? Bu işin bir gri tonu yok mu?






Tuesday, May 17, 2016

Nem Kaldı?

Bugün bir İstanbul turu yaptım da yazma isteği geldi. Son 2,5 ayım hayatımın en kötü zamanları desem her halde abartmış olmam. Bunalımın ancak kararında yaratıcılığı tetiklediğini, ötesinin ise verimsizlikle dolu olduğunu keşfetmiş oldum. Bohemlik falan iyi kavramlar da hayatın acımasız yüzü hiç de öyle şakayla falan geçiştirilebilecek işler değilmiş. Ben de acı yazmayı sevmiyorum, o yüzden yazmadım bir şey.

Dedik ki sonra bi İrlanda'ya gidelim, fırsat var. Topladık özel hayatımıza dair ne varsa, kendi elimizle dosyalara koyduk. Bu benim hayatımda ilk kez Türkiye'den turist vizesine başvurum oldu. Şimdiye kadar sadece okul ve iş bağlantılı çalışma izni nedeniyle gitmiştim el kapısına. Meğer ne boktan işmiş bu arkadaş. Aha, daha cüzdanımı açsam ben içinden Hollanda ehliyetim çıkıyor ama gel de anlat işte. Daha bir sene önce petrol işi patlamadan, orada katma değer üretmem için peşimde gezenler şimdi ''paran var mı?, kesin döncen mi?, hırlı mısın-hırsız mısın?'' diye diye belge toplatıyorlar. İçim zaten ilk belgeleri toplarken ezildi de bugün iyice fena oldu.

Bugün bir vize aracı kurumuna gittim. Zaten bu aracı işine başka ülkede valla denk gelmedim. Adamlarla muhattap bile olamıyoruz. Oraya bir emekçi koymuşlar, bizi birbirimize kırdırıyorlar. Sen bana koy bakayım kırmızı yüzlü bir İrlandalı, ben ona konuşayım kardeşim. Zaten ben de belge taşımaktan İrlandalı kırmızılığına gelmişim. Eşit şartlarda muhattap olalım. Yok, sesimizi duyan yok.

Aldım sıra numaramı. Sıcaktan zaten terliyorum beklerken. Bakıyorum, herkes ezik ezik en namuslu, en zararsız, en ülkesine geri dönecek suratıyla orada. Daha sırada beklerken baktım veznede kredi kartı yok. Nakit olacak dediler bana 3 kişi kala sırama. Koştum bankaya parayı çekene kadar sıra geçmiş, yeni sıra aldırttılar. Lan ben bacasız sanayiyim. Dublin esnafının elini ovuşturarak beklediği adamım ben zaten. Bir de bu kadar parayı niye veriyorum? Bi bok anlamadım. Bi de nakit olacak.

Neyse sıra yeniden geldi. Emekçi kardeşimle birbirimize bileniyoruz. Ben zaten ''bana da mı vize?'' tribine girmişim. Adam fotoğraf istiyor, ben: ''İtalya'da 3 yıl oturum, Norveç, Almanya, Hollanda oturma iznim var benim. Güney Afrika vizem bile var'' diyorum. Baya baya ''sen benim kim olduğumu biliyo musun?'' sınırında dans ediyorum. Adam bana diyor: ''beyefendi fotoda çene-baş uzunluğu 35 mm değil, alamam''. İşlevine bak kardeşim, bak işte AB'den yüksek lisansımız var. Yok neymiş boyu da önemliymiş kafanın. Arkadaş, bu ayrımcılık değil mi? Değilse değil boyu 35 mm, kafam küçük benim. Yok olmadı foto işi. İlk yatış. Sonra nüfus çıktı. Ben baya kendime fazla güvenmişim. Neymiş, vukuatlı nüfus olacakmış. Ben bu belgeyi hiç vermediysem 5 kere verdim Schengencilere ve ABD'ye. Yok mu bi global database (veritabanı). Sanki rahmetli dedemin doğum tarihi son 10 yılda 10 kere değişecekmiş gibi devamlı bu belgeyi veriyorum. Hayır veremedim çünkü yok o belge yanımda. Bağırış çağırış. Erafta göçmen kardeşler de var. Güvenlik tetikte. Geldi hemen sıkıntı ne diye. Sıkıntı ne mi? Her şey komple sıkıntı. Laps diye elime verdiler dosyayı, eksikleri tamamla gel diye. Lan bi koydu. Bi de sanırsın bizim güvenlik papalığın isviçreli muhafızlarından. Lan sen de buranın çocuğusun işte. Nedir bu içimizdeki İrlandalılık? Ya resmen bizim nüfus bilgilere zaten açık kaynak internette dolaşırken ben nüfus belgesinden yatıyorum arkadaş. Çıktım dışarı, Avrupa günlerim ne iyiymiş ya. Bu aracı kurum illeti, kaotik iç ortam, kraliçeden çok kraliçeci tutumlar. Gerçi buraya kraliçe bakmaz ama laf iyi diye yazıyorum.

Bastım nüfusa gittim. Bari mesai bitmeden alayım belgeleri de yarın yine geliriz diye.

Nüfustaki abla tuşa basıyor sonra whatsapp'dan grup mesajlarına cevap veriyor. Kesin dolar günü. Hatta sıra bundayken dolar düştü diye çemkiriyor bence. Tam o karakterde bir surat. Sonra bi hatırlıyor belgeyi. Alıp veriyor: ''müdüre''. ''Müdüre ne?'' Cümle bile kurmuyor. Sen bana daha cümle kurmazsan al işte İrlandalı karşısına alıp görüşmez bile. Müdürün masasına gidiyorum. Bekle babam bekle. Bitmeyen bi mevzu var. Bi amca var Arapça konuşuyor, müdüre abla Türkçe cevap veriyor. Amca İngilizce konuşuyor, abla Türkçe konuşuyor. ''Sen İngilizce biliyon mu?'' dedi bana. Aha, SGK'da başıma gelen burada da gelecek gibi. Şimdi ben de gurbetlik çektiğim için biliyorum bu durumu, yardım edesim de var. Hem de işimin de görülmesi lazım. Gerçi vizecide gurbetlik tecrübem bi işe yaramamış ama işte şimdi empatik tarafım tuttu. Amcanın cüzdanı çalınmış. Kimlik no'sunu bilmiyor. Teyze de bulamıyor ismini. Aksaray'a yabancı şubesine gidecek. Amca bütün belgelerini bana verdi. Aha bi baktım Trabluslu. Libya benim eski mekan. Çıkışta biraz konuştuk. Amca da eski petrolcü çıkmasın mı? Ülke sapıtınca emekli olmuş, kızlarını İstanbul'da bir özel üni'ye yazdırmış. Taşınmışlar buraya. Sağolsun müdür hanım da ''Türk'den çok Arap doldu İstanbul'' diyerekten imzaladı benim işleri. Çok sevindim ha. Önce böyle işler hiç bitmeyecekmiş gibi bi hava oluyor bizim devlette. Sonra böyle ''al bakalım vatandaş, devletin sana acıdığı için bu belgeyi veriyoruz'' havalarında bi imza çakıveriyor müdürler ve müdireler. Allahım o mutluluk işte.

Amca bana kahve de ısmarladı. Biraz petrol, biraz politika konuştuk. Sonra yollarımıza. Benim yolum yeminli tercümana, my way. Muhitte yeminli tercümanlar da patlamış. Her yer başvuru, her yer çeviri. Yarım saat bekledim de aldım ecdadımın benle alakasını gösteren belgenin İngilizcesini. Dedelerim yaşasa gurur duyardı yeminle ya da hayatı İngiliz'i defetmekle geçmiş gazi dedem belki biraz kızardı. Ama İrlanda bu, kraliçe ile alakası yok. Aslında bana çok kızmazdı da o Turco-Irish vizecilere kesin destursuz dalardı. Neyse, şimdi şükür hümanistiz de yine de bu tavırlar hoş değil diye diye avunuyoruz. Biz Didim'deki İrlandalılara böyle mi yapıyoz? Bacasız sanayi sonuçta. Ona göre yapıyoz.

Çıktım şöyle metroda 2 keman, 1 ritm, 1 çello, 1 kontrbas kalite grup sevdiğim bir şarkıyı çalıyor. Ya da ben bu şarkı sandım, dinliyorum. Oturdum, güzel kafam dağılacak. Sıradaki şarkıya başlarken kontrbas erken girdi diye çellocuyla kavga çıktı. Kemancı ayırdı, ara verdiler. Kesin Rus oyunu bunlar. Sizin vereceğiniz huzura...Kalktım gittim.

Şimdi yarın yine o güzel egomu vizecinin kapısında bırakarak gidip efendi gibi belgelerimi verceğim, sonra da mal gibi o parayı ödeyeceğim ve sırıtarak kendimi İrlandalılar'ın tam yetkiyle donattığı Anadolu insanına sevdireceğim. Ha bir de dediler ki ''eşiniz iş gezisine giderken sizin turist olarak gitmenize sıcak bakmayabilirler''. Yani eşime de turist yazsak daha avantajlı olacaktık. ''Dürüstlüğü cezalandırıyorsunuz'' dedim. Dedim de dürüstlüğü cezalandırmayan mı kalmış. İşte biz böyle geldik, böyle gideceğiz, tıynet meselesi. Siz de dürüstlüğün bedelini ödeyenerden olun ey okuyucu.

Çıkmazsa İrlanda büyükelçisine mektup yazacağım. Ona da yıldızı sönmüş bir pop-star edasıyla diyeceğim ki: ben bacasız bir sanayiyim, ben yüksek mühendisim, ben 6 sene Avrupa'da yaşadım, benim görmediğim ülke yok, benim irlandalı dostlarım var....Mektuba da bugün ölüm yıldönümü bugün olan üstadın albümünü ekleyeceğim:





Ha ama çıkarsa da aynen Dublin publarında bununla coşarım, kırmızı suratlara siyah birayla halay çektiririm:



Karar sizin ey sayın büyükelçim...

Saturday, January 9, 2016

Alışırsın


Karlı bir İstabul sabahında hafif üşüyerek kahve içmem yazma arzumu depreştirdi. Sanırsam 2011 yılbaşına Brüksel'de girmiştim. Aklımda en çok kalan ertesi gününde buz gibi bir havada kahve ve vafıl yiyişimdi. İşte beklenen ilham, hemen yazayım. Vafıl demişken uzun süredir minimum karbonhidrat tüketerek zayıflıyorum. Karbonhidrat dışında hala oldukça fazla yiyebiliyorum. Ortalama bir insanın iki katı yiyerek kilo vermek gerçekten güzel. Eskiden üç katı yememden mütevellit kilo almaktaydım. 

Aslında her gün yazacak o kadar fazla konu geliyor ki aklıma yazamama sebeplerinden birisi de bu oldu zamanla. Biz küçükken mahallede deliler olurdu. Delilerle ilgili kolpa hikayeler uydurulurdu. En yaygın olanı ''Bu adam aşırı zekadan delirmiş'' idi. Deterjan yediği için delirdiği söylenen de vardı, elektrik çarptığı için de ama bu aşırı zekadan delirmek en korkuncuydu. Malum, ergeniz. Gelişiyoruz ve her ay kapasite arttırımına gidiyoruz. İnsanda bir korku oluyor aşırıya kaçarsak deliririz diye. Ananem ''televizyona yakından bakma, aptal olursun'' derdi. Oysa ben aşırılıklarımı 30 santimetreden TRT izleyerek törpülüyordum.  Demem o ki ben de aşırı düşünmekten yazamadım. Resmen düşünceler taştı beynimden.

En zor olanı da Türkiye'de yaşama fikrine kendimi alıştırmak oldu. Arkadaşlar hep ''alışırsın'' dedi. Alışmak bizim işimiz. Ben nelere nerelerde alıştım da o yüzden biliyorum alışmanın her zaman çok sağlıklı olmadığını. Neyse, baya güldü falan millet bana. Yaya geçidine atlamaya çalıştım bi iki kere. Nil nehrinde ters akıntıda yüzmeye çalışan Afrikalı bebeleri anımsadım. Şöyle bi şöför tipi var: adam senin yaya geçidinde yürüdüğün istikamete doğru direksiyon kırıp gazı köklüyor ki durmadan ve sen önünü kesmeden sıyrılıp gidebilsin. 

Neyse, ancak gelmemin üzerinden bir yıla yakın zaman geçtiği şu anda bazı gerçekleri kabullenmeye başladım. Çevrenin bana ''alışırsın'' dediği aslında alışmak değilmiş. O yüzden Libya'ya, Norveç'e, Suud'a, Afrika'ya alışmakla alakası az. Oradaki alışmak adaptosyana daha yakın iken, İstanbul'daki alışmak ''duyarsızlaşmaya'' daha yakınsıyor. Adam yaya geçidinde hakkını mı gaspediyor, boşver aldırma. Uzun bi süredir duyarsızlaşmaya çalışıyorum yani. İşte sadece bi tane kritik hadise var. Duyarsızlaşabilecek kadar paran olması gerekiyor. Herkes de ona kasıyor zaten. Ama para da nakit kalmıyor kimsede. Az bi duyarsızlaşacaklar, hemen parayı ev peşinatı yapıp yine duyarsızlaşma seviyesinin altına düşüyolar. Kısır döngü resmen. 

İşte bunları düşünürken içlikli bi arkadaşım aradı. Sevgilisiyle işleri ilerlettikleri zaman dilimi tam da içlik mevsimine denk gelmiş. Ne güzel bu gündelik hayat meşgaleleri. Yemişim felsefeyi. ''Risk budur'' dedim kendisine. ''Hedge et riski'' falan demeyi de bilirdim aslında. Plazalarda çok büyük işler kovalayıp evrimsel süreçten sapmış insanların dilini de konuşabiliyorum ama arkadaşımın beyni bulansın istemedim. Evrimsel opsiyonu önceleyerek yol gösterdim.

Böyle işte danışmanlık da veriyorum hizmet olarak. Çünkü herkes over-engineered (aşırı-mühendisleşmiş) olduğumu söylüyor. Sanıyolar ki kendi başıma minyatür bi uzay aracı yapabiliyorum. Mühendis Arapça hesap yapan demek yanılmıyosam (ki yanılıyosam da boşver, nasılsa yanıldığımı kabul etmezsem aptal durumuna kesinlikle düşemediğim bi yerdeyim) yani aşırı hesapçı yaftası yiyorum devamlı. Adamlar diyor ki ''sales'' yaz, sales lazım. Arkadaş, ülkenin her yeri sales dolmuş zaten. Sales executive, sales manager, sales uzmanı, sales engineer, sales danışmanı, sales teknisyeni, sales takip personeli...Zaten dünya sata sata-ala ala battı be arkadaş. Dünyanın toplam borcu olmuş 223 trilyon Dolares. Daha ne satacaz? Valla yiyen ödesin de denmiyor. Sanki yan dünyadan mal aldık da adamlara borçlandık.

Hala daha bulmuşlar gariban Türk'ün duygusallığındaki hazineyi, durmaz deşiyolar. Reklamları bi açıyorum, çay satıcısı bile gazlıyor ''baktık ki dünyada kimse sen gibi çay içemiyor be Türkiye. Sen nasıl istersen öyle renk veririz, sen kralsın'' diye goy goyda. Sucuk reklamı bile çılgınca duygu sömürüsü. Arkadaş bu ilkel taraflara dokunmadan biz anlaşamıyor muyuz?

Cevap vereyim anlaşamıyoruz. Şu bir senede bir de bunu gördüm ki oldukça iletişimden uzak bi toplumuz. Her şey aşırı duygusal. Adam geliyor, ufacık kurabiye almış. Abi yer misin diyor? Canım istiyosa alıyorum, laps yiyorum. Sonra başlıyo duygusallıklar: ''Abi yapılır mı bu yaaa?'' Sonra çıkıyor, herkese dedikodusunu yapıyor: ''Geldi, ufacık biskivümü yediiahh''. Aga bana teklif edersen böyle Alman gibi yerim ben. Bi de mesela bi şey yapmış, ''iyi mi, kötü mü?'' diye şıklı soruyor. ''Kötü'' deyince bi küsmeler oluyor. Bari üzüleceğin şıkkı sorarken koyma be kardeşim. ''Çok mu iyi olmuş yoksa hayvan gibi mi iyi?'' diye soruyorum ben mesela. Yani bu ağlak satış metodları ve iletişimden uzak duygusallık da fena halde baymış durumda. Alın işte bunun efsane bi örneği ve olayın giderek duygusal olarak kabarışı. Adeta anaokulu. Haydi kalın sağlıcakla.




Thursday, October 8, 2015

Deldin Böğrümü Yaman Nobel, Güzel Nobel

Bugün Aziz Sancar Hoca'nın başarısı her yerde. Gören de sanır ki yıllardır Aziz Hoca'dan Nobel haberi bekliyorduk da sonunda beklenen haberi aldık. Bu ülkenin en stratejik noktalarındaki adamlar bile hocanın adını bizimle aynı anda duymadıysa ben de bir şey bilmiyorum. Ardından tebrikler, telefonlar, yakın zamanda belgeseller vb göreceğiz. Yurt içi-dışı sallıyorum ama çok fazla önemli bilim insanımız vardır şu anda. En az bir tanesinin Türkiye'ye dönüşündeki aptallıkları bildiğim için çok rahat sallıyorum. Adam Ivy League okullarından birisinde  beyin elektroniği çalışıyordu, Türkiye'de ''O bizde yok Calculus yirmin yeğenim?'' dediler. Neyse, kendisini bu inanılmaz başarısından dolayı kutluyorum ve başarılarının devamını diliyorum. Sonuçta Pakistanlı Abdus Salam Hoca'nın 1979'da Fizik Nobel'ini aldığını duyduğumdan beri içimde bir eziklik yok değildi. O konu hallolmuş oldu.

Uzun süredir, kendimin de içerisinde bulunduğum 30-45 arası çok verimli olduğunu düşündüğüm yaşlarda ne kadar boş-beleş işlerle uğraştığımızı düşünüyordum. Verimlilik kavramını en kısa sürede maksimum karlılığa indirgemiş durumdayız peki ya insanımızdan maksimum yararı (sadece maddi değil) alma kısmı ne olacak? Yerelde çok önemli ama globalde incir çekirdeğini doldurmaz mevzularla kaç yıl daha geçirebiliriz bilemiyorum.  Yanı çok değil, 20 seneye kuraklık çekecek bu ülkede twitter takip etmekten embesile döndük ki bu da embesil olmayanlarımızın daha çok yaptığı bir şey. 

Kişisel kariyerime bazen dönüp baktığımda bir gece barda Kolombiyalı bi arkadaşımla tekila içerken bana bir şirket adı söyledi. Ertesi gün başvuru yapıp kabul aldığım şirket dünyanın en büyük ve en yaratıcı petrol servis şirketiydi. Şu an ancak idrak etmeye başladım ki bazı lokasyonlarda istekli, çalışkan, iyi-kötü biraz donanımı olan birisi için Tanrı yürü ya kulum deyiveriyor. Daha önemlisi özellikle Hollanda'da çakallık-çukallık yapmayan adam devamlı rahat ediyor, adeta sistem dürüstlüğü ve açık sözlülüğü devamlı ödüllendiriyor. İşte verimlilik budur kardeş, ötesi laf-ü güzaf. 

Bakıyorum insanların ülkemizde kalabalıktan sıyrılmak için debelenişine, sanırsın ki bu kadar debelenmenin sonunda dünyanın karbon emisyonu sorununu çözecez, nesli tükenen hayvanları kurtaracaz ya da uzaya koloni kuracaz. Alt tarafı sabah uyanıp gidecek, akşam da dönüp maaş alacak bi meşgale arıyoruz.

Vallahi ne yalan söyleyeyim, ben Aziz Hoca Nobel'i aldığı için TV'nin karşısına geçip ellerimi başımın arasına alıp, düşündüm. Sırıtan spikerlere inat kalan milyonlarımıza acıdım. Bu kadar didinip hiç bir zaman ne kadar iyi olduğunu farketmesine izin verilmeyenlere. Ha demiyorum ki herkes optimum kariyerine ulaşır başka yerde. Ama en azından hayalleri peşinde gider, kendisine bi çok kez 2. hatta 3. şans verilir. Bu ülkede kaç kere bir sınavı, bir seneyi, bir işi harcama lüksünüz oldu?

Şimdi sırada ABD'de sivrilen bir başka hoca var. Daron Acemoğlu eli kulağındadır ekonomide nobeli alacak. O gün geldiğinde biz yine günlük hayatını idame ettirmeye çalışanlar ve bir şey başarmak için herkesten iyi olması gerektiğine inananlar olarak onu da gözyaşlarıyla alkışlayacağız. Oysa bu hocanın da çalışması tam olarak Türkiye'nin neden Afrika-Orta Doğu ülkesi olmaya gidişini anlatıyor. Anlayacağınız, bir terörist nobele koşuyor.


Friday, October 2, 2015

SGK Deneyimi

Son 4 günün üçünü SGK kurumda geçirdim ve hayata bakışım değişti. Ben daha karmaşık mevzular, Batı'da ve Türkiye'de personal space-kişisel alan mevzularında falan yazayım diyordum da boşverdim. Hani şu sen kredi kartıyla ödeme yaparken yanında duran adamdan bahsedecektim biraz. Bu tip, havaalanı polis kontrolünde çizginin ardında bekleyemediği için azar işiten adam aynı zamanda.

Ama SGK macerasında öğrendim ki bırak kendi vücudun etrafında bir alan talep etmeyi, vücudumuzun cinsel olmayan bölgeleri adeta kamu alanı olmuş. Ataşehir Kaymakamlığı'nın zemin katından 5. katına kadar 4000 kişi gelir testi kuyruğunda. Nüfus dairesi desek, çocuğunu düzgün bir okula yazdırabilmek için adres değiştirmeye çalışanlarla dolu. Bu insanların da bir çoğu üst üste alt alta. Kim kaybedecek bireyselliği, kişisel alanı da bu güruh bulacak?

Ertesi gün de Kadıköy SGK Merkezi'ne gittim. Mental olarak çok iyi bir hazırlık yapmış olmama rağmen oradaki insan sayısı ve tip varyasyonu şok etti. Sabahın köründe numaratörden 570. numarayı ancak alabildim ve binayı ertesi gün tekrar gelmek üzere terk ettiğimde saat 18:30 idi.

Tabi bunca saat zarfında sayısız dostluklar kurdum da kendimden sonra en çok acıdığım Erasmuslar oldu. O gariplerin de burada yaşayacakları zaman için SSK sigortası yaptırması gerekiyormuş ve binlerce insanla aynı gişelerde bekliyorlar. Okullar yanlarına tercüman vermemiş, SGK'da Türkçe bilen kısıtlı, İngilizce biliyorum diyenler bizim Sicilyalı bakkaldan beter konuşuyor. 3 tanesine yardım ettim ama bayası da telef oldu. Düşünsene Lüksemburglu öğrencinin memleketindeki toplam insan sayısı SGK binasının içindeki ve bahçesindekilerle aynı. ''Neden böyle kalabalık?'' diyorlar. Ya yemin ederim anlatamadım. Bak adama şunu demem gerekiyor: ''anayasal olarak sosyal devlet görünümünde olan mafya, işsizlerinden para kertebilmek için 7 milyon kişiye borç çıkartmış. Üstelik de bu insanlar gelir vergisi ve kdv dışında belki de dünyanın en çok vergi ödeyen vatandaşı'' Ben bunu Avrupalı adama nasıl çevireyim? Düşünsene bi İsviçreli, Alman, İsveçli falan bi gün uyanıyor ve devlet kendisine 1000lerce Euro kitleyivermiş ve halihazırda işsiz. Yemin ederim adamlara tercüme etmeye utandım.

Zaten ben bu elemanlarla konuşurken etrafımızda meraklı bi 300-400 kişi de iş makinasıymışızcasına toplanıp bizi dinliyor. Ulan madem hepiniz bu konuşulanı anlayacak kadar İnglizce biliyodunuz, yardım etseydiniz ya. Bu Erasmus tayfası gidince etrafıma tolandı millet. Herkes ülkeden öyle bıkmış ki ''sen bu kadar dil biliyon niye kalıyon'' demeye başladılar. Çoğuna demedim de bi tanesine: ''ben 7 sene yurt dışında kalıp yeni geldim'' dedim, adam: ''senin kafanı sikeyim'' dedi ve gitti. Şaşırdım ama iç sesim de aynı şeyi bütün gün söylediğinden hiç alınmadım. Sonra bi çocuk daha geldi. O  da ''abi ben Almanya'ya gitmek istiyom, o kızlarla (Erasmuslar) beni tanıştır'' dedi. Dedim ki şuraya sığır getirsek hayvan stresten çiftleşme yetisini kaybeder, aklın hala çiftleşme yoluyla yurt dışına kapak atmakta''.  Sonra başka avcı kıyafetli bi abi geldi, bu lafı duyunca ''Hepimiz sığırız, buraya sığır bağlasan durmaz'' diye bağırıp gitti. Tam bir freak show ortamı. SGK'dan o an Almanya'ya bir teleport kapısı açılsa, sanırım %99 10 saniyeden az düşünerek gidecek Almanya'ya. Ben çok yer gezdim, Libya'dan sonra yaşadığı yerden bu kadar az memnun başka bi topluluk görmedim.

Her neyse saat 18:30'da bana sıra geldi. Borç yazılan tarihte yurt dışında olduğumu gösteren belgeleri verdim. Ama bi kaç ülke olduğu için memurun kafa gitti. Şefini çağırdı. Zaten memurların kafa standart dışı bi durum oluşunca direk gider. Libya'dan niye belge getirmediğimi sordu şef. Libya'daki konsolosu şutladıklarını ve oradan hiç bi şey gelemeyeceğini anlattım. Sonra bana kaşeli ''sıra almadan girebilir'' kağıdı verip, ''Cuma gel'' dedi. Sanırım bugün gittiğimde bi şeyler çözüldü ama emin olmak mümkün değil.

Ben bu kadar mal bi iş, bu kadar verimsiz hayatlar dünyada görmedim arkadaş. Milet 3-4 gün bu borcu sildirmek için oradan oraya koşuyor. 2 sene önce Uganda'da 3 kişi kutlamıştık da doğum günümü, iç geçirmiştim memlekette olsak ne güzel kutlarız diye. İşte böyle kutlanıyormuş memlekette de. Ama Almanya'da kesin süper kutlanıyodur...



Sunday, May 31, 2015

Başkasının Gözünden

Amsterdam Schiphol havaalanından yola çıkıp Taksim’deki oteline gidecek ve aşağı yukarı bir gününü ele alacağımız Hollandalı karakterimizin adı Bas van Dutch olsun. Aslına bakarsanız eğitim durumu ve mesleği de çok önemli değil çünkü temel eğitimin başarılı olduğu bir ülkede yetişmesi nedeniyle, eğitim durumu ülkemizdeki kadar kritik bir anlam ifade etmiyor kavrayışın gelişimi açısından. Beraber çalıştığım, top oynadığım, ailesiyle tanıştığım, kilometrelerce yol yapıp, bir şeyler öğrendiğim, öğrettiğim, tartıştığım, eğlendiğim insanların bir ortalaması hayal ürünü bir karakter olsun. 34 yaşında, 1.88 cm boyunda, 85 kg. Düz, arkaya taranmış sarı saçları var, yüzü traşlı. Bisiklete biner, top teper, kanallarda küçük teknesini yüzdürür ve Almanları sevmez. En sevdiği topçu Rijkaard'dır. İngilizce, Almanca ve Dutch konuşur. Tekno müzik hastasıdır. Temel Hollanda insanı bilginiz yetersizse önce şuraya gözatabilirsizniz.

Bas uyandı yüzünü yıkadı. Hafta sonu kızlı erkekli arkadaşlarıyla evin rabıtalarını değiştirme işini tamamladıkları için kasalarca birayı gömmüşlerdi. Akşamdan kalmalığı atmak için duşa girdi. Saat 09:00 idi ve 13:00’de uçağı vardı.


Türkiye’ye en son 2000 yılında Delft’de okurken gitmişti. Üniversiteler o zaman bir yıl izin alıp gezmeye çıkan öğrencilerine burs vermeyi sürdürüyordu. ‘'Şimdiki nesiller o kadar şanslı değil’’ diye düşündü. Eski Hollanda’ya hafif bi özlem duydu. Sonra aynada kendine bakıp: ''güzel olan sen değil, o günlerdi’’ dedi. Duşunu alıp çıktı, saçına kilolarca jöle vurup geriye taradı. Giyindikten sonra Golden cinsi köpeğini bahçeye saldı, kız arkadaşı hala uyuyordu. Batının ahlaksızlığını almasına bile gerek yoktu çünkü orjinal bir batılıydı ve o yüzden 9 yıldır beraber yaşadığı kız arkadaşıyla evlenmemişti. Kız arkadaşını liseden beri tanıyordu ama o zaman birlikte değillerdi. Ara sıra marihuana içerlerdi ama üniversite yılları başlayınca bunu da bıraktılar. Sonuçta ne turist, ne liseli ne de evsizdiler. Bir hevesti geçti gitti. Hatta o yıllarda kızarkadaşı başka bir arkadaşıyla takılıyordu ama aşırı derecede domuz eti tükettiği için bunun bir önemi yoktu bugün. O kadar domuz eti yemişti ki neredeyse kız arkadaşını olmayan çocuklarının anası, namusu, bir kadından öte insan olarak bile görüyor olabilirdi.


Öte yandan ne anası ne de kayınvalidesi yapmayı düşündükleri çocuğu kakalayabilecekleri bir kapı olarak görünmüyordu gözüne. Anne bile diyemediği bu kadından ne bekleyebiirdi ki? Zaten kendisi haftada 35 saat çalışmanın yükü altında eziliyor kız arkadaşı da 3 gün çalışması yetmiyormuş gibi yerel çim hokeyi liginde iddialı bir takımın koçluğunu yapıyordu. Bir keresinde akşam yemeğinde çocuğu iteleyebilir miyim diye ebeveynlerinin ağzını aramış, 9 birayı çoktan gömmüş olan babası % 40 vergi ödediğini, devletin bakması gerektiğini ağzından kaçırıvermişti. Sonuçta Bas’ı bile babası atmıştı 19 yaşında sokağa ve Bas ne yapacağını bilmez halde ülkenin en prestijli okullarından birinde okuyuyup mühendis olmak zorunda kalmıştı. O da yetmemiş devletin bursuyla İsyanya-İtalya-Hırvatistan-Yugoslavya-Yunanistan-Türkiye gezisine çıkmak bahtsızlığına itilmişti. Hatta döndğünde okulu bırakıp tesisatçı olarak para kazanmayı da düşünmüştü ama artık eski tip Hollanda evleri çok yapılmadığı için ve o da tek düze apartman tesisatçılığını heyecanlı bulmadığı için okula devam etmişti. Her neyse, zaten BMW’si steyşın vagon bile değildi. Çocuk işi yaştı yani…

Buz dolabını açtı, dilimlenmiş ekmeğinin üzerine tereyağı sürdü, biraz peynir biraz salam koydu, yanına 1 litre süt açtı. Bunu bitirince de bu sefer ekmeğe çikolata sürüp onu yedi. Dün çakal arkadaşları getirdiklerinden çoğunu yemişlerdi ve bu bariz sinir bozucuydu. Kendisini bildi bileli yediği kahvaltı buydu zaten. Adeta refleksmişçesine bitirdi yemeği. Bu yarı iş yarı eğlence dolu yolculuğa çıkmadan isterdi ki karısı kalksın iki yumurta kırsın. Ama düşünemezdi bile. Deri valizini aldı, vurdu çıktı kapıyı.

Bisikletle bastı gitti istasyona. Oradan da trenle havaalanına. Bilete baktı, Türk Hava Yolları’nın kapısına yollandı. Vay babam vay, zaten kapı kendini belli etmiş. Memlekete giden Türk şımarıklığı kavramı Bas’ın gözlerinin önünde. Mapustaki son saatlerini geçiren mahkum heyecanındaki yetişkinler, memleketindeki fındık bahçelerini anlatan Karadenizliyle, kayısı bahçelerini anlatan Kayserili’nin muhabbeti, ağzı koli bandıyla bantlanmış Hollanda peyniri dolu çöp poşeti taşıyan teyzeler, enerji patlamasıyla sarsılan ve Usain Bolt’un rekoruna göz dikmişçesine koşan küçük veletler… Kesin doğru kapıda. Bir ara ülkücü çetelerle ilkokulda kendisini döverek kurt işareti yaptıran sınıf arkadaşı Mehmet’i görür gibi oldu. 4 çocuğunu bağırış çağırış oturtmaya çalışan Mehmet’in yanına gidip muhabbet edecek bir kültürden gelmediği için devam etti. Aynı zamanda Mehmet onu görse kesin gelip çocuklarına: ‘’biz bunları ne döverdik aq’’ diyecek ve geçen 25 yılda taksi filosunu nasıl büyüttüğünü anlatacağından neredeyse emindi.

Açtı kitabını, kapı açılınca bindi. 24 B’ye oturdu.  Koltuk aralıkları 1.70’e gore dizayn edildiği için bacakları sığmadı. Şirketinden KLM uçuşu istemiş olsa da pinti şirketi onu bu uluslararası uçuşta THY’ye koydu. Gönül isterdi ki bileti alan sekretere bi email döşesin ve cc’ye kendi müdürlerini de koysun, cümle alem görsün onun taşşaklılığını. Kendisine güveni de tamdı esasında ama insanların ağzına mail yoluyla sıçma teknoloşisi henüz yaygın değildi. Daha çok iletişim amaçlı kullanılan bir metoddu.

Hostes acil çıkış kapısını tıkayan 500 kilolık teyzeyi kapının önünden kaldırmak için konuyu dolandırarak onu oradan kaldırmak istiyor şimdi. Teyze de ısrarla kalkmıyor. Dualarıyla uçakta acil bir durum olmayacağının teminatını veriyor. Bas teyzeye neden şişman olduğu için orada oturamayacağının bir türlü söylenememesini anlayamıyor. Niçin 10 kelimeyle anlatılacak bir şey 100 cümleyle anlatılamaz ve içinden çıkılamaz bir hal alır? Sonunda teyze bağıra çağıra asla resmiyete dökmeyeceği şikayet tehditleriyle kalkıyor. Bas da fırsattan istifade kapı önüne geçmeyi kabul ederek teyzeyle yer değiştiriyor. Artık bacakları rahat.

Nihayet bağırış, çağırış ve kaos yerini küçük dudak kıpırdamalarıyla dualara bırakırken, Bas da içsel huzuruna kavuşuyor. Ancak bu sessizlik çok uzun sürmeyecek. Bas uçak havalandıktan kısa bir sure sonra ayakkabılarını yeni çıkardığı sırada yandan ilk yoklama atışı geliyor: ‘’yolculuk nereye?’’. Bu ne biliyonuz mu? Bu efelerin dağdaki çatışmalarda düşman kuvvetlerinin sayı ve yeteneğini anlamak için yaptığı test atışı. Cevap gelecek 3.5 saatlik vuruşma için çok kritik. Bas yıllarca denizcilik ve tüccarlık yapmış bir ecdadın torunu olduğu için bu ilk atışa sempatik cevap veriyor. O an hayal ettiği ve akşamdan da kalma olduğu için ona ilaç olacak uykuyu bir anda feda ettiğinin bilincinde olamayacak kadar naifçe: ‘’İstanbul ya siz?’’ diyor. Kavga İsanbul dediğinde kaybedilmiyor da ‘’ya siz’’i eklediğin anda bitiyor. Şimdi Çakırcalı kızanlarıyla üstüne çökecek Bas.

Muhabbet ana hatlarıyla Ahmet Bey’in nasıl başarılı bir iş adamı olduğu, ne kadar çok para kazandığı üzerinden yürüyor. Tabi ki Bas kendisinden böyle bahsetmekten utandığı için oldukça ezik bir imaj çizmek zorunda kalıyor. Ahmet diyor ki: ‘’ Valla Hollanda’yı sevmiyorum, ben Mercedes alıyorum, işçimde de Mercedes var. Ben bi restorana gidiyorum, ustabaşı da orada. Türkiye öyle mi, çalışanı ödüllendiriyor. Arabamı restoranın önüne çekiyorlar, en kral masayı veriyorlar, insan riskinin karşılığını alıyor’’. Bas çocukluğundan beri bambaşka bir ideale inanmış. Anlatıyor falan sosyal devleti. Ahmet diyor "ben de sosyal demokrata basıyorum Hollanda’da o ayrı’’. Bu arada uçaktaki yemekten kalanları Bas çantasına dolduruyor. Ahmet kafasını diğer tarafa çeviriyor. 

Derken Ahmet, arabasıyla bırakmayı teklif ediyor Bas’ı gideceği yere. Bas seyehat rehberlerinde bu tarz tekliflerin riskli olabileceğini okumuş ama yine de insanlara ilk tanışıldığında yüksek kredi verilen bir kültürden geldiği için bu teklife sıcak bakıyor. Üstüne de Hollanda hesapçılığı biniverince olur diyor.

İnince Ahmet arabaya yürümeden Bas’a çay içmeyi teklif ediyor Atatürk Havaalanında. Bas 7 TL çay fiyatını görünce ‘’ben istemiyorum ama otururum’’ diyor. Ahmet, Bas’ı fakir sanıp acıyor. ‘’Ben alayım sana’’ diyor. Gidiyor tost simit getiriyor. Bas da sırıta sırıta yiyor. Zaten kılığı da pek hırpan bu Bas’ın. Kot tshirt bi de deri mont giymiş. Sonra garajdaki arabaya yürüyüp dalıyorlar şehre. Yolda Ahmet İstanbul’un nasıl geliştiğini falan anlatıyor. Bu arada bildiğin araba asfaltın üzerinde 15 dakikadır duruyor çünkü gelişen muhitte normal olarak araba ilerlemez. Bas normalde bu sürelerde Hollanda’dan çıkıp Belçikayı falan geçiyor neredeyse ama demek ki kırlık yer olunca hızlı gidiliyor. Bizde gelişmiş şehir mi var aq diye düşünüyor. Neyse, 3-4 saat gibi bi süre sonra otele varıyorlar. Yolculuk beleş olduğu için Bas çok üzülmüyor. Üstelik de Ahmet kendisine seçim dönemi olduğundan bazen yolların kapatıldığını, miting meydanı, milli irade vb kavramlarıyla demokrasi 101 crash course veriyor. Bildiğiniz gibi Hollanda bir krallık çünkü. Olur böyle tıkanmalar trafikte, halk sandıkta geçiş üstünlüğüne karar verir. Ahmetle vedalaşıp otele giriyor.

Otele adımını atar atmaz bell boy’dan lobiye bir muamele ki güya yüzlerce yıldır tüccarlık yapanlar Baslar değil de bizimkiler. İnsan kendisini rock star sanacak. Bas’la bell boy arasında valiz taşıma sürtüşmesi yaşanıyor. Bas valizi hiyerarşiye alışık olmadığından vermek istemiyor. Bell boy da bahşiş alacağını sanarak asıldıkça asılıyor. Sonunda Bas bırakıyor da çocuk taşıyor. Tabi ki Bas’dan üç kuruş bahşiş çalışmıyor. Çocuk lobiye dönünce yapıştırıyor arkadaşlarına: ‘’yavşak sarı bahşiş vermiyor gençler, hiç kasmayın. Biliyordum ya Hollandalıdan iş çıkmaz, bi bakayım dedim’’ Kapıcı çocuk Sultanahmet ‘den yetişme zaten. 6 dili yazamadan konuşuyor, gözler para detektörü…

Bas otel yemeklerinin fiyatı çok olunca Beşiktaş’a iniyor. Taksi çağıralım diyorlar, yürümeyi seçiyor esnaf düşmanı namussuz. Oralarda bi sürü ucuz şey bulup yiyor. Beşiktaş da gelişmiş son gelişine göre yine ama o kadar da değil. Zaten Bas fazla gelişmemiş semtlerini seviyor İstanbul’un. Esnaftan bir iki kendisini kertmeye çalışıp az para üstü veren vb çıkıyor ama yabancı olması aptal olmasını gerektirmediği için fark ediyor. Sonra bira içmeye Taksim’e gidiyor taksiye atlayıp. Tabi ki taksici 50 Lira alıp 5 Lira aldığını iddea ediyor, tartışıyorlar.
 











O görmeyeli istiklal baya gelişmiş. Ağaçları sökülmüş, eskiden kalabalık olan bazı sokaklarında hayat kalmamış en güzeli de meydana tertemiz bi beton atılmış. Bas ilk kez bu kadar geniş bir alanın betonlandığını görüyor. Malum Hollandalı, 10 metrekare toprak için yüzyıl çırpınan fukaranın memleketi.

Gezip tozarken saatin bir hayli ilerlediğini farkediyor. Yol kenarındaki çakma saat satıcısından iki tane Tissot alıyor arkadaşlarına vermek için. Sonra gerisingeri otele.

Lobide aynı toplantı için geldikleri Luigi ve saat 22:00’de İtalyan meslektaşının muhabbetinden ve ses yüksekliğinden baymış ve uyumaya gitmek üzere olan Rudolf’u görüyor. Yanlarına yürürken Mohammed selam veriyor. Mohammed’e Arabistan dışında rastlamak büyük nimet çünkü biliyor ki gece olunca Mohammed fütursuzca tekila ısmarlar. Sandalyesini çekiyor, diğerleri yemek yerken dışarıda akşam yemeğini ucuza kapatmış olmanın mutluluğuyla oturuyor. Hem zaten 6 çeşit kebap ısmarlamış olan Mohammed az sonra doğunun o tüm verimkarlığıyla kendisini elleriyle de besleyecek...Günün sonunda bu kadar az para harcamış olmanın büyük ferahlığıyla kafasını koyduğu an uyuyacak olmanın dayanılmaz hafifliğiyle sohbete giriyor: ‘’Nasıl buldunuz Türkiye’yi? Çok gelişmiş değil mi?’’ Cevap Mohammed’den geliyor: ‘’Bence Riyad daha gelişmiş’’

Aha işte bu esnaf düşmanı Bas dünyayı böyle böyle geziyor hem de itoğlusunun Hollanda kanallarında yüzdürdüğü bir küçük teknesi bile var...






Saturday, May 30, 2015

Yamyamlar Şehri

Malumunuz Mad Max'in yenisi piyasaya çıktı. Filmdeki amoral tablo bana içerisinde bir süredir yaşadığım İstanbul'u istemeden de olsa düşündürdü. Avrupa'nın yüksek ahlak değerleriyle bezeli toplumlarından gelince bu tespiti yapmak çok da zor olmadı benim gibi bir post-apokaliptik sever için. Sonuçta Mad Max'in dünyasında da herkes ekmeğinin peşinde ve ihtiyaçlar piramidinde ahlak yükseklerde yer almıyor. Tanıdık mı?

Türkiye’ye geldiğimden beri değişik zamanlarda İstanbul’un adaları, Aydın’ın yaylaları, Bandırma, Bozcaada ve Bolu’ya gitme fırsatım oldu. Bütün gezilerin ortak noktası bu lokasyonların değişik düzeylerde yamyam akınına uğramış veya çok yüksek ihtimalle saldırıya uğrama potansiyeline sahip olması. Henüz akına uğramayanların ulaşımları problemli ya da trend belirleyiciler oraların güzelliğinden henüz bahsetmemiş. Yamyam kavramını kelime anlamıyla elbette kullanmıyorum, belirli bir tüketim alışkanlığı olan çoğu İstanbul’da yaşayan, kendisinin iyi gelir grubunda olduğuna ikna edilen ve bu yüzden fütursuzca tüketmeye kodlanmış üst orta sınıflardan bahsediyorum. Zaten tepedeki %1in dünya servetinden aldığı pay bu inanca bağlı. Keza yamyamlar şehrinde durum daha da vahim. Ne zaman buna uyandık, bu tepedeki %1 şu an olduğu kadar kolay vakumlayamayacaktır. O yüzden kimse kimseye yamyam olduğunu pek söylemiyor henüz. Ancak yamyam olduğunu anladığında herkes, organik gıda tüketebilmek ayrıcalığı gibi farklar ile yine bu sınıfları ayrıcalıklı hissettirip, yine yamyamlaştıracaklar ve vakumlamanın bir yolunu bulacaklar. Bu anlaşılan Kızılderili Dayı'nın dediği paranın yenilen bir şey olmadığının anlaşıldığı noktaya kadar sürecek. O noktaya kadar yamyamlar suçu kendilerinde arayana kadar bankalara ve petrolcülere atıyor olacak. Oysa suç herkeste.

Tabi ki Hollanda, Almanya gibi ülkelerden geldiğinizde tüketim alışkanlıklarındaki farklılık, zenginlik-fakirlik kavramlarındaki görecelik  hissedemeyeceğiniz türden değil. Türkiye oradan gelince paçalarından fakirlik akan ve buna rağmen oralardan kat be kat fazla harcayabilen inanların ülkesi. Tabi ki fark kredilerde gizli. Hollanda’da kredi kartları eğer varsa ay sonunda kapatilan, nakit taşımama aracı. İnsanlar marketlerde saatlerce etiket inceliyor. Çıkışta fişler yırtılıp atılmıyor, 5 kuruşun hesabı soruluyor. Emek vererek kazandığı parayı 1 Euro da olsa kovalıyor insanlar. Ortalama bir Hollandalı Türkiye’de çok rahat pinti damgası yiyecek kadar tutumlu ve hesaplı. İddia ediyorum Hollandalılar bir hafta İstanbul'a gelse ve Hollanda'da yaşadıkları gibi yaşasa İstanbul ekonomisi büyük oranda batar.

Çubuk Gölü
Klişiden kaçmak adına cep telefonu mevzusuna girmiyorum ama ‘’trend’’ olan şeyleri ne pahasına olursa olsun tükettiğimiz doğru. Buna büyük meblalar olması bakımından evleri ve arabaları da katıyorum. Bu harcamaları bize yaptıran ama Batı Avrupalılar’da işe yaramayan satışta kilit nokta ise bu coğrafyada insanların başkalarının kişinin kendisi hakkında ne düşündüğünü çok daha fazla önemsemesi ve başkalarının yaptığını yapmadığında kendisini çok daha rahatsız hissetmesi. Bana sorarsanız harcama kültürümüzü bu iki sosyolojik mevzu derinden etkiliyor ve satıcılar bilerek ya da bilmeyerek buradan yürüyor. Ev almak adına çok büyük borçlara girmiş olanların en temel argümanı benzer gruptakilerin de o borca girmiş olması değil mi? Bir spor markası var, dünyanın başka yerlerinde adını bile duymadım ama Türkiye’ye dönünce bir baktım ki herkes onun rahatlığından bahsediyor, mağazaları Bağdat Caddesi’ni doldurmuş bile. Uzun zamandır sağlamlığı ve rahatlığı test edilmiş markalar artık çöpe atılmış. Bana sorarsanız bu sadece markanın pazara girişteki başarısıyla ölçülemez. Enteresan tüketim alışkanlıklarımızın payı da büyük.

Karacasu-Aydın
Tam da bu yüzden bazı tatil yerleri trend oluyor bazı başka güzel yerler olmuyor. Sanırım bir yerin yamyam akınına uğraması için bloglar, tweetler ve haber sitelerince güzel olarak anılması yeterli. Sonra ‘’başkalarına güzel gelen yer güzeldir’’ ve ‘’bana benzeyen herkes o yere gittiyse ben de gitmeliyim’’ çarkı işlemeye başlıyor.

Hatta bu çark bir tatilde öyle bir işlemiş ki Bozcaada ahalisi geçmiş bir ramazan bayramında hazırlıksız yakalanmış. Adada yamyam istilası olunca yemek bitmiş. Haşlanacak makarna bile kalmamış da ekmek bulabilen sevinmiş. Tabi ki yamyamın geldiği yerde esnaf profili de zamanla değişiyor. Kalite yerini miktara bırakıyor. Neden kaliteye uğraşasın ki? Bozcaada’da bir meze yedim, bir adana kebap yedim ki hayatımın en kötü yemekleri olabilir. Ama yamyamlar her şeyi yer. Anadolu’da bir esnaf lokantasında bu yemekleri verseler bırakın batmayı, adamlar dayak yer. Maalesef büyük şehirde her yerde kuyruk olduğu için insanlar kaliteli lezzeti unutmuşlar. Bi kaç kere çok adı duyulmuş, bence pahalı mekanlara da gidip yemek yedim İstanbul’da. Lezzet seviyesi o kadar düşük ki, yediğimiz tamamen marka. Orada ki insanlar ya bunu farkedemeyecek kadar uzaklaşmışlar gerçeklikten ya da başkaları lezzetli bir şey yer gibi yaptığı için onlar da lezzetliymişçesine yiyorlar. Restorancılığı geçtim, adadaki atların durumu da ortada. Çoğu kontrolsüzce sefer yaptığı için yorgun ve bitkin. Ama insanlar bisiklet yerine atlara binmeye devam ediyor çünkü adaya gidince ata biniliyor.
Karacasu-Aydın

Bozcaada’da bi yerde köfte yemeye gittik. Köfteci Amca muhabbeti bol bi abimiz olduğu için soğanı ve biberi bize doğratarak işe başladı. Sonra köftenin, ekmeğin, kasanın yerini göstererek kayboldu. Kendimize 6 köfte yaparken 2 yamyam arkadaş geldi. 8 tane daha sipariş verdiler. Biz de iyi dedik yapmaya devam ettik. Adam zaten yamyam, ben ilk defa yaptığım köfteye 15 Lira fiyat biçsem, 120 Lirasını rahat alırım. Dönüp de sormaz bile çok pahalı diye. Kendince homurdanır, en çok foursquare’e pahalı mekan yazar. Onu da yapamaz çünkü bakar daha once kimse pahalı dememiş. Netekim, yarısını bizim yaptığımız köfteleri geri dönen köfteci tamamladı, aynen kakaladı geçti yamyamlara. Sevine sevine gitti garipler. Bi de bunlar şehre gidince müdürlerinden fazla mesai ve vardiya ücretlerini talep edecekler güya. İşimiz var resmen beyaz yaka.
Karacasu-Aydın

Tabi bu trend markalar ve mekanlar dikkatli olsun. Bu çark tersine de işler. Günün birisinde nereden çıktığı belli olmayan ‘’orası bitti abi’’ lafı dönerse, daha da kimse uğramaz.

Şimdi bu bireysellikten uzaklık bizim demokrasimizi de etkiliyor ha. Oy vermede de ‘’başkalarının iyi dediğinin iyi algılanması’’ ve ‘’ bana benzerlerin yaptığına benzer bi şey yapmalıyım’’ kavramları devreye giriyor. Köfteyi nasıl yiyorsak politikayı da öyle yeme ihtimalimiz kuvvetli.


Mengen-Reçel Yapımı
Karacasu-Aydın




















Bolu dönüşü Göynük diye bi yere uğradım. Çubuk Gölü de orada. Aslında otobandan İstanbul’un özellikle Anadolu yakasına da yakın. Şehir dokusu, doğası ve yemekleri çok güzel. Henüz hiçbir ünlü için ‘’10 dönüm aldı, 5 yıldır orada yaşıyor, Göynük’de şarapçı açtı’’ gibisinden bi haber yapılmadığı için yamyamlar bilmiyor. Benim blog trend yapmaya yeter mi bilmem ama tavsiyem Cumartesi arabayla köprüyü geçene kadar varabileceğiniz bi mesafede. Yatıp pazar dönülebilir. İnsanı henüz yamyam görmediği için çok muhabbet ve iyi. Kalacak yerler ucuz. 



Mengen-Bolu
Umarım yakın bir gelecekte bireysellik toplumumuzda bir nebze daha artar da hem demokrasi hem harcama kültürümüzde gelişmeler olur. Yoksa biz yamyamları başta global şirketler olmak üzere düdükleyen çok olur. Bu arada şuursuz harcamalarımızla da doğaya ve kendimize verdiğimiz zararlar da geri dönülmez yerlere gidebilir. Katlettiğimiz emekçiler ve hayvanlar da cabası…Hepinize bol birikimli ve çevreci ama çok da gezmeli bir Hollandalı hayatı öneriyorum.
Yedi Göller
Yedi Göller