Tuesday, March 24, 2009

ZEITGEIST

Bugün çok güzel bir belgesel izledim. Beni biraz rahatsız edip kafamı çalıştırdı. Muhakkak izleyin ve sevdiklerinize izletin. Tam bir başyapıt.

--Ovgutto--

http://www.zeitgeistmovie.com/

Wednesday, March 18, 2009

International Football Factories TURKEY

İngiliz'in gözüyle Türk fanatizminin işlendiği bu bölümde benim bile bilmediğim noktalara kadar inmiş arkadaş. Özellikle futbolseverlere tavsiye ederim. Belgeselde Fenerbahçe-Galatasaray derbisi işlenmiş ancak maç Fener'in sahasında olduğu için arkadaş Fener tarafında daha çok takılıyor.İzleyiniz:

Bölüm1
Bölüm2
Bölüm3
Bölüm4
Bölüm5

Meraklısı için İtalya'yı da koyuyorum. Çok meraklısı da Balkans, Poland,Scotland,Holland,Brasil,London... bölümlerini de görülebilir. Ancak maalesef her şey İngilizce.

Bölüm1 İtalya
Bölüm2 İtalya
Bölüm3 İtalya
Bölüm4 İtalya
Bölüm 5 İtalya

LONG LIVE ROCK'N' ROLL

Dönem bitti hatta yeni bir dönem bile başladı. Harala gürele, sınav stres derken yine oldu bittiye geldi. Olan bizim hayatımızdan giden bir iki aya oldu. Olsun, ağlamak sızlamak yok. Gerekirse kan kusup kızılcık şerbeti içtik diyeceğiz. Kadir abimiz ne güzel anlatmış bu olayı "Lanet olsun" diyerek.


Dönemin bitmesiyle erasmus öğrenci değişim programıyla gelen ve çok kaynaştığımız güzel 2 arkadaşımızı ülkelerine uğurlamak zorunda kaldık. Arkadaşlar son gecelerinde hep beraber gece klübüne gitmek istediler. Ben bu disko,club olaylarına bir hayli soğuk bakan bir insanım. İster içi geçmiş deyin,ister sıkıcı deyin. Özellikle de bu DJ çılgınlığı beni benden alıyor, nefretle doluyorum. Canlı müziği ayrı tutuyorum tabi. Gitmeyi sevmem ama gittim mi de kesin Tolga Savacı ve Tolgahan’ı aratmam, adeta coşarım diskolarda. Gitmek istememe nedenim de genelde şu: 11 sularında başlayacaksın o gürültülü ortama sabah 5 sularında ancak çıkacaksın. Yüzlerce,hatta binlercekişi içeride. Hırlısı olur,hırsızı olur. Leş gibi de yorgunluğu cabası.

Bu arkadaşlarım aradığında önce gelemem dedim ama sonra duygularım aklıma egemen oldu ve gitmeye karar verdim. Duygularım aklıma egemen oldu dediğim de şu : ”Övgü,kesin gel,son gecemiz.Sizi çok özlücem” gibi laflar etti ama sonra:”Gideceğimiz kulüpte kafeste kızlar dans ediyor” deyince ben yelkenleri suya indirdim. Yani itiraf etmeliyim kafeste kız deyince insanın bakış açısı değişebiliyor.

Ben de kararımı verdiğimde evde değildim o nedenle club formatında giyinip gidemedim. (Milano club erkek formatı: Slim cut gömlek,üzerine kazak, ayakta dar kesim düşük bel kot,kotun altından paraşütleme boxer don) Onun yerine bol kesim kot pantalon, siyah t-shirt ile gitmek zorunda kaldım. Ancak kazağı çıkarınca farkettim ki içime giydiğim siyah t-shirtde “İstanbul Rock Republic” tshirtüymüş. Tabi bu beni onca janti genç arasında bir anda marjinal yaptı. Ben henüz disko toplarının,parlak ışıkların renkli dünyasında kendimi heyecanla dans pistine atmıştım ki bir grup iri ve siyah giyimli kazma adam bana yaklaştı ve bir tanesi göğsüme sertçe vurup şu şiiri okudu:

“raining blood
from a lacerated sky
bleeding its horror
creating my structure
now i shall reign in blood!”

"Slayer"ın "Raining blood" şarkısından alınan bu dizeler beni anında gerdi.Ben de hemen kimvurduya gitmemek için Ahmet Taşçı paça-kazık pozisyonu aldım. Gençler hayatlarında görmedikleri bu savunma sanatı introsundan etkilenip biz dostuz anlamında elleriyle “devil horns” (metalci selamı) yaptılar. O an diskoya mal gibi arkasında kocaman puntolarla Slayer,In flames... yazan tshirtlerle geldiğim için bin küsur insan içinden bu arkadaşları çektiğimi farkettim. Hemen Ahmet Taşçı pozisyonundan çıkıp, el skıştık. Nereli olduklarını kaç kere ne konserine gittiklerini anlattılar. Adını duymadığım gruplardan bahsedip, vokali yarı Türk olan harika bir death metal grubunun adını verdiler. Suratlarıdaki o yapay metalci gerginliğini atınca çok iyi insanlardı ve çoğu güney İtalya’dandı. Yalnız arkadaşım kadere bakar mısın? 1000 kişilik diskonun en iri kıyım, saçlı-sakallı adamları etrafımı sarmıştı. Oysa Milano gece hayaının güzel insnaları da içerideydi o anda. Neyse, nasip deyip eğlencemize baktık. Bu arkadaşlar gece boyunca arkadaşlarına “Bak bu arkadaş Türk metalci” deyip sendika başkanıymışım gibi herkesi benimle tanıştırdılar. Hatta sabah 6’da aynı tramvay istasyonunda hala bu arkadaşlarla muhabbet ederken buldum kendimi. Bu sıfat bana ne kadar uygundur bilemem. Metal müzik dinlediğim müziklerin 25%’sini geçmez. O konsere de “Slayer” için değil bir başka bir metal grubu “In Flames” için gitmiştim ama nasip bunaymış.

Nasibimden de çok şikayetçi değilim aslında. Beterin beteri var. Gecenin ilerleyen saatlerinde ortamda bazı uç gençleri gözlemledim. İçeride çok değişik cinsel hareketlenmeler vardı. Mesela Allah kimseye nasip etmesin, homofobik falan da değilimdir ama birbirini öpen ikiz erkek kardeşler bu sınıfta yer alacaktır. Baya gidip yakından baktım bu tiplere gerçek mi diye. İkiz mi? Evet,ikiz bu kadar benzemez insan yoksa. Öpüşüyor mu? Yani dudak dudağa kasıtlı bir şekilde deyiyorsa ve bu hayat kurtarmak için değilse bu zevke girer ve adı öpüşmektir. Tabi modanın merkezi sayılan bir şehirde yaşarsan bunlar olacak haliyle. Ben eşcinsel insanları daha önce de görmüştüm Milano’da ama arkadaşım kardeş kardeşe de olunca inan şaşırdım. Metalci kankalara dedim: “Hadi dalalım arkadaşlar” Çocuklar dedi ki: ” Özgürlük,insanlık”. Kızdım ben bunlara: “Siz kavga falan eden pis insan değil misiniz?” Hayır,madem bar bar değilsiniz o saçı sakalı neden uzattınız? Daha 5 dakika önce bana brutal vokalden kupleler döktürüyordun boru gibi sesinle. Meğer bizim iri kıyımlar gayet hümanist insanlarmış, benim dolduruşuma hiç aldırış etmediler. Ben de "Şakadan doldurdum sizi zaten dedim" Bane ne! Gençler senin gencin,ülke senin ülken, ensest senin ensestin! İçimdeki Hakan Peker’i açığa çıkartmak için sahnelere döndüm.

Kim demiş Metalciler şiddet yanlısıdır, dinleyenleri de sorunludur diye. O gece vur patlasın çal oynasın, depindik durduk diskoda metalci kardeşlerle. Müzik insanaları hakikaten ne çabuk yakınlaştırıyormuş.

Long live Rock’n’ Roll!


Raining Blood by SLAYER Long Live Rock'n' Roll by DIO

Saturday, February 21, 2009

Rönesans Türkler Sayesinde Olmuş?


Rüzgarın yönü iyice değişmeye başladı. Seçimlerden sonra Lega Nord (Kuzey ligi)’un hükümete ortak olmasını izleyen süreçte bir de ekonomik kriz patlakverince faşizm İtalya’da aldı yürüdü. Tabi biz bu anlamda faşizme Türkiye olarak biraz yabancıyız. Sanayimizde büyük gelişmeler olmadığı için yurt dışından çalışmaya gelen olmadı pek bizde. Doğu Avrupa’dan kominizm sonrası gelen kimseler olsa da bunlar ihmal edilebilecek kadar azdılar ve ülkelerinin AB’ye girmesiyle birlikte geriye döndüler. Bizde yabancıya bakış daha çok şu şekilde: Bir arkadaşımın Milano’da diskoda tanıştığı bir arkadaşı Trabzon’da çalışmış bir zamanlar. Sanırım Amerika’lı imiş bu insan ve dil öğretmenliği yapmış Trabzon’da şimdi de Milano’ya taşınmış. Kendi ağzından dinliyoruz: “Sevgilim Afrika kökenli Amerikalı. Trabzon’a arada beni ziyarete geliyordu. Sokakta halk hep Trabzonspor’a yeni transer olmuş bir futbolcu sanıp, fotoğraf çektiriyordu.”

İtalya’da ise durum tamamen farklı. Özellikle 80’lerden sonra hızla gelişen sanayilerine işgücü yetiştirebilmek için dünyanın dört bir tarafından göçmen almışlar. Dünyanın dört bir tarafından göç olur da Güney İtalya’dan olmaz mı? O da olmuş. İlk ulaşanlar en çok açlık çekenler ve yeni fırsatları ilk koklamak zorunda kalanlar olduğu için en çakallarmış. Bu ilk gelenler, Kuzeyliler’de 25 yıldır değişmeyen ve çocuklarına bile aşıladıkları bir imaj bırakmayı başarmışlar. Kuzeyliler’e göre Güneyliler’in en önemli ve genel özelliği hırsız olmaları. Tabi ki ilk planda eğitimsiz ve zor durumda olan Güneyliler’in geldiği unutulmamalı.

Ülke içi faşistlikten sonra biraz da uluslararası faşistlikten bahsedeyim. Siyahi Afrikalılar, Kuzey Afrikalılar, Asyalılar, Araplar bu grupta telefuz edilebilir. Maalesef biz de Araplar grubuna dahil ediliveriyoruz. Bunun da sağlaması şöyle yapılıyor: Müslüman mı? ,Evet, o zaman Arap’tır. Bu insanlara da ne kadar zaman geçse de asla güvenmeyi öğrenememişler. Israrla kendilerinden uzak tutmalarına rağmen bu insanları, en büyük argümanları da hep “Entegre olmuyorlar” düzeyinde. Arkadaşım, sen adama şans vermezsen nasıl olacak! Öğrenciliğin en büyük avantajı burada. Biz öğrencilere her zaman sınıf arkadaşlarımız,okul arkadaşlarımız tarafından bir şans veriliyor. Biz de o şansları kullanınca yolumuz biraz açılıyor ama fabrikadaki adamın böyle bir şansı olmayabiliyor ve entegrasyon kısır döngüsü başlıyor. Yani kabul gördüğünüz bir topluma mı entegre olursunuz,yoksa entegre olduğunuz topluda mı kabul görürsünüz?

Tabi ki ekonomik açıdan yerel halk rahatken bu sorunlar pek yüzeye çıkmıyor, ama şu an Avrupa’yı ziyadesiyle vuran kriz durumlarında olaylar farklı oluyor. Birkaç arkadaşım tren istasyonunda İspanyol ve Türkler’den oluşan bir grupla ilerleyip İspanyol’ca konuşmaya çalışıyorlar. İspanyol diyorum ama aslında bu arkadaşlar da Bask’lı. Tabi biraz bağırarak ya da şakalaşarak yürüyen bu arkadaşlara kenarda oturan 3 sarhoş: “Siz hangi dilde konuştunuz?” diyor ve üzerlerine yürüyorlar. Ufak bir arbede yaşanıyor ama arkadaşlarımız gereken cevabı veriyorlar. Gereken cevap da şu hikayede gizlidir: (http://www.metacafe.com/watch/2200736//) Mesajı alan İtalyan faşistler ufak ufak uzaklaşıyorlar.

Barda sohbet ettiğimiz İtalyanlar’dan bazıları da bize:” İtalya’yı seviyor musunuz?” diye sordu. “Evet” deyince de ekledi: “ Ben hiç sevmiyorum, faşist bir ülke”. Bu örnekleri arttırmak mümkün. Mesela; daha önceki yazılarımda bahsetmiştim italyanlar’ın kendilerinin de bizden aşağı kalır yanı olmadığı halde sigara içmemize itafen kullandıkları “Fumare come un Turco” (Türk gibi sigara içmek) sözünden sonra bir sözlerini daha öğrendim “Lavorare come un Negro” (Zenci gibi çalışmak). İşin en kötü tarafı da bu sözü söyleyen arkadaşın “Ama bunda kötü bir taraf yok, bu ırkçılık değil” iddeasında olması. Arkadaşım daha ne olsun? Ama nafile, ikna edemedik. Irkçılık tanımında bile bir kayma var burada. İnsanları renklerine,görüntülerine göre ayırmamayı beceremiyorlar. Bir keresinde de öğretmenimiz sınıfta tenefüste dersten kaçan 2 Çinli arkadaşımızı sormak için: “İki Asya’lı vardı, nerede onlar?” diye sormuştu. Bunu sınıfta o kadar da yabancı öğrenci varken yaptığına göre o da sanırım bunu normal sanıyordu.

İşte dostlar,bir taraftan derslerimize çalışıyoruz, bir taraftan da bu dünyevi işlerşe uğraşıyoruz. Biz medeniyet dedikçe işin altından neler neler çıkmaya başladı...Yalnız, ben de üzerime gelenlere karşı elimi git gide güçlendiriyorum. Öncelikle bir kaç platformda denediğim kahve Türkler’den İtalyanlar’a geçti argümanımla çok ses getirmiştim. Bu konuda çok ortamda İtalyan kardeşlerimi bunu kabul etmeye zorladım ve başardım. Şimdi yeni silahımın denemelerini yapıyorum. Rönesans Türkler sayesinde oldu! Bu açılımım, benim faşizme karşı yeni açılımımdır ama sonuncusu olmayabilir. Çok ileri gittiğimi düşünenler olabilir ama yavaş yavaş bu konuyu da tartışmaya açıyorum. Şöyle ki, rönesans başlamadan önce Floransa çok zenginleşiyor. Sanata ve bilime yatırım için elbette sermaye gerekiyor. Bu sermaye nasıl sağlanıyor? İşte bu soruyu sorma aşamasına getirdiğim İtalyan rakibimi burada kilitliyorum. Artık kendisi kurt kapanıma girmiş oluyor. Çünkü bu sorunun bir tek cevabı var. Türkiye o yıllarda pamuklu ve ipekli dokumada çok ileri. Bu dokuma ürünlerini bizden alan Floransalı’lar bu ürünleri Fansa, Almanya dolaylarına faiş fiyatlara satarak zenginleşiyorlar. İnanmayan araştırsın.

Mesela başka bir arkadaşımı da barda İtalyan bir komünist kardeşimizi kenara çekmiş, “Oruç, yoksulluğu anlamanın en iyi yoludur” derken yakaladım. İşin ilginci komünist kardeşimiz de ikna olmuşa benziyordu. Gurur duydum. Herkes kendince saldırıları savuşturmanın yolunu buluyor. Değişime adapte olduğumuz kadar güçlüyüz, herkes kendine göre faşist atakları karşılamanın yollarını bulmuş durumda.

Faşizme karşı omuz omuza...

Saturday, February 14, 2009

Seçimler

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani
Hani şu derya içre olup
Deryayı bilmeyen balıktan tuhaf
Ve bu dünyada bu zulüm
Senin sayende
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
Kabahat senin
Demeye dilim varmıyor ama
Kabahatin çoğu senin canım kardeşim.

Nazım Hikmet

Wednesday, January 28, 2009

NOTRE DAME DE PARIS / Milano




Krismıs tatilinde Türkiye’ye gittiğim ilk günde bütün şehri yemek istemiştim. Kokoreç,sucuk,ayran,lahmacun....ama ne varsa. Dışarıda gezinirken bir turşucu gördük, turşu suyu da eksik kalmasın istedim, girip turşu suyu içitim. Halime üzülen ablam dedi ki:”Isteren biraz alalım” Olur anlamında kafamı salladım. Turşucu hevesle sordu:” Hangisi?” Dışarıda kocaman kavanozlarda duran kozalaklarla dolu kavanozu göstererek dedim ki:”Onlardan istiyorum, kozalak turşusu, şu an ancak o keser beni”. Satıcı şaşırdı, hatta biraz da bozuldu: “Onlar süs, kozalak turşusu diye bir şey yok!”

İşte ben boğaz arzumla bir turşu satıcısını bile şaşırtmış bir insandım. Adam turşu suyuna odun, talaş dökse onu isteyecektim. Güldük geçtik, yaralar sarılır sandık ama bu olay bende küçük çaplı bir travma yarattı. Yemek insanın temel ihtiyacı elbette. Ancak şu soruları aklıma getirdi:“Zaman zaman kontrolsüz mü davranıyordum acaba, acaba yüzeysel bir insan mıydım, acaba kozalak mıydım?” Tabi ki 2001 yılından beri hayatım hep teknik üniversite kampüslerinde geçti. Buna bir süre de yatılı lise hayatımı koy. Sen öyle olmadığını bilsen de toplumun sana biçtiği rol yüzeysel olman oluyor. Acaba zaman içerisinde beynim bu role şartlanıp, alışmış mıydı? Etrafım her gün “Yemek buldun ye, dayak buldun kaç” diye şakalar yapan sakallı arkadaşlarla doluydu. Estetik kaygımız yoktu. O kadar ki, estetik “King” oyununda batma kaygısından bile sonra geliyordu. Biz bunu normal sanmıştık...Yanılmışız.

Bugün yemeğin ötesindede bir hayat olduğunu öğrendim. Böyle bir ambians yaşamamıştım daha önceden. Sanırım sırf bu olay için bile Milano’da olduğuma sevinebilirim. İlk kez bugün farkettim ki bir tarafa Esmeralda’yı , Quasimodo’yu,Frollo’yu,Gringoire’yi koysan, diğer tarafa sucuk,kokoreç, adana, turşu koysan ben Notre Dame De Paris’i seçerim. Evet, bunun muhakemesi benim için zor olmuştur ama kararım budur...Çok etkilendiğim bir olay yaşadım bu Notre Dame de Paris akşamında.

O danslar, o mesajlar, o müzik...Tek kelimeyle muhteşemdi. Yalnız sen şimdi bana eğer sorarsan ki: “Ömür boyu Notre Dame’ı izlemeden geçirmek mi yoksa kokoreç yemeden geçirmek mi?” İşte bu noktada asla düşünmem, kokoreçi seçerim. Karnını doyurmadan ruhunu doyurmak olmaz arkadaşım. Önce karnın doyacak. Esmeralda alınmasın, istediği kadar beni ağlatsın, sesleri,dansları, ışıkları istediği kadar aklımı alsın, yok arkadaşım. Anlaşılan o ki bu mükemmele yakın müzikal bile beni fazla değiştirmeyecek.

Keyifli geçen bir 3 saat yanımıza kar kaldı. Ama hayat çok acımasız, ben ne yapayım? Yarından tezi yok mühendislik işlerine dönmek zorundayım. Sınavda hocaya diyemezsin ki “Hocam sen aşk nedir bilir misin? Esmeralda’ya, Quasimodo’nun aşkına nasıl kıydılar?” Beklediğin cevap şudur::” Belle…c'est un mot qu'on dirait invente pour elle…..” Ancak hoca şu cevabı verir: “ Sen onu bırak da bu kolona kaçlık demir koydun?” O anda olan olur,”Dayak buldun kaç” refleksiyle soruyu çözmeye abanırsın. Ünlü şair Teoman der ya:” Bir yaz günü hiç bu kadar üşüdün mü?” Üşümeyi bilmem de, ben çok defa soğuk kış günlerindeki sınavlarda kısa kollu tşörtüme kadar soyunduğumu bilirim stresin getirdiği terden. Hele bir de o soruyu yanlış çözdüğünü bilmek hissi yok mudur? Yanlış olsa da farketmesen, mal gibi sonuç açıklanınca 1 saniyede görsen sonucu o koymaz adama ama o bir şeylerin yanlış gittiğini hissedişin, silip silip tekrar çözüp yine aynı saçma noktaya varışın...İşte bu anlarda Quasimodo’nun çektiği sıfır kalır arkadaşım. Ve sen Esmeralda’ya sana hayatı bir masalmış gibi aktardığı için söversin. Terlersin...Sen aslında o çok mükemmel sandığın gösterinin her devirde prim yapan klasik bir güzel-çirkin aşkı olduğunu, elinde kalem mal gibi kolona kaçlık demir koysam sorusunun yanıtını ararken anlayıverirsin. Son saniyelerde de sanki geçen onca zamanda çözemediğin soruyu çözecekmişsin gibi kağıda bir şeyler daha yazmaya çalışırsın ve sınav biter.

Sınavdan sonra ilk iş ne yaparsın peki? Açıp DVDden Notre Dame de Paris izlemezsin. Hemen yemek yersin, kesin. Ben kafam böyle çalıştığı için mi mühendis oldum tanrım, yoksa mühendis olduğum için mi kafam böyle çalışıyor?

Herkese sanat dolu günler dilerim...

Monday, January 26, 2009

Fascista vs Terrone vs Ovgutto (Kazananı Olmayan Bir Oyun)

Yine döndük dolaştık finaller dönemine geldik. Bu dönemde geçen 3-4 ayda yine tüm Avrupa’ya misafirperverliğimizi göstermiş olduk. Evimize kimler gelmedi ki! Değişik milletlerden insanlar, değişik politik görüşlerden insanlar…Gerçekten bu kadar çeşitli insan gelip bizde ders çalışınca,yemek yiyince neden misafirperver olduğumuzu anladım. Bir arkadaşıma ben çok rahat “Hadi yemeği bizde yiyelim” teklifi yaparken bunu bir Avrupalı’dan görmek için epeyce zaman geçmesi gerekiyor. Bazen de zamandan bağımsız olarak kültürü bunu söylemesine asla izin vermiyor.

Bu “Ne olursan ol gel” felsefemiz amacına ulaştı ve son olarak Pazar kahvaltımı bir Kuzey İtalya’lı faşistle yaptım. Her ne kadar bir faşist için yabancı hele de Avrupa’lı olmayan bir yabancının evine gitmek tanımı gereği ters olsa da Pazar öğlene doğru uyandığımda o uzun boylu, beyaz tenli faşisti evimde görüverdim. Ev arkadaşımın proje arkadaşıydı. Oturduk yemek yemeye başladık. Bir zaman sonra bu çocuğun çok tutucu bir aileden geldiğini ve amcası güneyli birisiyle evlendiği için ailesinden dışlandığını falan öğrendim kendisinden. Tabi burada Güneyli’den bahsederken “terrone” kelimeini kullanması beni inceden kıllandırdı. Çünkü “terrone” toprağa bağlı, köylü gibi bir anlama sahip olsa da güneylileri aşağılamak için kullanılan ırkçı bir kelimeydi. Ben daha olayı anlamaya çalışırken, daha fazla düşünmeme hacet kalmamıştı çünkü arkadaş: “Io sono fascista” deyiverdi ve ardından da o dışından İngilizce tekrarlarken ben de kafamın içinden az önce söylediği ve beni şaşırtan “Ben faşistim” cümlesini tekrarlıyordum. Bu cümleyi duyduğuma inananılmaz şaşırdım çünkü daha önce bir insanın böyle rahatlıkla “ben faşistim” dediğini hiç duymamıştım.

İlk defa yakından faşist olduğunu itiraf etmiş birisine bakıyordum. Sonra konu Berlusconi’ye geldi. Onu da seviyordu.” Ülkemi Prodi gibi bir profesor yoneteceğine Berlusconi gibi bir işletmeci yönetsin” diyordu. Aman tanrım, taşlar geldikçe geliyordu. Biz evimize ders çalışalım diye Lecco ülkü ocağı reisini almışız meğer. Yalnız bu arkadaşı evimize getiren ev arkadaşım da Türkleri çok güzel anlatmış olmalı ki bu arkadaşa, bizden en ufak rahatsızlık duymuyordu ya da belli etmiyordu. “Burada Kuzey İtalya’da faşistlik normal”dedi. Konu konuyu açtı, anladık ki sonradan elemanın kız arkadaşı da bir faşist partinin gençlik kollarına üyeymiş. “O benden biraz daha sağda”dedi. Arkadaşım bunun birazı mı kalmış,zaten sağ çizgiye dayanmışsın.

Ama olaylar burada bitmedi. O sırada en son gelmesi gereken kişilerden birisi daha geldi. Güney İtalya kökenli bir arkadaşımız! Çatkapı gelmeyi de öğrettiğimiz için arkadaşlara böyle şeyler de yaşar olduk. Tabi bunlar bir tartışmaya tutuştu bizim mutfakta. Ama tartışma tatsız olmasına rağmen çok seviyesiz değildi. Bizler de hakem heyeti olmuştuk. Şu işe bakın ki İtalya’da arabuluculuk bize düşmüştü. Kendimi ilk başlarda konuya “Moğullar’ın genç gitaristi” kadar yabancı hissetsem de sonradan alıştım. Bir de bize sorunlu ülke derler. Pazar sabahı kafamı şişirdi dürzüler. Aralarını bulmak için bir o arkadaşla bir bu arkadaşla konuştum. Kendimi İtalya’nın birliği için harcadım ve gerekirse gözyaşı dökmekten de asla çekinmedim. Bu noktada daha sonra neden yaptığımı sizin de anlayacağanız bir şiir okudum. Tam bu anda adamlar benim neden gözyaşları içinde kendimi yırttığımı anlayamadıklarından kavgayı kesip bana yoğunlaştılar. Olay da bu şekilde kapandı. Reis olan arkadaş buranın ocağına gitti, Güneyli olan da büyük ihtimalle “pasta” yapmaya evine.

Olan bana oldu, ağladığımla kaldım. Kızdım da kendime “Sen İtalya’nın ezilenini kurtarma misyonunu nereden aldın?” diye. Az sonra neden olduğunu anladım. Aşırı derecede milliyet.com.tr okumaktan kaynaklanan bir rahatsızlıktı bu. Gazetelerde devamlı “Mekik diplomasisi”-“arabuluculuk”- “gözyaşları” -“birlik” –“kutup ve kutuplaşma” gibi manşetler okuduğum için bilinç altım beni başbakanımız Tayyip Erdoğan gibi davranmaya itmişti. Başbakanımız gibi arabuluculuğa ve mekik diplomasisine başlamıştım bilinçsiz olarak. İşte başbakanımızdan aldığım bu aktif politika taktiği tahmin edersiniz ki istenilen sonucu vermemişti. Adamları da barıştıramadık, ağladığımızla kaldık.

İşte bu nedenle artık gazete okumayı minimuma indirmek istiyorum. Yani biz bu adamlara ayak uyduralım diye gerektiğinde Avrupa adetidir diye halı sahada çıplak duş da aldık. Şu hallerine bak. Bir hiç uğruna değmezmiş be Övgü’cüm...Batı batı alın size batı; aralarında milyon husumet var çözülmemiş.

İşte kararım: İsteyen yine gelsin yemek yemeye ama isterse kavga çıksın arabulucu değilim arkadaş!