Thursday, January 10, 2013

LİBYA-İLK İZLENİMLER



Almanya’dan döndük pılımızı pırtımızı toparlayıp. Zaten blogu okuyanlar sezmiştır ki Avrupa’dan ufak ufak baymıştım. Bu demek değil ki Libya’ya koşarak geldim. Asıl hayalim Güney Amerika idi ama çölde yaşamak da bana bir şeyler katacaktır diye düşünmekteyim. İyimser olmak zorundayım ve adaptasyon şart. Güçlüler değil, adaptasyon yeteneği olanlar ayakta kalır zira. Hazırlıklarım tamam gibi. Hiç olmadığı kadar uzattığım bir sakalım var, en az bir Pargali kadar vardir. Bu gidişle Kanuni seviyesine de çıkarırım. Renkli kıyafetlerimi bıraktım düz ve renksiz kıyafetlerimi paketledim. Göz damlasından, bağırsak ilacına kadar ilaçlarımı depoladım. Teknolojik bir iş yapıp, dünyanın en pahalı kamyonunda oturmama  rağmen medeniyetten bu kadar uzak olmak ilginç. Bu da ders olsun, bilgisayarlar medeniyeti yanınıza getirmeye yetmiyor, medeniyet insanlar ve özellikle özgür insanlarla mümkün.

Çabalar biraz işe yaramış gibi olacak ki THY hostesi “Buralı mısın? En iyi Türkçe konuşan yabancısın” dedi.  Alttan aldım: “Elhemdülillah, Pargalı’yım” dedim. İyi ki de alttan almışım. Benimle son medeni muhabbet eden hatun kendisi olacak gibi.
Derken indik Trablus’a. Havaalanında valiz almaya giderken o koridorların pisliği ve kaotikliğini görünce ne bok yediğimi anladım. Seviyorum macerayı, gezmeyi tozmayı ama içimden burada ne bok yediğimi ilk kez sorguladım ama üzgünüm son olmadı. İnsan uçaktan valize giderken kedi (hayvan) görür mü? Onu da geçtim, x-ray cihazlarının başında kimse yok. Derken şöförle buluştum ve iş yerine gittim. İş yerimiz güzel, denize sıfır ama ya insanlar bıkmış olan bitenden ya da öyle deniz kenarı kültürü oluşmamış. Sandviçimi orada yerim diye düşünüyordum ki güvenlikten sorumlu İngiliz bana binaları terketmeyi yasakladı. Sakal orda boşa gitmiş oldu. İşyeri, servis, misafirevi döngüsü içinde geçti 4 gün. Kağıt işlerimi yaptım. Her şey normaldi ama dün gece şehirde ağır çatışma çıktı. Pencerenin önünden eşyaları alıp yatağa geçtim. Ne yapayım arkadaşım? İnsan her şeye alışıyor. Bu sabah bir baktım ki tüfeği geçtim, milisler ve ordu birbirine karşı anti-uçak kullanmış. Nasıl anladım derseniz, sabah milislerin ele geçirmeye çalıştığı alandan kalktı uçağım. Olaylar gece bastırılınca açmışlar. İşin garip tarafı ben bu sabah doktora gidip “iş için patlayıcı kullanacak aklı ve ruhi yetilere sahiptir” belgesi aldım. Arkadaş, belge sorulan tek adam ben miyim ülkede? İronik. Doktor da bi şeyler çizittirdi kağıda. Doktor yazıları anlaşılmaz zaten ya bu Arapça yazmış.

Etraf yıkık binalar, hurda arabalarla dolu. Hele bir tane devasa gokdelen otel var, şu büyük markalardan bir tanesi. O bomboş, yıkık dökük hali resmen her sabah içimi burktu. İlk kez terkedilmiş devasa bir yapı gördüm sanırım. Hüzünlü bir etki bıraktı.
Aslında potansiyeli olan bir şehir. Şöyle deniz kenarında uzanıp gidiyor. Neresinden başlanır bilmiyorum ama Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhi’ne 5 yıllığına devretseler, petrol geliri, eski rejimin el konulan paraları ve düşük nüfuslarıyla ve hatta açık konuşayım Afrika’dan gelecek ucuz iş gücüyle 10 numara yer olur. Ama kendilerinde o ışığı ilk bakışta göremedim.

Sadece öğle yemeklerini dışarıda yedim. Etraf biraz pis olduğu için yemekler de içime sinmedi ama baktım öbür expatlar da yiyor, ben de çöktüm. Almanı, İtalyanı yıkmayan beni de yıkmaz kafasıyla. Sonuçta farkında olmadan sarılığa bağışıklık kazanmış bir bünye bu. Doktora aşıya gittiğimde söyledi. ODTÜ etrafındaki 3. Sınıf pideciler, beni siz varettiniz. Ben bu pisliği kadınların hayata az karışmasına bağlıyorum. Erkekler anlamıyor bu temizlik işinden veya kendileri için temizlik yapmakta sıkıntı çekiyorlar. Kadınlar hayatta aktifse, şehirler, dükkanlar temiz oluyor adeta. Aslında Libya’lı kadınlar çok süslü. Hepsi makyaj uzmanı olmuş. Vücudun gerisine özen göstermeyince surat makyajında çok ilerlemişler ama sahalara inmeleri gerekiyor. Neyse bu gıdalardan yiyince mide asidi tavan yaptı tıpkı ODTÜ günleri gibi. O zaman da stresten falan demişti doktor. O da haklı, açıkça öğrenci gıdası yemekten dese insan üzülür. Avrupa’ya gidince kesilmişti. Burda yine başladı. Biraz leş malzemeden oluyor gibi. Yemek Avrupa’dan bariz daha iyi ama bi Türkiye değil.

Son olarak da trafiğe deyineyim: trafik yok. İnsanlara geniş tarlalarda arabayı hareket ettırmeyi öğretip salmışlar gibi. Fazla levha da yok. Ters yönden gideni de gördüm, revüjden U çakanı da. Trafiği görünce bir ülke daha ne kadar saçma olabilir diye düşündüm de Afrika (Zaten Afrika’dayım, hala inanamıyorum) geldi aklıma. Beterin beteri var. En azından burada arabalar lüks. Zaten sağda solda bu araba ve benzin fiyatlarını gördükçe Türkiye’de araba fikrinden iyice soğudum. Bir de toplu taşıma yok burada. Dolmuş vardır belki ama tren-metro-otobüs yok. Her birey bir araba demek. Ufacık şehirde İstanbul gibi trafik yaratmışlar.

Bütün bunların içinden çıkıp çöle gelmek ilaç oldu bana. Çok huzurlu şehre göre. Bana deniz kenarlarındaki memur kamplarını hatırlattı. Tek handikapı her sabah 06:30da toplantı olması. İlkokuldan beri o saatte beynimi çaliştırmadım. Burada ben ya kafayı yerim ya da uçarım giderim anlayacağınız. Tek kusuru bu değil aslında. Bazı şirketlerin araçlarını çalmışlar. Kalite arabaları kullanamıyoruz dikkat çekmesin diye. Böyle tatsızlıklar da var. Yapacak bir şey yok, dua edelim anayasa oluşsun ve ülke stabiliteye kavuşsun.

Gelişte de havaalanında uçağa acayip ilkel alındık. Türkiyedeki otobüs firmaları daha düzgün çalışıyor olabilir. Ne valizler x-rayden geçti ne de biz. Adamlar otobüsteki gibi bagaj fişi verdi elimize. Koltuk numarası yok. İçeride bulduğun yere oturuyorsun. Uçak iyiydi en azından. Artık şükür çekmenin zirvelerine oynuyorum farkındayım, sanırım kişiliğim bu yönde acayip evrildi. Bir başka iyi yanı da Avrupa yıllarından sonra Türkiye’den biraz soğumuştum bazı yönleriyle, şimdi ilk rotasyonda Atatürk havalimanında yeri yalayacak hale geldim.

Yarın Cuma. Hayırlı gün.  İşçiler şefim namaza diye çullanmasa bari. Biraz Bismillah-İnşallah-Elhemdülillah-Selamun Aleykum-Şükür modunu abarttım gibi yanlarında. Hatta dün yıllarca isteyip de yapamadığım yemeğe başlamadan önce sessizmişçesine çekilen ama herkese duyurulan Bismillah’dan da çekmeyi başardım. Hem bu dünyada hem diğerinde sınav olacak bu cumalar bana. Çoğu kişi birinden sorumlu sadece.

Bir savaş atlatmış topluma din iyi bir pansuman oluyor olabilir. Sonuçta bazıları savaşmış, esir düşmüş, işkence görmüş insanlar bunlar. Hem de çok değil 1 sene içerisinde. Şimdi gelip mühendislik, işçilik yapıyorlar. Bizim base’i de Kaddafi güçleri kullanmış terkedildikten sonra. Bu kadar iz kolay kapanmaz.

Bir uzmanla tanıştım. Dedesi benimki gibi askermiş ve buraya savaşmaya gelmiş, dedesi İzmirli. Sonra vurulunca hastaneye yatmış. Babannesi doktormuş, tanışıp evlenmişler. Burada yaşamışlar. Adam durmadan Türkçe müzik dinliyor, (Serdar-Hande-Demet) yıkılıyor buralar. Ben de baklava getirmiştim. Direk bitmiş yav. PR’ım iyi olacak gibi. Zaten hayat PR’ın ta kendisi değil mi a dostlar? Bu arkadaş geçen yılı savaşarak geçirmiş. Çok sıkılmış, gitmek istiyor. İnsanı kendi vatanından soğutanların hepsine lanet. Buradan da dünya küçüğe bağlayarak bitireyim. Belki dedelerimiz aynı birlikte bile olabilir. İzmir-Aydın yakın sonuçta. Bi de gökte roketatarlar patlarken gelen adam olduk, oradan da bi El-Turco çaktım.












Sağlıcakla kalın, uzun oldu...

Sunday, November 18, 2012

The Prize-Ganimet

Bir arkadaşımın tavsiyesiyle zamanında bir adama bulaştım ve dünyayı anladım. Giriş biraz iddialı gelebilir ama bu ismi siz de tanısanız hakverirsiniz. Kendisinin ismi Daniel Yergin. Bugün dışarıya çıkıp adım atıyorsanız ve eğer kapitalizm içerisinde öyle ya da böyle yer alıyorsanız (ki alıyorsunuz) bu isme aşina olun. Ben bugün yeni bir kitabını daha edindim ve hemen okumaya başladım: The Quest. Kendisi The Prize adlı eseriyle dünyayı sallamıştı, şimdi de devam ediyor. Dünya 100 yılda nasıl bu hala geldi bilmek isteyenler için. He biz olanı biteni bilsek de bilmesek de değişime katkımız olur olmaz orası ayrı ama bence herkesin başına gelenleri bilmek hakkı.

Eminim ki youtube'den vıdoları izlemek, okumaktan daha kolay gelir çoğumuza ama kitaplar da oldukça sürükleyici. Videolar da kısa sayılmaz ama güzel. İlk video burada:


Monday, October 22, 2012

B.R.D.

Son yazidan sonra Tukiye'de guzel isler yaptim, az biraz gaz da cikarttik. Donuste beni almaya gelecek helikopter bozulunca gemiyle karaya ciktim. Almanyaya gelip ofis islerini hallettikten 2 gun sonra tekrar tatil icin Turkiye'ye dondum. Tatil'de Izmir'de buyukleri ziyarete gitmisken bir arkadasimin orada oldugunu farkettim. Sans eseri onlar da Guney'e akiyorlarmis, atladim gittim. Zaten hayatim bir kucuk valiz degil mi benim? Yol uzerinde de Libya'ya transferimi ogrendim, umursamadim fazla. Bu isin icinde her yer var sonucta.
Cok efsane bir gezi yaptik Foca, Didim, Bodrum, Datca, Marmaris, Koycegiz, Kalkan, Kas, Antalya belli basli sehirler oldu ve aralarda da bir kac plaj gorduk. Ne guzel bir yer bu bizim vatan arkadas, inanilir gibi degil. Yurt disini gordukce ulkenin guzelligini ve bu guzelligi umursamayisimizi daha iyi anliyorum.
Derken tatil bitti Almanya'ya geldim. Tatil yazayim diyordum ama Libya isi cikinca Almanya yazmaya karar verdim.
Hazirliklari tamamladim, simdi kagit islerini bitirmek icin Turkiye'ye geri gidecegim. Almanya'ya elveda deme vakti geldi. Valizi toplamam sadece 53 dakika surdu. Neredeyse bir  yili bir saattten az bir zamanda toparladim. Son kez bi yuruyus yaptim etrafta. Duygularimi tarttim, fazla bir sey hissetmiyorum. Almanlari da tam cozmustum, sanirim anladilar ve beni yollamaya karar verdiler.
Simdi size ovgutto farkiyla "Almanlar'in sizden bir istekte bulunmasini nasil bertaraf edersiniz" tiyosu verecegim. Bilindigi gibi Alman'lar tutumlulukla pintilik arasindaki ince cizgide dansederler. Simdi bunlardan ikisi benden pulbiber istemisti. Alanya denen kucuk Alman sehrine gidip gelirken ogrenmisler. Daha onceden de baska bir tanesi Antakya biberi istemisti. Her gidisimde Almanlar bir seyler siparis etmeye dadanacak diye bir formul dusundum ve buldum. Adamlar'dan pulbiberlerin parasini almadim. O Almanlar'in mekanizma oyle bir dagildi ki bu olay karsisinda anlatamam. Adama hayatinda aile arasi Krismis kutlamasi ve dogum gunu disinda hediye alinmamis. Bana borclandilar ama borclanmak istemediler, ote yandan pintilik motorlari bedava urun aldigindan dolayi sevinc hormonu basti, ayni zamanda ezberleri bozuldu...vb. O "para istemez" dedigim anda beyin noronlarina asiri yuklenme oldu ve yuz kaslarini kontrol edemeyip Jim Carrey-Ahmet Kural arasi bir forma girdiler. Ama Almanlar'i asil bozan bildikleri-alistiklari duzen disinda ezber bozan bir cikisla karsilasmalariydi. Almanlar'in en gicik oldugu sey duzenlerinin ve aliskanliklarinin hicesayilmasidir. Bu duzen disinda yasayanlara fenalik edebilirler. Soyle bir gecen yuzyilin ortalarina gidersek ne demek istedigim anlasilir. Velhasilkelam, simdi adamlar bana hem borclu hissettikleri icin iyi davraniyorlar, hem Turkler yuce gonullu diyorlar hem de ayni hadiseyle karsilasmamak icin benden hic bir sey talep edemiyorlar.
Misal bi ev arkadasim var. Banyonun camini devamli acik tutuyor, ve isiticiyi kapatiyor. Ben de her defasinda cami kapatip isiticiyi aciyorum. Su an bu mucadelenin 2. haftasina girdik. Zaten evde de karsilasmamaya ozen gosteriyoruz. Buzdolabinda da onun sosislerine karsilik benim sucuklarim savasi var. Su an duzeni bozuldugu icin cildirdigina eminim, geceleri kapimi iceriden kilitliyorum. Adam sonucta  Alman. Bizde mesela "namusumla oynadin" raconu vardir onlarda da "duzenimle oynadin" raconu var gibi ve ben adamin duzeninin icine eden gocmenim su anda. Hic selam vermemeler, gulmemeler...Eski ben olsam belki takardim, yakinlasmaya calisirdim ama biz de artik cok insalar tanimisiz, yuregimizi yalnizlikla bilemisiz, Nihat Dogan style bir yasami secmisiz. Iste Alman dedigimiz insan tipi ortalama olarak budur. Siz o Erasmuslar'a gelen, Turkiye asigi Almanlar'i baz almayin. Ben oilfieldin icinden, dumduz Almanlar'dan bahsediyorum. Sonucta biz de klasik Turk'u temsil etmiyoruz cogu zaman.
He son bir not, Alman'ya gozumde asla bir Italya olmayacak. Misal Almanya'da bile Italyan restoranlarinda, bar ve kafelerinde saatlerce oturup Italyanlarla lak lak ettim ama hayatimin geri kalaninda bir Alman'la boyle bir diyalogum olacagini sanmiyorum. Daha da gelmem mecbur kalmazsam bu diyarlara.
Simdi Almanlar'i cozmenin hakli gururuyle ceketimi alip cikiyorum...TSCHUSS!

Tuesday, September 4, 2012

Ayarlicam Ben Onu

Yilin 200 gununde ancak evinde uyuyan bir insanin duzenli blog yazamamasindan dogal ne olabilir ki...Seyehatlar ve isler sirasinda olan enteresanliklari "bloga yazarim" durtusuyle yasamama ragmen, hic zaman ayiramadim. Yeniden form tutma cabalarim olacak elbette ama hayat artik cok hizli. Kendime kalan az zamanin cogunu saatlerce ve hatta gunlerce uyuyarak gecirmek, sadece tuketerek degerlendirmek istiyorum.
Karaburun aciklarinda, Turk Karasulari"nin hemen disinda bir platformdan yaziyorum. Offshore cok garip bir yer, ilk gelisim degil ama en uzun kalisim sanirim. Kimi platform otel gibi olsa da bu seferki daha cok yurt gibi. Oda paylasmaca-cekmeyen telefon hatlari-olmayan internet, gunlerce ayni yuzler...Insan hareket alaninin kisitliligindan bir sure sonra sIkintI duymaya basliyor. Aksamlari helikopter pistinin etrafinda yuruyus yapiyorum. Toplam 20 metre herhalde. Iste ozgurluk...Sahip olduklarima sukretmek icin o kadar cok firsatim oluyor ki.
Gelis-gidisteki helikopterin heyecani guzel ama...Bir de Istanbul'un uzerinden ucup gelmek.
Almanya'dan gelip havaalani degistirirken bir taksiye bindim. Baslarda akli basinda gorunen taksici uzun yolda acildi. Garip sorular, anlamsiz hikayeler anlatmaya basladi. Once insanin tanimadigi kisilerle samimiyetine hasret kaldigimdan cok sevindim. Dusunsenize, adini bile bilmediginiz bir adamla sohbet ediyorsunuz. Almanya'da olacak is mi bu? Derken kopruye geldik. Amca dedi ki: "3. ayda burada birisi intihar etti. Onumdeki taksiden indi. Ardina bile bakmadan, cek-yattan atlar gibi atladi". Sonra dikiz aynasindan uzgun gozlerle bakti ve ekledi:" Demek ki onun kaderinde boyle olmek varmis, benim kaderimde de donup kalarak onu durduramamak"...Cevap verdim:" Abi nasil durduracaktin ki?" Taksici abi ne dese begenirsiniz? "Carpmam lazimdi ona". Afalladim. "Adami sen mi oldurecektin? Bir de kendi basini yakacakmissin, iyi ki yapmamissin" dedim. Yillarin tecrubesi taksici abi biraz da alinarak atildi lafa: " Olur mu hic ya? Ayarlayacaktim ben onu, tik diye vuracaktim, bacaklarini kirip birakacaktim. Olmadi iste."
Bunun uzerine laf soyleyemedim. "Ayarlicam ben onu" diyarlarini ozlemisim. Hele bi baslayalim, kervan yolda duzulur, su akar yolunu bulur, her is olacagina varir...Insan ozluyor hep bunlari...

Tuesday, May 22, 2012

Parizyen'den Müjde

Cuma sabah 9'da telefon çaldı. Emir büyük yerden, saat 15'de Bremen'den uçağa binilecek, Diyarbakır'a gidilecek. Zaten hiç açmadığım bir valizim var. Biraz takviye yaptım. Yola koyuldum. Mevsim yaz, seyehat etmek daha az sıkıntılı. Böylelikle Vechta-Bremen-Paris-İstanbul-Diyarbakır-İstanbul-Amsterdam-Bremen-Vechta yolculuğum başlamış oldu. Batı'nın Paris'inden, Doğu'nun Paris'ine uzanan bu yolun en eğlenceli kısmı Diyarbakir'da çalışan gerçek Parizyen mühendisti. "Burası da Paris gibi" dediğim dakikadan, ayrıldığım dakikaya kadar dert yandı. Ben hep gavurları gözlemledim ama bizi gözlemleyen gavur da çok eğlenceliymiş. Özellikle arka taraftaki düğün salonundan havaya keleş sıkılınca sakince "camdan uzak dur" deyişindeki serinkanlılık beni aldı götürdü...Sonra da düğünlerde çalan müziklerdeki (özellikle zurna) titreşim efektini sordu bana. Hakikaten de doğu müziği çok titreşiyor, orada farkettim. 
Yabancı dil konuşanlara bakılıyor Diyarbakır'da. Parizyen kendisini orada sirk hayvanı gibi hissettiğini söyledi ve buna katılmamak mümkün değildi. Böyle oturduğumuz masanın yanına gelip bize bakan insanlar vardı. Bir de insanların trafikteki hal ve hareketlerine alışamadığını belirtirken şu cümleyi kullandı; "İnsanlar şehirde nasıl davranılacağını bilmiyor". Aslında bu bir şehrimize ait değil, genel olarak bizler şehirde nasıl davranılacağını pek kavrayamamışız gibi bir halimiz var. Buna rağmen insanların sıcaklığının-yardımseverliğinin Paris'e bin basacağını da söyledi. Zaten ünlü Türk misafirperverliği de bir gün ölürse, geriye pek bir şeyimiz kalmayacak gibi duruyor. 
Diyarbakır'ı bu güne kadar hep medyadaki olumsuz haberlerden tanıdım. Çoğumuz da öyleyizdir herhalde. Ancak medyadaki imajına kıyasla çok normal bir yer. Özellikle Orta Anadolu'nun insanın üzerine gelen tutuculuğunu görmedim. Ayrıca sırf kahvaltısı bile bir çok derdi unutturmaya değer. Aslında turizm potansiyeli de olan bir yer ama maalesef bu belki gelecekte olur. Araba ile geçerken sokakta 10-12 yaşlarında bir çocuğun elinde bir tabanca görmem dışında her şey normaldi. Bu hadise biraz aşırı ama şaşırtıcı mı? Zamanla daha az şeye şaşırır oluyorum.
Yemekler ise muhteşem. Öğle yemeğinde şirkete sipariş veriyoruz. Mumbar söyledim. Öğle yemeğinde mumbar yiyen adam Diyarbakir'lı arkadaşları çok şaşırttı. "Şefim bu öğleyin yenmez" dediler, haklılar ama kolay bulunan bir gıda değil. Fırsat olunca yemek lazım. İnşallah adımız öğle yemeğinde kol kadar bağırsağı yutan mühendis olarak kalmaz çünkü biraz iddealı kaçtı bu hareketim.
İşimizi yaptık, Almanya'ya döndük. Arada da İstanbul'da arkadaşları gördük kısa bir süreliğine. Güzel oldu ama hep dar zamanlar kalıyor sevdiklerime. Bazen de geniş zamanları olsun istiyor insan.




Almanya'ya döndük de oturduk mu? Tabi ki hayır. İş bu blogu Bavyera'nın kalbi Münih tren istasyonundan yazıyorum. Bir saat sonra hangi şehre hareket edeceğimin kararının verileceği bir telefonu beklerken. Bu akşam ya bir tren koltuğunda ya da bir otel odasında uyurum yani...Sağlıcakla!

Sunday, May 13, 2012

Ustalara Saygı

Arka direğe uzayan top, kalecinin topu alamaması, geriye kalesine dönerken ansızın gelen kafa vuruşu, nasıl olduğu anlaşılamayan kurtarış. Muslera bu topu çıkardığında aklıma hocası Taffarel'in UEFA finalinde çıkardığı top geldi. İtalyanlar der ki: "iyi kaleci en kötü beraberliktir" ve bazen beraberlik kupa getirir.

Sunday, April 22, 2012

Dış Mihrak

Sevgili Takipçiler,
Umarım herkes iyidir. Yağmura, sabah soğuklarına rağmen, bir bahar daha geldi. Bahar gelince arka bahçelerde mangal partileri başladı. Benim ev arkadaşı Sebastian da çağırmış bütün şirketi bizim eve. Alman olmasından mütevellit de bi 50 sosis ile 100 kadar bira almış. Gelenler de eli bos gelmeyince her yer içki oldu çıktı. Ben markette bulabildiğim 2 Efes'imi odama sakladım o ayrı. Tabi çokuluslu şirket olunca her kültüre saygılıyız. Arap camiası alkolsuz birası, helal eti ve helal et mangalıyla geldi. Mangal yakılacak olunca gözler bana döndü. Sen Türksün, sen yak diye doğulusu batılısı çevreledi etrafımı. Ben bu hünerimizin bilindiğini tahmin etmezdim. Geçtik işin başına, ikinci mangala da bi Cezayir'li geçti. "Ne yaparsam aynen yap, yaratıcı olma" dedim. Millet de acıkmış. Nereden baksan 20 kişi var, gözler üzerimde. Yine bayrağını göndere çektiren olimpik sporcu tribine girdim. Neyse kazasız belasız yaktık. Alevi başlatmak için bi gaz şişesi vardi, bitti. Yandaki Cezayir'li genç bira dökelim diye başladı. Bu arkadaş din konusunda biraz hassas ama artık içkiyi ne sanıyor bilmiyorum. Sanki bira değil ispirto içtiğimiz..."Sen faraşı getir" dedim. İnanın orada belki 15 milletten adam vardi, saç kurutma makinasından sonra en iyi mangal yelleyicinin faraş olduğunu bilen yokmuş. Verdim rüzgarı, verdim rüzgarı, odunlar çatır çatır yanınca alkış kıyamet aldı gitti. Çocuğa dedim "sen ağırdan at helal eti, önden domuzu verip tıkayalım, bizim ete çöker bunlar". Arapların bi hoşuna gitti, adeta ikinci Arap baharı yaşandı. Verdim domuz sosisini ateşe. Vay arkadaş, ne zor işmiş. Yıllardır mangalda 2 yüzeyi olan obje pişirmişim. Şimdi bu sosis bi tarafı pişiyor, yanı kalıyor, çeviriyorum, yuvarlanıyor. Bi de kıvamı nedir bilmiyorum, biraz mahvettik işi ama Batı'nın iştahını tıkamayı bildik. Sonra gelsin bizim kuzular, danalar...
Laf lafı açtı. Bi tane İngiliz sismik uzmanıyla konuşmaya başladık. Bu adamlar bugün burada, 3 gün sonra Afrika'da, haftaya Amerika'da çalışan, dünyayı yemiş bitirmiş adamlar. Hatta Diyarbakir'da defalarca işe gitmiş, Erzurum'da kayak yapmış falan...Ben burada Türk esnafa gidince üniversite mezunu olduğumuzu duyunca hemen oturtup çay ısmarlıyorlar(İyi okuyun, Kenny'i esnafa bağlıcam). Biraz eziklik var. Üniversite okuyan Türk burada hala milli gurur. Özellikle petrol endüstrisinde çalıştığımı duyunca çok büyük oranda duyduğum bi isyan var. "Irak'da, İran'da fışkırıyor, bizde olmaması mümkün değil. Nedir bu oyun?" şeklinde. Buradaki insanlar Almanya'ya gelme sebeplerinin ülkemizdeki ekonomik zorluklar olduğunu kabullenmekte güçlük çekiyorlar. Yani Türkler'in tribi genelde biz süper gücüz ama Batılılar bizi durduruyor, yoksa Almanya olmamız an meselesi boyutunda. Son dönem medyasında süper büyüyen ekonomi pompası burada karşılık buluyor gibi. Sebebi de inanmak istemeleri. 10 dakika konuşunca neden Türkiye Almanya olamaz diye anlatınca, ikna oluyor insanlar. Ama versen pompayı, uçup gitmeleri de işten değil. Neyse, esnafımızın sorularına kesin cevap vermek için ben de konuyu bu İngiliz uzmana açtım. Sismikçiler titreşim ölçünleriyle rezarvuar tahmini yapan adamlar. Tam bu işin adamları yani. Aynen sordum "Kenny, bu Irak'ta var, İran'da var bizde nasıl olmaz, biz milletçe isyandayız...Anlat" dedim. Biraz gülümsedi, "biz sizin sınırı ona göre çizdik, sizin G.Doğu Anadolu'da 30-40 yıl daha  maliyetini kurtaracak bir şey çıkmaz" dedi. O an şimşekler çaktı kafamda "Kenny bir dışmihraktı". Yıllardır soyut bir kavram olan dışmihrak ete kemiğe bürünmüş karşımdaydı. Şişeyi kafasında kırsam kırardım ama bu Kenny çok da iyi adam. Dış mihraka sempati duyduğum için kendimden de tiksindim...Buradan ovgutto okuyucuları bilsin ki petrol çıkarma teknolojisi gelişmezse veya petrol fiyatlarıcı iyice artıp, bugün karsız olan işler karlı hala gelmezse, biz bu geyiği çok yaparız. Kuyu kazılmış, üstüne beton atılmış hikayesi de budur. Bor konusunda bi uzman bulursam, onu da sorarım ama petrol-gaz budur. Dış mihraka da "çok götsünüz" dedim hepimiz adına ama herif İskoç'muş. "Biz değiliz de İngilizler göt, bizim de petrolü sömürüp zengin oldular" dedi. Anlaştık. 
Yazacak da çok şeyim birikmiş ama bu ibretlik öykü şimdilik hepimize yeter...
İyi pazarlar.