Saturday, April 1, 2017

TRT Arşivi

Bu hafta malumunuz TRT arşivlerini açtı. Biraz kurcalayayım derken bilinçaltımın dehlizlerine bir yol bulmuş oldum. İnsan beyninin arşiv teknolojisi hala muamma. Bilinen şey çekmecelerde duran dosyalar gibi olmadığı. Yeni girdilerle, eski bilgilerin üzeri örtülüyor, anılar tekrar tekrar yazılıyor. Karmaşık bir sistem.

Neyse efendim, sanırsam her çocuk gibi hayalperesttim ve her şeyi depoluyordum. Tabi girdi imkanlarımız bugünkü gibi çeşitli değildi. Aile, arkadaşlar, gözlem, oyun ve deneyler büyük girdi kaynağıydı. Dedemin annesi kibrit çöplerini yere saçar ve bana uçları aynı tarafa gelecek şekilde yeniden falan dizdirirdi. Resmen ''Karete Kid'' tedrisatından geçmişiz yemin ederim. Defalarca o kibritleri kutuya dizdiğim olurdu. Tabi arka planda TRT açık. Düşük bütçeli sabır ve konsantrasyon eğitimi.

Çocukluğumdan bugüne, aklımda bazı söz grupları veya cümleler var. Bunların bazılarını şarkı sözü olduğu bariz belli oluyordu çünkü 6 yaşında ''Sarhoşum ahhh, düşünmekten/ Öldüm ben ahhhh / Hep sevmekten'' diye gezince babam Tanju Okan'ı yine fazla kaçırdığımı hemen anlardı. Ya da bazen ''Avaremu, yav gari başman'' diye delirirdim. Sonra Türkçesi de çıkan bu şarkının orjinalini tekrar dinleyebilmek için yıllarca Google'ın gelmesini bekledim. Hatta zamanı geldi, Hollanda'da beraber çalıştığım Hintli bir iş arkadaşıma bu şarkıyı tercüme ettirdim. Dedim çocuğa: ''Arkadaş ben 30 yıla yakındır bu şarkının pençesindeyim, ne diyor bu fakir Allah Aşkına?''. Oturdu, cümle cümle çevirdi.

Neyse, asıl mevzu şurada: bazen duşta bazen de yalnızken hayallerimde ''size selam getirmişem'' diye bağırıyordum. Bir süre sonra selam'ın kimden geldiği insanları korkutmaya başlamıştı. ''Nerden selam getirdin?'' diye sorduklarında boş boş bakıyordum. Başka mekanlarla-zamanlarla iletişim halimde olduğum düşüncesi hasıl olunca doktora götürdüler. Doktor: ''Sünnet olunca geçer'' dedi. Amma velakin bırakın sünneti, üzerinden yıllar geçti bende bilinmeyen yerlerden size selam getirme arzusu dinmedi. Bazı sabahlar uyanıyordum ve ''Günaydın'' bile demeden önce ''Size selam getirmişem'' deme arzusuyla dolu oluyordum. Arkadaşlarım da baya alışmıştı bu duruma. ''Sen de selam söyle hacı'' derler geçerlerdi. Yıllar yıllar böyle geçti. Adeta dünyayı terkedemeyen ruhlar birine musalat olur da o iş görülene kadar gitmezler ya, benimki de o hesap. Bir selam var gibi iletmem gereken ama kimden kime ve neden ben bilmediğim.

Efendim, imkanımız olmadı ki şöyle rahat bir kanepeye uzanalım da bir psikiyatrist bize de çocukluğumuzu sorsun, bilinçaltımıza insin. Ya da bir ''exorcist'' gelsin de baksın ve ''selam kimden geliyor, nereye gidiyor, in midir, cin midir araştırsın. Exorcism bile düşük bütçeli bizde. Dedemin hacı arkadaşları vardı. ''Size selam getirmişem'' derdim, ''Maşallah, Aleykumselam'' derler giderlerdi. Ya hacı amcalar, hayrına bir dua okuyaydınız. O da olmamış demek ki.

Ben bununla yaşamayı öğrendim zamanla. Hep aklımın bir yerinde gelip-giden selamlarla. Taki bugün arşivde onu bulana kadar. Şans eseri bir anda selamlaşıp durduğum kişinin Huşeng Azeroğlu olduğunu farkettim. Artık halıda araba oynarken mi oldu, gazeteye bıyık çizirken mi bilmiyorum bu ''Size selam getirmişem'' bizim beynin en derin nöronlarına işlemiş. Bir şekilde de üzeri örtülmüş ama tam kapanmamış. Resmen şu an aşırı rahatladım. Bizim 30 yıllık selam listesi baya uzunmuş. Koç Nebi'nin hecerinden başlıyor, atalara, dedelere kadar kimler yok ki. Bu kadar selamın yükünü yıllarca taşımak beni baya tüketmiş olmalı.

Ufaktan kıllandım, bana bir de ''inatçı'' derler. Bir baktım bu Huşeng Azeroğlu'nun ikinci hit eserinin adı ''olmaz olmaz''. Şimdi bunu da halledeceğim inşallah. Teorim şu, program sayısı kısıtlı olduğundan TRT çok tekrar verirdi. Belki ben bir hafta 50 kez arka fonda bu şarkılarla takıldım. Resmen karakter inşa etme makinası. Bunun sonucunda ''olmaz-olmaz'' diyen inatçı ve acımasız bir selam makinasına dönüştüm. Müzik ve Azeri Türkçesi hala ilgimi çeker, demek ki o zaman da farksızmış. Şarkılar bir süre sonra popülerliğini ytirince de anlamsız sözler olarak nakaratları kalmış. Bir de Azerice olunca, gerisini akılda tutamamışım. Vay benim halime, vay benim içsel Azerim'in dramına ya...

Neyse, darısı başınıza. Sıkıntılarınız falan varsa bir TRT arşivine göz atın. Acayip işler var. Şimdiki bebeler gibi 3 yaşına kadar TV açılmayacak tatavası da yoktu o yıllarda haliyle. Zaten TV 5 yıl önce icat edilmiş, eve yeni gelmiş. Çocuk büyüyene kadar TV kapatılacağına çocuk kapatılır daha mantıklı bakınca. Bir de zaten 3 yıl falan taksidi ödeniyormuştur kesin. Taksitini ödediğin şeyi çocuk var diye kapatamazsın sonuçta. Travmalarınız için arşivi bir gezin.

Wednesday, February 1, 2017

JAMAİKA-1

Almanya'da yaşadığım yıllarda, havaalanlarında valiz beklerken, koli bantlarıyla ağzı büzüklenmiş çöp torbaları, iple bağlanmış pazar sepetleri gördü bu gözler. O nedenle valize yiyecek istiflemekte fobilerim var. Valizle yiyecek taşımaktan kıllanıyorum. Ama yapmam gerekti bu hafta. Ne demişler: ''Sınanmadığın günahın masumu değilsin''. Karayipler'e gidiyoruz. Karayipler deyince akıllara ne gelir? Beyaz kumsallar, mavi sular, bikini, mayo, rom...Bu öyle bir seyahat değil, ben annemle gurbettekilere ziyarete gidiyorum.

Annem de maşallah Sakız Adası'na gitmiş, şimdi direk Jamaika'ya. Arada herkes gibi Avrupa-mavrupa takılmadan büyük hedefler peşinde. Memleketten zeytin, fındık, baklava vb bir dünya gelmiş. Vakumlattık bir güzel. İlk kez annemle yurt dışına gidiyorum. Valizleri koyduğum bir oda var, orada valizler dolapta olmadığından toz tutuyormuş. Yemin ederim ben toz görmüyorum, hipermetrop olan o. ''Eşyanın tabiatı bu, açıkta duran cisim toz kapar'' diyor. Platon gibi anam var benim. Hayatımda 3 çeşit renk vardır makinada yıkanan: koyular, açıklar ve iç çamaşırlarım. Dikkat ettiyseniz bunlar renk bile değil. Anne bir geldi, yola çıkmadan 20 çeşit  ayrı kategori oluştu. Gittiğimiz yer tropik, az kıyafet alıyoruz. Geri kalan her şey gurbetliğe giden yiyecek-içecek-ekipman. Uçak Almanya aktarmalı. Alman valiz işine karışırsa ben kıllanırım. Sorar da sorar. Ama gel de ana yüreğine anlat. ''Vakumlatırız''. Neye karşı çıksam, cevap vakumlatırız. Neredeyse kendimizi vakumlatsak, vizesiz Almanya'ya bile girebileceğiz. Valiz hakkı 20 kg, bizikiler 22şer kilogram. Allah utandırmasın. 

Hava alanındayız, sonra da uçakta. Frankfurt aktarmalı Jamaika. Valizleri yiyecekle doldurduk, yanımızda da ana böreği. Ben aç adamım, daha İstanbul'da uçak kalkmadan bütün böreği yedim. ''Uçakta verirler'' kafası. Ben ne bileyim Almanlık yapacaklarını. Yolculuk deniz aşırı. Bitmek bilmez. Gudubet hostesler, azıcık yemek. Herkes aç. Ben bu kadar aç uçak yolcusu görmedim. Az porsiyon yemeği anında yalayıp yutuyor herkes. Bir de yemek nasıl dandik. Mayonezli lahana. Açayım da film izleyeyim diyorum, 2 tane film var zaten izlemişim. Diğer filmler için ödeme gerekiyor. Tam çakallık. Sen doldur milleti 17 saat uçağa, ne içki ver ne film. Tam bir Almanlık. İnadım inat, almıyorum. Anam söylendikçe söyleniyor. Yan tarafa da bitli rasta oturmuş. Biz dolaba konmayan valizin toz tutması seviyesindeyiz, gel de anlat rastanın bitli kafasını. 

İniyoruz. Maşallah bizim validede sınır kapısı ezikliği hiç oluşmamış haliyle, paldır küldür dalıyoruz. Beni zamanında Avrupa kapılarında, oturma izni parmak izi karakollarda çok örselemişler, böyle özgüvenli değilim. Tam böyle annem önde ben arkada ülkeye dalıyoruz, bizi tak durduruyorlar. ''Nerelisiniz?'' Anamın işi kolay ''No English'' diyor, top bende: ''Turkey''. Bizi hemen sıtma bilgilendirme sırasına şutluyorlar. Valla ben sıtma profesörüyüm aslında. Tanzanya ve Uganda'da aylarım geçti. Ama şimdi oralara gittiğim öğrenilirse yıllar önce de olsa karantinaya alırlar. Ağzımı açmıyorum. Doğru sağlık sırasına. Anam da başlıyor ''Türk olduğumuzdan aldılar'', dalıyor yine bankoyu aşıp ofise. Zor çıkarıyoruz. İşte sıtma şudur, budur. Meğer Türkiye'yi sıtmalı ülke sanmşlar. Yaşar Kemal'den Çukurova betimlemesi mi okuyorlar acaba diye düşünmüyor değilim. Neyse ''bilgilendirildi' damgası ile vize kuyruğunun sonuna şutlanıyoruz. 

Vize görevlisi de sorular sorular üstüne. Benim pasaportta Arapça yazı çok, 30 sayfada işlem var, adamların kafası bulanıyor. ''Bu ne? bu ne?'' Amire gidip gelmeler. Bana koymaz da anam çıldıracak diye tırsıyorum. Resmen bizim uçaktan en son biz giriyoruz Jamaika'ya. Şükürler olsun. Valizleri alıyoruz, meraktan açıyorum. Her şey yerli yerinde sadece benim elektronik sigara yok. Almanlar bir kağıt bırakmış, aldık diye. Alman yine ucundan Almanlık yapmış. Ne yapak sayın Alman? Esrar mı sarak Jamaika'dayız diye, bir Türk neferini daha zehirlemenin peşinde misiniz?

Jamaika çok enteresan bir cennet. Bugün Bob Marley'in evini gezdik. Anam yoruldu sıcaktan. Peter Tosh'un da evine bakalım dedik: ''Yine onun bunun evine mi bakcaz? Boşverin milletin evini'' dedi. Şimdi alemin esrarkeşlerini ''bari azaltın çocuklar'' diyerek ikna ediyoruz. Sıcakta yün bere giyilmeyeceğini de haftaya öğreteceğiz. Birazdan Usain Bolt'un kafesine ''tracks and records''a gideceğiz. Onu sevdi annem. İçkisi yok, esrarı yok, temiz çocuk bu Usain. Anneyle gezmek de ayrı güzelmiş. Mutlu oldum, tavsiye ederim.

Respect!

Wednesday, January 11, 2017

NURİ, NURETTİN ve BEN


Bir kar yağdı, şehir harika bir hal aldı. Az önce yürüyüşten döndüm, eğlence bitmeye başlamış, karlar erime eğilimine girmişti. Bir yerde bilek boyu kar suyu birikmişti bile, yarın büyük rezillik başlar. Ama geçen 3 gün bunları hiç düşünmeden eğlendik. Trafik de azdı, yürüdük. Mucize gibi.

Cumartesi, baktım kar çılgınca yağıyor, hemen gittim fazla kullanmadığım eşyalarımın olduğu valizin derinliklerinden efsane botumu buldum. Bu botu Norveç'e gittiğimin ikinci günü almıştım. Orada yılın yarısı daha çok yağmurlu ve bazen de karlı olduğundan böyle dev bir dağcı botu almam gerektiğini düşünmüştüm. Böyle en sağlamından bir şey almıştım. Çok geçmeden şehirde bu tarz giyinen pek insan olmadığını gördüm ama çok geç idi. Drenaj sistemi mükemmel olduğundan yollarda su olmuyormuş meğer, ana arterler de ısıtmalıymış gayet bir spor ayakkabısıyla kış geçiriliyormuş meğer. Bari dedim bir fakire vereyim, o da devletten yardım alıyormuş zaten ben kadar maaşı varmış. ''İstiyorsan ver yine de'' dedi, eline tutuşturduğum torbayı geri aldım. Giyemedim botları. Afrika'ya giderken valize koydum ama 25-30 derecede de giyemem diye orayada götüremedim. Sonra Almanya ve Hollanda'da yaşarken dedim aha buraya da yağmur yağıyor, belki burda giyerim. Orada da altyapı çok iyiymiş, aynı şey oldu. Zaten belediye diye bir şey var, işini yapmazsa deliriyor millet. Adamlar anında temizliyor karları. Alman bebesine de acıdım o vakit, dokunulmamış kara yatmak diye bir aktivite gerçekleştirmek için illa şehir dışına gidiyor. Velhasıl, 5 yıl geçti bir türlü botu giyemediydim.

Ama İstanbul öyle mi? Leş gibi kar, resmen vahşi yaşam ortamı. Botlarımı sonunda hakkını vererek giydim. Bir de Kuzey Denizi'nin gece vardiyalarında olmazsa olmazım termal içliğim. Hemen botumun yanındaymış, hemen onu da geçirdim. Markete doğru yola koyuldum.

Başta abartı mı giyindim diye düşünüyordum. Lan yolda garip bir şey hissettim, yaşadığım muhitten herhalde, bizim bütün mahalle kayak merkezinde gibi giyinmiş. Su geçirmez montlar, kayak pantalonları, kar çizmeleri...Markete batonla giden insanlar falan var. Ben kaldım bidiğiniz kot pantalon ve kazakla aralarında. Arkadaş, Kanada'da falan da değiliz yani, alt tarafı abartsak yılda bir hafta kar oluyor burada. O da işte evdeki malzemelerle geçiyor. Yok, millet hemen koşup spor mağazalarının dağcılık reyonlarını boşaltmış. Sanırsınız parklarda kamp kuracaklar. Hele de market yolu üzerinde boktan kahvenin 20 TL olduğu kahve zincirinin önünden geçtim, oradaki tiplerin telesiyej bekler bir halleri vardı.

Markete vardım, ekmek yok, yumurta yok, patates yok...Ya alt tarafı 3 gün kar gelecek yamyamlar her şeyi satın almış. Bu travma nedir gardaş? Sanki hayatınızda açlık gördünüz de her şeyi almışsınız. 12lik tuvalet kağıdı bile bitmiş. O kadar yirseniz kar yağdı diye yetmez tabi. Neyse, artıklardan bir şeyler topladık. Evde eski dost memleket tarhanası ve tahin-pekmez var zaten, benim kafa rahat.

Siteye döndüm. Bizim komşunun oğlu Nuri'yi gördüm. 10 yaşında falan çocuk. Hijyenik ortamda büyümüş bir şehir hormonlusu kendisi. Baktım o da tam teçhizat giyinmiş. Ana-babası da yok etrafında: ''Hayırdır Nuri, Kaçkarlar'a mı tırmancan?'' dedim arkasından bağırarak. Nuri bi döndü, bebede aynalı kar gözlüğü bile var. Lan beni bir kahkaha aldı, Allahtan anne-babası yok. Bu kahkahamı egolarına hain bir saldırı olarak niteleyebilirlerdi. ''Kardan adam yapcam ya'' dedi. Baktım, bok gibi bir şey yapmış. Çocuğu da suçlayamıyorum, hangimizde estetik algısı var ki. Benim bildiğim kardan adam çok kişi yapılınca veya sarhoşken yapılınca zevkli olan bir şey. Yazık bizim Nuri, bütün sene serviste git-gel ambale olmuş. Havuç verdim ben de burun yapsın diye. Yemeye kalktı. ''Yeme lan, bu burnu olcak'' dedim, sevindi. Gözleri güldü diyeceğim de aynalı kar gözlüğü izin vermiyor. Baktım eldivenler, mont, pantalon, bot o biçim bebede. Ben ırgat gibiyim yanında. ''Nerden aldın bunları?'' dedim. Kar geleceğini öğrenince ailece kar alışverişine gitmişler. ''Valla Nuri, iyi ki Venezuella'da yaşamıyosun, üzerinde 3000 liralık ekipman var, seni direk çalarlardı koçum'' dedim. Durdu kaldı. Hayır, gözleri görsem, ona göre belki gönlünü alacağım. Ben tam ''eyvah, üzdüm çocuğu'' diye vicdan yapıyordum, küçük çakal sinsice plan yapıyormuş. ''Sen niye kotla geziyon abi?'' diye vurdu. ''İçlik var lan'' dedim. Anlamadı, bilmiyomuş. İçlik varsa bir kıyafeti hem yazlık, hem kışlık kullanabilirsin falan filan anlattım. En son dedim: ''Convertable araba gibi, ister yazın tavanı aç bin, ister kışın kapat gez''. Kolej bebesi ya, globale entegre, hemen anladı. ''Yine de bu karda kazak ve kot olmaz'' dedi. Ya sanki Kanadalı. Bir de yaşıt değil, cevap da verilmiyor.
-'Sen nerelisin lan Nuri? diye sordum.
-İstanbul
-Öyle değil lan, baban nerde doğmuş?
-Yozgat

Ya bu nasıl bir eğitim sistemi arkadaş, adamın babası Yozgat'da doğmuş, içliği benden duyuyor. ''Babanın senden sakladığı şeyler var'' Nuri dedim. Çakal yine sustu, anladım bir şeyler hesaplıyor.

-Abi sen ne giyiyodun çocukken? diye sordu.
-Örgü kazak giyiyodum
-O ne?

Al bakalım, çocuğa aileden hiç bir ''know how'' geçmemiş arkadaş. ''Kişiye özel elbise, bir tek bende olan modeller'' dedim. Ondan baya etkilendi. Hayır yemin etsem başım ağrımaz, anne örgüsü kazak sonuçta.

Muhabbet uzadıkça tipi altında, benim sistem su koyvermeye başladı. Baya üşüme geldi. Nuri bebesi çakı gibi dikiliyor, adamın gözüne kar bile kaçmıyo sonuçta. Tam gidecem babası geldi, Nurettin Bey. O da baştan aşağı çok uluslu şirkette üst düzey yönetici kar kıyafetini giymiş. ''Ooo komşu, kardan adam mı yaptınız?'' dedi. Hakarete bak. Lan burda, yerde duran üst üste iki kar topu var. Üsttekine ucu kemirilmiş havuç sokulmuş. Bunu ben yapmış olabilir miyim? ''Bu müthiş bir şey Nuri'' dedi. Al bakalım. Çocuk iyice tribe girdi. Tavşan gibi bir takım hareketlenmeler içerisine girdi coşkuyla.  ''Ben karışmadım, Nuri yaptı'' dedim. Baba-oğul iyice tribe girdiler. ''Yapar bu Nuri, çok yetenekli'' dedi. ''Bütün yetenekler gibi o da yalnızlıkla lanetlenmiş. Tek başına eserinin başında rastladım. Michelangelo gibi çocuk'' dedim. Nuri, adını çok duyduğu ama hiç görmediği bir akrabasının adını duymuş gibi babasına döndü:

-Baba, Michelangelo kim?
-Ninja Kamlumbağa oğlum, kötüleri döver, yaman hayvandır
-Adammış

Valla bu Nuri iyi bile olmuş. Nurettin dahi çocuğunun zor sorusuna anında cevabı yapıştırarak, dahiliğin kendi genetik kalıtımı olduğunu oracıkta ispatladığı için acayip şişti. Nuri'ye ödül olarak bir şey daha vereyim de şu modern sanat görünümlü kardan adama göz yapsın diye market torbasına baktım. Çok da kalite bir şey veremezsin, Nuri direk yer. Babasının yanında ''yeme lan, göz o'' da denmez. Arpacık soğan verdim 2 tane. ''Al göz yap'' dedim. '' Soğandan göz olmaz'' dedi. Piçe bak ya, sanki gerisi olmuş da bir bu olmuyor. Babasını gördü ya, akıl yürütmeye başladı. ''Sen tak olur'' dedim. Nurettin Bey lafa girdi: ''Yalnız biz Nuri ile buyurgan konuşmuyoruz'' dedi panikle. Nuri'de hayal gücü sıfır. Çocuk hiç kozalaktan top, taştan araba, halıdan otoban hayal etmemiş. Dolayısıyla soğandan göz de yapamadı. Öylece gözsüz bıraktılar kardan adamı.

Babası kardan adamla, benle ve selfiler olamak üzere 100 kadar pozumuzu çekti. ''Beni etiketlemeyin'' dedim. ''Ooo özel hayata saygı tabi prensibimiz falan...'' başladı Nurettin Bey. Hayır ondan değil de bok gibi kardan adamın yanında, saatlerce uğraşıp bunu yapabilmiş gibi çıkmaktan endişe ettim. Nuri lafa girdi: '' Baba iyi ki Venezuella'da değiliz, seni direk kaçırırlardı'' dedi. Hay senin ağzına da bi kar aparatı taksalarmış be Nuri, her şeyi yumurtluyon diye iç geçirdim. Nurettin Bey aşırı gururlandı: '' Bak ya komşu, zamane çocukları ne kadar akıllı, Venezuella falan diyolar'' dedi. Lan çocuk ilk kez kalite laf etti, onu da benden arakladı zaten. ''Ehi ehi, vallaha süper zeka'' dedim.

Nurettin Bey'in telefonu çaldı. Kar izleyip marşmelov yiyeceklermiş. Eve gittiler, ben de eve gittim.
Tarhana yedim ki en ileri hazır çorbadır, Nuri bilmez. Kestane yedim ki en kral marşmelovu rahat tempo harcar ki Nuri bilmez. İçliğimi kalorifere asıp paçalarını kuruttum ki en kral kıyafettir Nuri bilmez. Lan şu kapitalizme bak ya, içlik bilmeyen ikinci nesil Yozgatlı'ya kestane yerine nasıl da marşmelov yediriyor.

İlerleyen saatlerde kapı çaldı, canım çeker diye bana marşmelov yollamışlar. Nuri getirmiş. ''Komşusu açken tok yatan, bizden değildir'' deyip verdi. Artık müfredat nasılsa kolejde. Ben de ona kestane verdim.

-Bundan iyi göz olur ha, dedi.
-Sakın ha, bundan göz yapıp mundar etme, dedim.
-Zor soyuluyor bu, ben açamam, dedi
-Babana açtır, kabuğunu da inip göz yapın, dedim.

Gözleri güle güle gitti. Nurettin'e de süper iş kitlemiş oldum. Tam 10 tane kestane verdim. Canımı acıtmayacak kadar az, Nurettin'e iş çıkaracak kadar çok. Bir de kabuklarla göz yapacaklar bu soğukta aşağıya inip. Buyurgan tavır da yok, uğraşsın tosunu ikna etmeye.

Yattım, uyudum. Gece rüyamda hunharca kardan adam tepikledim. Nuri ve babası ''barbarsın'' diye bağırarak peşimden koşturdu, dövdüler beni. Üşütmüşüm.







Sunday, December 18, 2016

MİHRAKLAR KAHVESİ

2007 Ekim'inin bir sabahı adımımızı attığımız salonda kesif bir mihrak kokusu vardı. Biz 3 kişiydik, onlar var bir 25 kadar. Kestim şöyle bir ortamı. Her mihrak kendi milletinden bir mihrakla oturmuş. Yoksa da coğrafi komşusuyla veya aynı dili konuştuğuyla. Resmi adı yüksek lisans ama içerisi mihraklar kahvesi. Kalabalıkça bir Fransız mihrak grubu duvar dibinde. Zaten Fransızlar mihraklar içinde mihraktır. Rutubetli duvar dibi mihrakları bunlar. O günden beri düşünürüm, nemli duvara romantik şarkı dinletsem, oradan Fransız mihrağı baş verecek gibi gelir bana. Alman var, İsviçreli var. İlk bakışta Fransızların tarafına oturmuşlar ama grubun tam da içinde değiller. Asyalı mihraklar önleri kapmışlar. İtalyan mihraklar çokça. Biz de kalan yerlere oturuyoruz. Afrikalılar da var sessizler. İranlılar da var. Acaba Tebrizliler mi? Lan herkes burada, iyi ki gelmişiz. Olmasak kesin bizi çekiştirirlerdi.

Arada kahve makinasına çıkıyoruz. TL atıyorum, makina kahve vermiyor. Sinirleniyorum. Makinayı tekmeliyorum. İtalyan mihrak yardımsever kisvesiyle sokulup Euro uzatıyor adeta ''senin paran burada geçmez dercesine''. Paran batsın, almıyorum.

Ders başlıyor, yoklama listesi dolaşıyor. Yanımdaki arkadaşı dürtüp diyorum: ''Bak İsviçreli imza atmayacak, taraf olmamak için hiç bir şeye imza atmaz bunlar''. Atıyor, sırf beni yalancı çıkarmak için. Tenefüste gidip soruyorum neden attığını. Beni şikayet ediyor şerefsiz mihrak. Sonra bir gün de silgim kayboluyor. Lan silgiyi benim kaybetmem mümkün değil doğal olarak, bu g*t mihraklardan birisi çaldı kesin. İsviçreli'ye gidiyorum. ''Silgimi bul, o kadar tarafsız adamsın'' diyorum. ''Olmaz'' diyor Almanla konuşmaya devam ederken. Diyorum ''bari arabulucu ol''. Beni yine şikayet ediyor. . Uluslararası ofis savunmamı istiyor. Tek cümle Latince yazıp çıkıyorum: ''homo, homuni mihracus'' (İnsan, insanın mihrağıdır)

Günler günleri kovalıyor. Canım kahve de çekiyor. 3 kere öpüp TL'yi bozup Euro alıyorum. Tanrı affetsin.  Mevzu İtalya'da geçiyor. Tabi bu mihraklık biraz da göreceli. Sonuçta orası İtalya olduğuna göre asıl biz mihrak konumuna düşüyoruz. Haklı davamda haksız duruma düşmek istemiyorum. Böyle böyle mihrakların içinde yaşamayı öğreniyorum. Aslında tanıdıkça seviyor da insan bazı mihrakları. Sicilyalılar hele nasıl kıyak adamlar. Herhalde onlar da iç mihrak olduğundan. Ne bileyim insana sevdiriyorlar kendilerini keratalar. Bir Fransız vardı mesela, evine çağırıp krep yapardı. Baktım başta kesin benimkine az çikolata sürer, az muz doğrar diye. Ama hep adil davrandı. El mecbur iyi arkadaşım oldu.

Kayak yapmaya Alpler'e beni de çağırdılar. Elit sporu diye cak cuk yaptım ama zorla götürdüler. İsviçreli beni kesin bayırdan iter diye düşündüm ama çocuk baya öğretmeye çalıştı. Böyle böyle milyon hadise 3 senede. Mihraksız günüm geçmiyordu adeta.  Bazen kalbimi yokluyordum, bakıyorum mihraklara karşı kalbimde bir yumuşama. Bizim öteki Türkler zaten su koyuverdi. Baktım mihraklara aşık olmalar falan başladı bunlarda. Çektim uyardım, ama dinleyen kim. Evlenen bile var şimdi aralarında. Yarı mihrak bebeleri oldu, bazılarınınki koca koca çocuk bile oldu. Yeminle de çok tatlılar. Mihrak demezsin.

Ben alerji oldukça mihrak ortamı beni buldu. İşe de mihraklı yerde başladık. Güney Amerika mihrakları da nasıl eğlenceliymiş ki adeta mihrak değilmişçesine. Araplar, Ruslar, Saksonlar ve Amerikalılar zaten sektörün olmazsa olmazları. Mücadele bile edemedim. Norveç'te Türkmen ve Meksikalı ev arkadaşlarım vardı. Gittiler, İranlı geldi. Semaveri vardı. Norveç gibi yerde çay demleyen adamı nasıl sevmeyecen? Suud'da sırtım tutuldu klimadan, ama nasıl bir ağrı 3 gün. Çölde doktor yok. Azeri yakı verdi. İşte bu! İki devlet tek millet.

Almanya'ya taşındım bir ara. Ev arkadaşım Sebastian. Dresden'li. Doğu Alman. Bende artık aşırı mihrak tecrübesi var, o baştaki saf değilim. Doğu Alman mihraktan çok mihrakçıdır. Bilen bilir, Türk alerjisi çok olur. Eve kurulmuş paşam. Ben gidince ilk gün tanıştık. Başladı o yasak bu yasak saymaya. Hiç birisine uymadım. Delirdi. Sonra kebap barbeküsü yaptım da barıştık. Tek delirtebildiğim mihrak bu oldu.

Almanya'dan da ayrıldım. Hollanda'da zaten mihraklık kavramı oturmamış. Adamlara net bir dille ''sen mihraksın'' diyorum, ''önemli olan benim mihraklığım değil, sen beni mihrak olarak algılıyorsan bunu çözmeliyiz'' diyor. Lan ben çözmek istemiyorum ki, mihrak kal işte. Mihrak iyidir. Bir şeyi batırdım mı nasılsa ''mihraklar bana karşı'' der çıkarım oradan. Çözecek sorunu da sonra ben özeleştiri verecem. Oyunu bozdum. Gittim bunların dolaptaki ekmeklerini yedim. Hollandalı'nın zayıf noktası malıdır. Madem ekmek yiyecekmişim, neden hafta başı ekmek listesine adımı yazdırıp ben de para koymuyormuşum. Lan 2 dilim ekmeğinizi yedim alt tarafı. Onu da kurala bindirmişler. Şov olsun diye dolaba kral ekmek aldım. ''Alın lan, yiyin, gözünüz doysun'' dedim. Hayvan gibi yediler. Demek Hollanda mihrağı böyle oluyor. Ağzından artizlikten veya kibarlıktan bir teklif çıkmasın. Müdür de Hintli mihrak, onun müdürü Cezayirli, onun müdürü Trinidadlı. Ben derdimi kime yanam? Ne deseydim Trinidadlı müdüre çıkıp: ''Valla ülkenizin yerine haritadan bakıp geldim, Ato Boldon da çok kral sprinterdi de Hollandalılar ekmeğimi yedi. Malum ben de ekmeğimin peşindeyim, size geldim''. Ne zor günlermiş.

Orası burası derken İstanbul'dayım. Hayatımın bir kesiti mihrakların arasında geçti ama ben bu kadar mihrak muhabbeti başka yerde duymadım. Acaba onlar da beni Türk mihrak olarak mı hatırlıyor? Lan ben de mihraklık yaptım mı acaba? İçim içimi yiyor şimdi. Mihraklar kahvesinin bir ferdi olmak istemiyorum. Çok karışık mevzu.







Thursday, December 1, 2016

Fundamentals- Temeller


Epeydir böyle yağmur görmemiştim. Avrupa yağmuru gibi maşallah. Kesintisiz, soluksuz yağıyor iki gündür. Avrupalı alışıktır buna, hava durumunu kontrol eder de çıkar. Telefonundan hava durumu app'ını eksik etmez. ''15 dakika sonra sulu sepken başlayacak'' diye mesajını alır akıllı telefonundan, ona göre yağmurluğunu da şemsiyesini de ayarlar. Bizim TV'deki adam durmadan panik yaratıyor: ''Çok yağmur yağacak, hasta olacaksınız. Kar geliyor, aç kalacaksınız''. Lan bi dur yağsın, ülke kurudu gitti, çöl oluyor.

Yağmurun ilk günü şemsiyeli az olduğundan sıkıntı azdı da bugün kaldırımlar şemsiyeli dolu. Yürümek zorlaştı. Yağmurun devamlı olduğu şehirlerde, yoğun şemsiyeli insan olan yerlerde bir racon vardır. Bir taraftaki insanlar şemsiyelerini daha yukarıda tutarak yürürler. Böylece kimse kimseye zarar vermeden, hız kesmeden yürür. Tabi ki beraber yaşama adına çok az şey bilen bizim gibi toplumlarda böyle bir kültür yok. Taka-tuka şemsiyeler çarpışıyor, millet birbirinin gözünü çıkarıyor. ''Afedersiniz, gözünüzü çıkardım. Yerleşik hayata geçen hafta geçtim de...Şimdi gidip evin duvarlarına şemsiye ve av hayvanı çizeceğim''

Diyeceksin ki adamın derdine bak, neye takmış. Haklısın ama bir Alman Atasözü der ki: Küçük şeyler önemlidir çünkü büyük şeyler fena halde küçük şeylere benzer. Şemsiyeyle yürüyemeyen adam, arabayla kaldırıma parkeden adamla veya makas atıp hayatınızı tehlikeye atan adamla aynı adam. Hatta bunlar tuvaleti başkası kullanmayacakmış gibi bırakanlar da aynı zamanda. Bunlar birarada yaşamayı bilmeyenler.

Temel eğitim burada devreye giriyor. Sağlıklı bir temel eğitim matematik-fizik-okuma yazma-din vb öğretmez. Sağlıklı bir temel eğitim asgari paydada birbirini anlayan ve bir arada hayatını sürdürebilen bireyler yaratır. Oradaki matematik, dil bilgisi vb de zaten buna hizmet eder. Herkes olasılık dehası olsun diye yoktur temel eğitim ama herkes aynı tuvalete sıçabilsin diye vardır.

Trafik desen apayrı bir dünya. Çamaşır makinası kullanımı ile araba kullanımının öğretilmesi arasında hiç bir fark yok. İki makinanın da tuşlarını öğrenebilirsen, çalıştırabilirsen o makinanın bütün sorumluluğunu alabilirsin. Halbuki trafik baştan sona bir arada yaşama ve aynı kurallara uyarak senkron sağlama işidir. Ama ben trafik levhalarının yarısını Almanya ve Hollanda'da öğrendim.

Almanlar bizim bu işi bilmediğimizi çözmüş. Dediler ki bana ''Türk ehliyetini verip Alman ehliyeti ile değiştiremezsin. Yeniden ehliyet kursuna gireceksin''. Hiç direnmedim. Polizei fikrini ne yaparsan yap değiştirmez. Hem yazılı hem de sürüş sınavı olacakmış. Sınava gitmeden özel ders almam tavsiye edildi. Belki 10 senedir Türk ehliyetimle araba kullanmışım ama ne çare. Hocayı tuttum.

İlk derste verdi adam arabayı bana. Şehir içi-dışı turlayıp geleceğiz. Ne kadar zor olabilir, kendime son derece güvenerek bindim arabaya. Başladım sürmeye. 3-5 dakika geçmişti ki adam sordu: ''neden 50'yi geçiyorsun, derhal yavaşla''. Baktım, adam çok ciddi. Dedim: ''Yol boş''. Adam şaşırarak baktı: ''Hız levhaları tavsiye değil, kural''. 5 dakika sonra ''Dur'' levhası olan bir ışıksız kavşak geldi. Yavaşlayıp vites küçülttüm, öne doğru eğilip dolmuşçu duruşuna geçtim, sağa sola baktım. Zaten Almanya'nın 10000 nüfuslu şehrindeyiz, gündüz iş saati. Tabi ki yol boş, gazladım. Hoca başladı ayağına basmışım gibi bağırmaya Alman aksanıyla ''Das ist nicht richtig'' falan velveleye vermeler. Bu sefer ben ters baktım. 'Dur demek dur demekmiş. Hızın sıfıra düşmesi, bir süre hareketsiz kalmak demekmiş. İyice geri zekalı muamelesi. Devam ederken bir kırmızı ışık geldi. Durdum. Yaya geçidine sıfır durmuşum. Yaya geçidinin 1-2 metre önünde duracakmışım da arabada oturduğum yerden yaya geçidinin hepsi görünecek şekilde. ''Hoca beni tükettin ya'' dedim. O da bir yandan Almanca söyleniyor. Arabaya ilk bindiğim andaki özgüvenden eser bırakmadı. Ama hakkımı da veren bir cümle söyledi: ''Allahtan kırmızıda duruyorsun''. Sonra şehir içerisinde daha fazla barınamayacağımı anlamış olmalı ki şehirlerarası yola çıkmamı istedi. Biraz rahatladım. Şehirlerarası yolda kural daha az sonuçta. Yayadır, bisiklettir, ışıktır, bu gibi trafiğe mani hadiseler yok. Daha yola ancak çıkıyorduk ki bir levha gösterdi bana: ''Bu ne?'' dedi. Yemin ederim hala o cevap utanç abidem olarak birebir aklımdadır: ''Triangle (üçgen)''. Herhalde o anda hoca yaptığım işi bilmese ''idiot'' damgası vurup beni eve yollardı. Ancak dunkof olduğumu düşünmekle yetindi ve olayı açıkladı. Az daha gittik. Ben döner kavşakta araba varken daha onun gelmesine çok var diye döner kavşağa girdim ve ''döner bizim işimiz'' diye espiri yaptım. Gerçekten de ben kavşakta araba varken kavşağa girilmeyeceğini o güne kadar hiç duymamıştım. Adam ciddi anlamda arabayı benden almayı düşünmeye başladı. Çok üzüldüm. Onca yıldır araba kullanan ve iyi kullandığını sanan birisi için ağır bir duyguydu. Çok da üzüntümü belli etmedim ama. Almanya'da Türküz sonuçta. Moda girmişiz. Kuyruğu dik tutmaya çalışıyorum. En son yine bir yol ayrımına yaklaşırken içi taralı, düz çizgili bir alandan biraz kestirme yaptım. O noktada hoca da dayanamadı: ''süre doldu, eve dönelim'' dedi. Eve varıp arabayı teslim ettim. ''Seninle çok ders yapmalıyız. Bu yaptıklarının bir tanesi bile ehliyet sınavından kalman için yeterli, sen sayısız hata yapıyorsun'' dedi. Düşündüm: ''kurs parası kapmaya çalışıyor çakal''. Sırıttım. Adam tiksindi ve hatta tiskindi. Ayrıldık.

İkinci dersi bile yapamadan bu hadiseden bağımsız ben Libya'ya gittim. Hocayı da aradım: ''ben Libya'ya gidiyorum. Başka ders yok, kuralınız batsın'' dedim. Libya'da şirket araba kullanmamı istemediği için şöförüm vardı ama ortam aslında tam bizim habitat. Carmageddon. Bulduğun yerden dön, yol kes, refüje çık, korna yap, yayaları tırstır. Hepsi var. Trafik polisi diye bir birim görmedim. Zaten Arap Baharı da taze bitmiş. Tam bir anarşi ve kaos hakim. Oradan Afrika'ya geçtim. Orada zaten yol yok. Bana yine araba vermediler. Suud'da da araç yok bana. Zaten çöl. Bir daha ben arabayı Hollanda'da gördüm.

Hollanda'da da normalde ehliyet değişmiyor ama ben ''high skilled immigrant (nitelikli göçmen)'' vizesi ile gittiğim için verdiler sınavsız ehliyet. Ehliyet de yetmiyor, şirketin iş güvenliği uzmanından da onay almam gerekiyor. Beraber çıktık arabayla. ''Commentary drive'' diyorlar bu hadiseye. Hem sürüp hem de adama neyi neden yaptığını açıklayarak ilerliyorsun. Almanya'da öğrendiklerimi aynen sattım. Hollanda'da iş bisikletler yüzünden iyice karmaşık. Her kavşakta her kaldırımda bisiklet yolu da var. Neyse bir şekilde becerdim, adam verdi yetkiyi. Kapıyı kapatırken dedi ki: ''Ne yaparsan yap, burada bisiklet haklarını ihlal etme. Onlarla sakın kazaya karışma''. İfade daha bir ay önce bana Suud'da: ''Sakın porno ve içkiyle yakalanma'' diyen görevlinin ifadesiyle aynı ama içerik tamamen farklı. Sonraki aylarda baya Avrupalı gibi uyuz uyuz, herkese yol vererek sürdüm. Yol seninse asla yavaşlamayacaksın, yol başkasınınsa muhakkak duracaksın. Makina gibi, tıkır tıkır senkronize. İki kere park cezası yedim, onu da zaten anlatmıştım.

Hikaye böyle bitse iyi ama sonra ben İstanbul'a döndüm. Bütün bu kazmalıktan kurtulup düzgün bir sürücü olmak için aylarım geçmişti. Tabi geri gelince bir anda hemen kazma olamıyorsunuz. Yayalara yol vermeler, kavşaklarda arabalara yol vermeler, hız sınırlarına uymalar, o kurala uy, bu kurala uy. Yaptığım şeylerin doğruluğundan şüphem yok, kitap gibi sürüyorum ama kornalar, küfürler. Yol verdiğim yayalar bile bana sövüyor ''geç de beklemeyelim burda mal gibi'' diyen adam gördüm ben yaya geçidinin kıyısında. Ama en acı darbeyi ''sen böyle sürersen biz hiç varamayız'' diyen yakınlarımdan yedim.

Bugün artık Hollanda'daki halime göre epey kötü bir şöföre dönüştüğümü bilerek sürüyorum var olabilmek için. Ne kadar kural ihlal edersen o kadar ustasın. Taksicilere, dolmuşçulara ve kamyonculara sorsan onlar en usta olduğu için böyle sürüyorlar. Resmen 007-''License to kill'' adamlar ama usta işte. Avrupa'da trafik kelimesi uyum anlamında kullanılıyor, bizde ise tıkanıklık anlamında sonuçta. Bozuk orkestrada düzgün akortla çalmaya çalışınca uyuzlukla suçlanıyorsunuz. Bir arada yaşamaktan haberimiz yok. Belki denesek hepimizin hayatı güzelleşeceği için seveceğiz de. Ama yok, temel eğitim eksik azizim. Asgari koşullar iyi olmak için yetersiz.


Sunday, November 20, 2016

DÜĞÜN DERNEK-2

Baktınız bir süredir yazmıyorum, zirvede bıraktım sandınız değil mi? Öyle kolay değil o iş. Umberto Eco'ya soruyorlar ''ne zaman yazacağına nasıl karar veriyorsun?'' gibisinden. Üstad diyor ki ''çişe gitmek gibi''. Diyelim ki bu gece çişim gelmiş, yazıyorum. Ama belki de gerçekte olan çok daha karmaşıktır. Belki de sandığımız gibi lineer bir zaman yoktur ve ben aslında şu an yazmamın en iyi an olduğunu gelecekten bakarak farkediyorumdur. Ama zamanı lineer algıladığım için ve bir de bana deli demeyin diye ''içimden bir ses'' deyip geçiyorumdur. Felsefeyi keseyim, alt tarafı bir bahane arıyorum, bunların gereği yok şampiyon.

Tekirdağ'daki düğünü anlatıyordum en son, daha doğrusu kınayı. Bu yazıyı tamamlamalıyım çünkü bunu tamamlamadan yeni şeyler yazamadım. Size de oluyor mu? Bitmemiş hikayelerin yeni hikayelere engel olduğu? En iyisi bitirmek.

Şimdi ben bu kına gecesine gittiğimizde bir halt karıştırdığımı düşündüğüm için böyle hiç ses etmeden bekledim haftalarca. Ama şimdi gerekli mercilerle konuyu konuşup adımı temize çıkardığım için gönül rahatlığıyla yazabileceğim. 

Bastık arabayla Tekirdağ-Şarköy'e, aylardan Eylül. Valla daha sonra arabayla Yunanistan-Kavala'ya da gittiğimiz için söyleyebilirim ki İstanbul'dan çıkmak ve geri gelmek her şeyin en zoru. Ama neyse, hikayemiz bu değil şimdi. Otele eşyalarımızı bırakıp düğün evine vardık. Kurt gibi açım. Aman ne göreyim, yerel düğün yemeği. Ev sahibine ''merhaba'' dedim mi hatırlamadan kendimi yemek kuyruğunda buldum. Daha herkes akın etmemiş, ortalık görece sakin. Hemen yedim, kesmedi bir daha yedim. Helva da yedim, kesti. Sokakta bekliyoruz, muhabbet ediyoruz. Bizi çağıran düğün sahibi S.M. dedi ki: ''Kadınlar dans edecek, sen yanımdan ayrılma''. Ne diyeyim? Yön bilmem, iz bilmem, yerel kültürü bilmem. Bazı partilerin çılgın geçeceğini daha ilk anda anlarsınız ya, ortam öyle yüksek enerjili. Bir taraftan müzisyenler alt yapı ve üst yapısıyla 3 jenerasyondan çalgıcılarla sistemi kuruyor, öte taraftan sokağa ışık germek için çılgının teki alakasız bir evin balkonuna tırmanmaya çalışıyor, bir başkası da beton elektrik direğinin altındaki kutuyu tornavidayla kanırtıp elektrik almaya çalışıyor. ''Ayrılmam abi, bi yere kaybolmam'' dedim. Mal gibi elektrikçiyi izlerken adam dedi: ''Genç gel de şurdan tut''. Boku yediğimi farkettim. ''Güvenli mi bu?'' diye sordum. Dayı bana baktı, cigarasının dumanından sulanmış gözleriyle: ''voltaja sokayım'' dedi. ''Aynen'' dedim, önce iş güvenliği sonuçta. Baktım ki mahalle direğinde elektrik prizi çıkışı var. Sokak düğünü için tasarlanmış bir şehirde olduğumuzu anladım. Çabalar sonuç verdi, 5 dakika içerisinde ampuller canlandı, ortam şavkıdı. Ses kontrol de tamam. Rock'n roll. Önce daha genç müzisyenler başladı. Biz rock müzik severler konserlere gideriz, grup elemanlarıdan ikisi yer değiştirir. Mesela basçı davul çalar, davulcu da bas. Sonra herkes büyülenir, adamlara bak ya, her şeyi çalıyolar diye düşünürüz. Ben öyle düşünen kafama...Burada kemancı klarnet çalıyor, yorulunca davul, yorulunca oğluna devrediyor, amcaoğlu klarnet çalıyor, öbürü kemana geçiyor. Enstrumanı olmayan kopiller bille air klarnet ve air kemanla antreman yapıyorlar kenarda. Öyle bir müzik ortamı. Parti iyice coşuyor. O ara bir el omzuma değiyor, benden sorumlu lokal abi: ''gel, erkekler arkaya geçiyoruz''.

Arkada süper bahçe var. Gelinin amcası damacanalarda şarköy şarabı getırmiş. Beyaz var, kırmızı var. Yuvarlıyoruz. 

Sonra beni evin içerisinden dans pisti görünen bir yere götürüyorlar. Sokak çılgın atıyor. Pist çok kalabalık. En dış sandalyelerde pistlerden artık affını istemiş yaşlı kadınlar var. Onlar olayı sadece izliyorlar. Ama adeta olimpik jüri tadında. Belli ki pisterin her türlü tozunu yutmuşlar zamanında. Az sonra ''testi kırma'' aktivitesi yapılacak, ufaktan halay başlıyor. Tempo çok yükseliyor, ayak uyduramayanları halaydan çıkarıyorlar. Adeta atmosferden çıkarken modüllerini bırakan uzay mekiği. Kazmalar dökülüyor. Artık kibarlık yok. Bir iki İstanbullu direnmeye çalışıyor, o kadar hızlanıyor ki rezil olup oturuyorlar. Artık pistte sadece en iyiler var. Yanımdakiler bana testiyi kırabilecek seri başı teyzeleri gösteriyorlar. Öyle herkesin halay başı olabileceği bir ortam yok, ölüm grubu. Sonra bir teyze gözüme çarpıyor, beyazlar içerisinde. Bir insanın bir gruba daha önce böyle hakimiyet kurduğunu çok az görmüştüm. Bir yandan halayı sürüklüyor, bir yandan orkestradaki 3 jenerasyonu azarlayıp tempo tarif ediyor, bir yandan elinde testiyle tansiyonu yükseltiyor bir yandan da etraftaki yamyam çocukları kontrolü altında tutuyor. Çocuklar da öyle aç ki testiyi kafalarında kırsalar bana mısın demeyecekler. Meğer testinin içerisinde şeker ve bozuk para varmış. Bunlar çocuk değil, müptezel azizim. Bu kadar bağımlılık AMATEM'de ancak görülür.

Teyzenin büyülü bir yönü vardı. Ben yıllarını fizikle harcamış bir yüksek mühendis olarak çok eminim ki kablo, ip vb cisimler sadece gerilim ile çalışırlar ama baskı taşımazlar. Yani çekerler ama itemezler. Bu teyzede öyle bir sihir var ki halayı isterse geriye doğru da oynatabiliyor. Gözlerime inanamıyorum. Halay sonu ama halayı kontrolu altında tutuyor, sonra tekrar kendine çekiyor falan. Hiç görmemiştim. Öyle-böyle derken halay horon hızına yakınsarken testiyi kırıveriyor teyze. Şekerli suyla alıştrılmış olduğunu düşündüğüm müptezel çocuklar kırıkların arasından şekerleri toparlıyor. Damadın annesi, halay başlarına birer küçük rakı takıyor Tekirdağ işi. Burada para geçmiyor, kapıları rakı alkol açıyor.

Sonra biz de oynamaya iniyoruz. Normalde erkekler çok oynamıyormuş ama biz coşkudan oynuyoruz işte. Valla ben normalde çok baskı hissetmem ama jürideki teyzeler adeta ayaktan başa bizi süzüyor. Her an eğilip çantalarından aynı anda 1 yazılı tabelaları çıkaracakmış gibi süzdükleri için fazla dans edemiyorum. İşin aslı ortamdaki kalitenin aşırı derecede altında bir performansım var.

Sahnede türlü oyun devam ederken biz de evin üst katına çıkıyoruz. Damat giyinecekmiş, biz de koca adamı giydirecekmişiz. En az 15 kişiyiz. Bir de ortamda viski var. Tekirdağ yapımı değil bu sefer, ecnebi. Aşağıda şarabı çekti ya herkes, viski shot'ları da abartılmış. Her bardakta 3 shotlık viski var. Bir yandan içiyoruz, bir yandan da odadakilere tanışıyoruz. O sıra masaya börek geliyor, aç olanlar yiyor. Ben aç değilim. Viskiye devam. Sonra çoğu kişi damadın yanına geçiyor. ''Lan koca adamı kaç kişi giydirecez ki, saçmalık'' diye iç geçirip mutfakta kaldığımı hatırlıyorum. 3 kişi kalıyoruz. O an oda boşalınca bazı ayrıntılar daha çok dikkatimi çekmeye başlıyor. Özellikle de masada duran ve hiç dokunulmayan o üzeri kızarmış koca bir tepsi baklava. ''Bu neyki lan'' diye üzerindeki folyoyu kaldırıyorum. Etrafıma soruyorum ''biz İstanbullu'yuz, biz de bilmiyoz'' diyolar. Bu viski mereti de tatlı çektiriyor. ''Lan yenmeyecek bir şey olsa burda işi ne'' diye hop bi tane attığımı hatırlıyorum. Diğer iki tip biraz tırsmış gibi bakıyorlar. ''Ezikler'' diyorum. En ortadan kilit parçayı çekmişim. Bir bok yediğimi sezmiş olacağım ki aluminyum folyoyu örtüp, damadın yanına gidiyorum. Adamı baya giydirmişler zaten. Çorap ve ayakkabı kalmış sadece. İyi don-gömlek kısmını atlatmışım en azından. Sonra hep beraber kına yakılırken ağlayan gelini görmeye gidiyoruz. Bu ritüel telekomunikasyon ve ulaşımın olmadığı çağlardan kaldığı için bayağı saçma aslında ama jüri gözyaşı olmadan tam puan vermiyor. ''Eşekle 8 saate gelir artık İstanbul'dan'' diyerek bu adeti aşağılıyorum. Gözü yaşlı ihtiyar jüri teyzesi ''8 saat olsa iyi, cuma akşamı Tekirdağ yolu tıkanıyor'' diyor. 

Ben bekliyorum ki gelin de ağladı, testi de kırıldı, yedik içtik, daha ne olabilir ki? Bizim baklavanın örtüsü açıldığında ben çoktan büyüklerin elerinden öpüp arazi olmuş olurum. Zaten saat de geceyarısına geliyor. Ama bakıyorum daha bizim 50 yaşından büyük jüri kitlesinde bile bi eve gitme arzusu yok. Yaşlı bi teyzeye soruyorum; ''Teyze güzel oldu, bitti değil mi?'' Yanıtlıyor: ''Yok ya daha damat uyandırmaya gitcez''. Anasını satayım sanki Şarköy'de kına gecesine gelmedik de Rio'da samba festivaline geldik. Sırıtıyorum teyzeye. ''O nasıl bi şey diyorum?'' Anlatıyor heyecanla: ''Şimdi damat başka bir eve yatmaya gidecek, biz de şarkı-türkü söyleyerek ve dans ederek damadın uyuduğu eve gidip evin önünde gürültü yapacağız, sonra kız tarafı erkek tarafına tatlı verecek ve damat uyanacak'' diyor. ''Ananı, baklava'' diyorum gayri ihtiyarı. Teyze diyor: ''Ananı çiftetelli'' 

O sırada damadın arkadaşlarından birisi beni göstererek: ''bu arkadaş baklavayı gördü'' gibi bir şey söylüyor kalabalığın ortasında. Belki normalde yapılması gereken sırıtıp geçmek ama suçluluk psikolojisiyle: ''ne alaka lan, çok saçma'' diyorum. Ortam buz gibi oluyor. Yeni yeni tanışıyoruz zaten. O an psikopat cins etiketini yemiş olmalıyım. Tanıdıklarım bile bana bu gözle bakıyorlar o an. Şarabımı yudumluyorum. O arkadaş olur da bu yazıyı okursa beni affetsin, psikolojim dağılmış.

Derken türlü rakı armağanından sonra orkestra bize darbuka ve zil veriyor. Başlıyoruz çala-oynaya şehrin ana yollarından damada gitmeye. Birisi de atar yapacak diye korkuyorum saat sabah bir veya iki ve 50 kişi göbek atıyor. Bir traftan da aklım baklavada. Lan bi de duyuyorum sağda solda ilk baklavayı damat yiyecekmiş falan. ''Nah yer'' de denmiyor tabi. ''Siz şok güzel ortam, şok güzel adetler'' diye turiste mi yatsam acaba? Bizim halk gavur sever sonuçta. Neyse derken varıyoruz damat evine. İşte teatral sahneler, bizi eve sokmuyorlar falan. Sonra baklava geliyor. Hemen kalabalığı yararak baklavanı başına varıyorum. Bu suç mahaline ilk dönüşüm. Baya iyi iş çıkarmışım, şu baktığım yerden baklavanın yendiği hiç belli değil. Düşünüyorum az sonra damadın annesi tepsiyi alıp folyoyu kaldıracak ve şoklar içerisinde bayılacak. Bunu gören damadın atarlı akrabaları ''kim yedi lan bu baklavayı diye bağıracak?'' O sırada da daha önce beni ve baklavayı aynı cümlede anan damadın arkadaşı ''Ben biliyorum, o sakallı bebe yaptı'' diyecek. Acaba dedim o çocuğun kafasına sert bi cisimle vursam mı? Ama sonra dedim bi tane dandik baklavadan böyle olduysam, direk Raskalnikov'a bağlarım. Vazgeçtim.

Neyse, tepsi içeriye alındı. Çığlık falan duyulmadı. Sonra bize de tatlıdan dağıttılar. Ben yemedim. ''Çok güzel, yesene'' diyenler oldu. ''Biliyorum güzel olduğunu, ben yedim'' dedim. Sarhoşum sandılar. Damat ve gelin sorunsuz kavuştu. Saat sabahın ikisini geçti. Kına gecesi bitti dediler. İnanamadım çünkü bu Brezilya kafasıyla çıplak denize gireceğimize neredeyse emindim. Sonra o yaşlı teyze yine yanımda bitti ve dedi ki: ''şimdi de bir battaniyeye kaynanayı koyup, ateşin üzerinde sallayacağız''. Hiç şaşırmadım olan onca aksiyondan sonra, dedim ki: ''çıplak denize gireriz diye düşünmüştüm''

İşte geçen gün bu damat ve gelini gördüm. Mevzuyu anlatıp günah çıkardım. Ancak ondan sonra bu yazıyı yazıp mevzuyu kapatma kararı aldım. Aslında buna hep dikkat ederdim, bilmediğim bir kültüre girdiğimde aksiyon almaya başlamadan önce iyice gözlem yapardım. Bu beni çok ülkede kurtaran, güçlü bir silahtı ama bir an çiftetelli coşkusundan hata yaptım.

Düğün-dernek sezonu bu sene böylece bitti.












Friday, September 30, 2016

DÜĞÜN DERNEK-1

Bu yaz amma evlilik yaptı muhtemelen her yaz yaptığı gibi. Zamanında Diyarbakır'da İsveçli, İsviçreli ve Fransız mühendislerle paylaştığımız bir ev vardı arkasında düğün salonu olan. Gavurlar oraya wedding factory (evlilik fabrikası) adını takmışlardı. Hafta içi-sonu farketmez, istisnasız düğün olur, zurna, zılgıt, silah sesleri ortamı şenlendirirdi. Adamlar alışmış, sakince camlardan uzaklaşır, halıya oturup aileleriyle internette görüşür, görüşmezlerse bana ''neden bu kadar düğün oluyor? neden müzikte iniş çıkış, nağme ve titreşim çok?'' gibi ipe sapa gelmez sorular sorarlardı.

Bu yaz hakikaten de ne çok düğün oldu. Elbet hep oluyordu ama ben kendi düğünüme bile bir hafta kala gelebilmiştim, bir platformda mahsur kalmıştım. Herhalde kariyerimde toplam iştirak edebildiğim 4-5 düğün ancak olabilmişti. Bazı çok olmak istediklerim de böyle geçip gitti. Ama bu yaz olanı bu sayının çok üzerine çıkmama vesile oldu.

Genel olarak bizim şehirlerde gittiğimiz düğünler dünyanın neresine gidilirse gidilsin benzer. Farklar öyle çok marjinal değil. Geliyor arada gavur arkadaşlar, fazla yadırgamadan oynayıp gidiyorlar. Harmandalı yerine vals var, çiftetelli yerine disko, halay yerine de lambada. İşte bunlar hep küreselleşmenin handikapları. Nereye gitsek, her şey birbirine benzemeye başladı. Bekarlığa veda bile gelmiş ama utangaçlıktan tam da hakkı da verilemiyor. Öyle arada-derede şimdilik. Ama gelmiş işte. Bana göre küreselleşme şu: New York'a gider şaşırmazsın da Şarköy'de nevrin döner ya, işte bu küreselleşme.

Bu yıl iki derin gözlemim daha oldu hayata dair. İnsanın en büyük iki mucizesine tanık olduğumu düşünüyorum. Bu ne konuşması ne de yazması insanın. İlki, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamayı becermesi ve ikincisi de takı törenindeki takılar hep öyle kalacakmış gibi neşe içinde sırıtması. Oysa bütün olasılıklar düşünüldüğünde bile, takılar ya düğün masrafına gidecekler, ya zaten ailenin sağa sola dağıttıkları geri geliyor, ya da getirenlere evlilik-çocuk doğumu vb diye geri gidecekler. Ama o ortamlarda bu bilinçten çok uzak bir insanlık göze çarpıyor, hem de her seferinde. Her takı töreninde, John Nash tekrar tekrar ölüyor kabrinde, her neyse...

Şimdi ben bu yaz başı düşünüyordum bu düğün-dernek işleri dünyanın bütün şehirlerinde benzer ve dünya bu aynılıktan bayıyor. Yerel ve farklı olan daha anlamlı geliyor artık herkese. Bir kaç arkadaşıma da söyledim Hollanda'dan, Almanya'dan, İskandinavya'dan falan yerel düğüne turist getirsek, bu organizasyonları satsak falan diye. Burada her bahse girerim, gavuru zerre tanıyorsam her türlü parayı ödeyip gelirler bizim yerel organizasyonlara. Müzik, içki, yemek, kültür, dans ve daha neler neler. Ne ister ki bir turist başka? Tabi ben de bu yerel organizasyonları kendim de çok bilmiyordum ama öğrendim. Sağolsun Trakyalı arkadaşlardan evlenenler oldu ve oradaki organizasyonlara katıldık. Şimdiye kadar evlilik hazırlıklarından panik olanlara hep şunu derdim: ''rahat olun, ben hiç evlenemeyen görmedim'' ama Tekirdağ'daki fantastik ortamlardan sonra diyebilirim ki başınıza kına gecesine her şey gelebilir ve evlenemeyebilirsiniz. Çünkü her şey çok çılgın ve biraz da tehlikeli. Resmen motto şu: madem bir kez evleniyoruz, adam gibi ölelim.

Bu blogun ileriki yazılarında bazı kına-eğlence ritüellerine yer vereceğim ama şöyle başlıkları sıralayarak bir girizgah yapmak istiyorum bu seferlik ki sizi uzun bir yazıyla sıkmayayım: içki, parayla satın alamayacaklarınız da dahil. Gelinin amcasının sevgiyle mayaladığı damacanalarda şaraplar, su şişelerinde boğma rakılar. Müzik, halay ve dans. Öylesine ki temel fizik kurallarına ters şeyler gördüğümü düşünüyorum bu danslarda, anlatacağım.  Yerel müzisyenler, öyle ki bunlar hakkında sonsuz yazabilirim. Testi kırmaca, damadın arkadaşlarını dövme özgürlüğü, damadı denize atma, kaynanayı ateş üzerinde sallama, sabahın ikisinde damat uyandırma, gizemli baklava ve ötesi için sonraki yazılarımı bekleyeceksiniz ama işte böyle bir fantaziler geçidiydi.

Globali tükettik, yerele abanalım. Her şeyin yavaşı moda oluyor, ben de yavaş evlilik (slow wedding) başlatıyorum. Yine iyisiniz köftehorlar, yeni bir trend set edişime denk geldiniz. Seneye herkes köyünde evlenir artık. Görüşürüz.







Sneak Peek: