Sunday, April 27, 2014

Farkındalıksızlık Mutluluktur

Tekrar Bugungu’dayım (Uganda). Daha önce 12 hafta geçirdiğim kampta. Burada bir daha olmayacağıma o kadar emindim ki adeta yaşadığım her saniye hayal kırıklığı. “Geçmişin bizim için neler hazırladığını” bilemiyoruz sonuçta. İş dışında gidip oturduğum çardaktayım. Çay ve kitap gece bastırıp sinekler çıkana kadar. İşte geliyor, küçük dostum Noah. Daha 10 yaşında ama bir çok Afrikalı gibi o da güneş doğmadan su doldurmaya gidiyor, güneş batmadan yine bunu tekrarlıyor. Çocuk 40 kilo var mı bilmiyorum ama taşıdığı yosunlu bidon en az 10 kiloluk gibi, Noah’ ın kafasının üzerinde ise 20 kilogram görünüyor. Her Afrikalı gibi o da kafasının üzerinde her şeyi bir akrobat rahatlığıyla taşıyabiliyor. Beni görünce gülümsüyor. Önce para istiyor pazarlığı yukarıdan açıp. Sonra şeker, çay, kalem...Daha önce kalem vemiştim, şimdi bi tane poşet çay verebiliyorum. Aramızda 1 metre yok ama dikenli teller var. Çok başka hayatlarımız var. “Mutlu musun?” diye soruyorum. İki keçileri yavrulamış, “Çok mutluyum” diyor süper bir sırıtışla. Çoğu muzunguda bu mutluluğu göremiyorum. O yoluna gidiyor, ben yoluma. “Görüşürüz” diyoruz ama görüşmeyeceğiz. Hatta ben başka işlerimden dolayı Noah’ı bir seneye unutacağım. Yani unutmak istiyorum...

64 saattir sahadayım. Gündüz shiftleri bende. Geceleri her herhangi bir yerde uyuyorum. Pickup’ın arka koltuğu, Mercedes kamyonun iki katlı uyuma kısmının alt katı favorilerim. Uyanınca nerede olduğumu algılamam saniyeler sürüyor. Suudi Arabistan burası. Pakistan ağırlıklı bir işçi tayfası. Tahir crew chief. Devamlı gülüyor. 12 yıldır Suudi Arabistan’da. Geldiğinde iş bulma kurumu pasaportuna el koyup bize yollamış. Yılda 1 ay eve gitmesine izin veriyorlar. Ama canı istediğinde değil, aracı kurumun canı istediğinde. Her zamanki gibi pilav ve tavuktan oluşan yemeğimiz gelmiş. Bana plastik kaşık bile almışlar. Herkes eliyle dalıyor, ben de kaşığımla. Yemek bitiyor, soruyorum: “Mutlu musunuz?” Çok mutlular...

Mohammed ile daha önce daha liberal bir ortamda tanışmıştık. Barda bir Suudi’den beklenmeyecek şekilde 4 kişi için 24 tekila siparişi vermişti. Şimdi Suudi çölünün ortasındayız. O 24 tekila bizim masaya hiç uğramamış gibi yapıyoruz. Akşam beni Yemen Restoranı’da davet ediyor. Gidiyoruz. Baya boktan bi yer ama buranın en ünlüsü. Yere oturarak yemek aşırı zor. Yemekten sonra çaylar geliyor, takılıyoruz. Mohammed ABD’de yapmış lisansını. Kolombiyalı birisine aşık olmuş. Ama okul bitince imzaladığı senet gereği Arabistan’a dönmüş. Üstelik aynı senete göre bir yabancıyla evlenmesi de yasak. Oruç tutmuyor, gizlice odasında yemek yiyerek yaşıyor. Hem de yıllardır. Empatide zorlanmıyorum. Libya’daki halim ama bir ömür sürmesi? Şu anda annesi Mohammed’e eş arıyor. Tabi ki annesi de Mohammed’i tanımıyor. Aradığı kızlar dindar. Mohammed ise tersini istiyor. Ve işin açmazı şu, Mohammed’in kendisine uygun birisini kendisinin bulma ihtimali yok. Evlenmeden önce, hayatını geçireceği kişinin yüzünü bile göremeyecek büyük olasılıkla, annesi seçecek. Üzülüyorum, çok iyi adam bu Mohammed ama talihe bak. Umarım Bahreyn’e gidenlerden olmaz. “Mutlu musun?” diyorum, “Elhemdulillah” diyor, kampa dönüyoruz.

Böyle onlarcasını tanıyorum. Hepsi mutlu ama ben onları hatırladıkça mutsuz oluyorum. İnsan yaşadığı esnada içinde bulunduğu durumun kötülüğünü sezemiyor. Dışarıdan gelenler her şeyin farkında oluyor. Bazen çok şaşırıyorum biz Türkiye’de nasıl mutlu olabiliyoruz diye. Büyük olasılıkla dışarıdan bakan bi göz bizim 23 Nisan’ı fütursuzca kutlayabilmemize bile şaşırıyordur.

Eskiden gittiğim yerler kafamdan silmek istemediğim anılarla dolardı, şimdi gittiğim yerler silmek istediklerimle. Uçak kalkar şehre son bir bakış atarsın. Ya unutmak istersin ya hep aklında tutmak. Maalesef vicdanlılar için pek seçim şansı yok...


Friday, February 7, 2014

Öldürmeyen Şey...







Suudi Arabistan'da daha az sıkıntı çekmemin tek nedeni Libya'yı bilmem. Beklentim yok, sıfır. Havaalanında pasaporttan geçmem 3 saat sürüyor. Kuyruk, dünyanın her tarafından gelmiş -ama çoğu Asyalı- kölelerle dolu. Hemen Libya'dakinin benzeri bir kirlilik göze çarpıyor. Bilmeyene zor gelecek cinsten. Geçip rezıdansa gidiyorum, saat sabahın 4ü olmuş. Tabi ki odam hazır değil. Hiç sinirlenmiyorum, her şey beklenti dahilinde. Odanın hazırlanması ve yatmam sabah 5i buluyor.

Ertesi gün işyerine gittim, biraz da şehri gezdim. Eksikleri gidermek için alışveriş merkezine gittik Nijeryalı dostumla. Afrika görmüşlük olunca serde, arkadaşlık kolay gelişti. Alışveriş merkezinin bazı yerlerine alınmadık. Aile günüymüş. Ardından da beni çöldeki kampa göndermeye karar verdiler. Zaten şehirde dursam ne olacak...

Şehirden çöle giderken, yolda radyo Aramco dinliyoruz. Dünya müziklerinden örneklerin çalındığı hoş bir frekans. Sertap Erener çıkıyor "Buda" diyor. Fena değil, mutlu oluyorum. Şöförüm Pakistan'dan. Bilmeyenler için daha önce burada yazmış olmama rağmen söyleyeyim, Araplar işgüçlerini Asya'dan sağlıyorlar ve iyi şartlar sunmuyorlar. Katar'ın dünya kupasına hazırlanırken işçilere yaptığının benzeri yarımadanın her tarafında devam ediyor. Buranın favori milleti de Pakistan. Sanırım müslüman olmaları nedeniyle. Yolda bir benzinlikte duruyoruz. Her yer çöp dolu, çöpler kokuşmuş. Kış ortası sinekler uçuşuyor. Sonradan anlayacağım üzre bu sadece bir benzin istasyonunun durumu değil, hepsi böyle. Şöför süper restoran adı altında beni bi Pakistan restoranına götürüyor istasyonda. İçeri giriyorum, dünyanın en pis restoranında, yere oturmuş elleriyle yemek yiyen bi çok kişiyi görünce arkamı dönüp çıkıyorum: "ben başka bi şey yicem". Lafı ettik de ne yicem ki? Biraz dolaşıp yine pis bi hamburgerci buluyorum. İştahsızca yiyip şöförle buluşup lokasyona varıyoruz.
Kamp odama yerleşiyorum. Uganda'dan falan iyi gibi sanki. Kampların saçma zorluklarına değinmeyeceğim. Uyuyakaldığında yemeği kaçırmak en kötü tarafı heralde...

Derken işe başlıyoruz. Suudiler, Libyalılar'ın aksine çöle asfalt yol yapmışlar. Küçük şehircikler var. Devasa Aramco tesisleri falan. Açıkçası Libya'dan daha iyi çölleri. Tabi daha güneyde "dead quarter-ölü alan" var. Orada henüz petrol aramadıkları için Libya gibi Mars'a benziyor olmalı.
Altımızda 400km'den daha uzun bi alana yayılmış bir petrol denizi var. Böyle bir rezerv heralde dünyada başka yerde yok. İkinci dünya savaşından sonra petrol aramaya gelen Amerikalılar'ın kazdığı ilk kuyular boş çıkıyor. Bahreyn'de petrol daha yüzeyde ve burada da öyle olduğunu sandıkları için daha derine inilmiyor sondajda. Alanı terketme kararı için şirket yöneticilerene başvuruyorlar. Yöneticiler, karar kesinleşene kadar kazmaya devam edin diyorlar. 400 feet daha kazıyorlar ve baaaaam...Dünyayı değiştiren o denize ulaşıyorlar.
İşte o denizin üzerinde bugün binlerce kuyu var. Bu kadar kuyuyu daha önce hiç görmemiştim. Topu topu 10 mühendisis. Kuyudan kuyuya geçtiğimiz için canımız çıkıyor. Genelde sabah 6da yola çıkıyoruz. Hazırlıklar öğleden sonra 14-15i buluyor. Operasyon ertesı gün sabaha 3-4e kadar. 7'ye kadar kamyonlarda falan uyuyup kampa dönüyoruz. Duş al, yemek ye ve ertesi gün yeni kuyu. Ekipler de genelde Saudi, Pakistan, Srilanka, Bangladesh....

Yol üzerinde o iğrenç benzinliklerde yiyoruz yemekleri. İlk gün arkamı dönüp çıkmıştım ama sonra "belki alışmam lazım" dedim. Yere oturuyorum ve elimle dalıyorum. Hala pilavı elle yiyemiyorum. Etrafımdakiler "nasıl olur ya, öğretelim" diyorlar. Ulen öğrenecek ne var. Sanıyorlar ki tekniğim yetmiyor. Teselli ediyorlar arada: "ok, no problem". Allahtan yemekler bizimkinin aşırı baharatlısı. Düşün ki ben baharatı çok severim yine de baharatlı geliyor. Pislik konusu ise...Hijyen beyinde biter arkadaş. Hijyeni düşünmeden yaşıyorum. Bu kadar söyleyeyim, başka seçeneğim yok.

Bir sabah bi yemek söylemişler. Bana bakıp güldüler. "Bak şef, bu çok güzel ama sen yiyemezsin" dediler. "Ne o?" dedim, adam daha paçanın pa'sını söylediğinde paça benim ağzımdaydı. Elimi adamın tasına daldırdığım gibi kaptım paçayı. Araplar ve Pakistanlılar mal gibi bakakaldı şaşkınlıktan. Araplar yiyemiyor paça, Pakistanlılar da paça yiyen yabancı görmemiş. İşkembeyi tarif ettim, varsa söyle dedim. Adamlar onu biz yemiyoz reis deyip saygı duydular. Sonra nohut falan geldi. Bizim yemeklere çok benziyor. Kebap var aynı adana kebap. Her şeyi yiyişim karşisinda Pakistan camiası şokta...Ah bi de elleriyle o yiyecekleri bana ikram etmeseler.

Bir de Sri Lanka'lı bi vinç operatorü vardı. Ben zaten bilgisayarın başında yeri geliyor 20 saat oturuyorum. Devamlı çay. Bilenler bilir çayda sınırım yoktur. Adam hayret etti. "Bunca yıllık Srilankalıyım, böyle çay içen görmedim" dedi. Benim içtiğim sütsüz ve şekersiz çaya da süleymani çay deniyor...

Bazen etrafıma toplanıyorlar, bana Türkiye'yi, Afrika'yı ve Avrupa'yı soruyorlar, anlatıyorum. Bi tanesi bana ibn Battuta diyor.


Etrafın pisliğine gelirsek. Maalesef bu coğrafyalarda çevre ve temizlik bilinci çok sınırlı. Mesela ben çöpleri arabada tutup, camdan fırlatmadığım için pis olduğumu düşünüyorlar. Ben onlara bir-iki atmayın diyecek oldum. Vazgeçtim. Stresin kaynağı, değiştirmeye kudretimizin yetmeyeceği şeyleri değiştirmeye çalışmamız. Benim hayatımda bu şekilde yaşamak sadece beni bozar. Mücadele etmiyorum artık. Bu bahsettiğim arkadaşlar bazen iş için gittiğimiz kuyuları 2-3 gecede öyle kirletiyorlar ki Araplar bile Asyalılar'dan şikayetçi oluyor. Torbalar, bardaklar, muz kabukları, gofret ambalaşları. 3 gece kaldığımız bi iş vardı. Uyudukları yerin önünü belediye çöplüğü yapmışlar. Şimdi biraz bağırdığım için torbaya doldurup 100 metre ileri atıyolar. Daha da bi şey yapamam, yapmayacağım, yapmak istemiyorum. Dünyanın alması gereken çok yol var daha ama o kadar zaman var mı bilmiyorum.

Bi ara da Arabistan'da kadının durumunu yazmak isterdim ama kadın görmediğim için gözlem sınırlı. Havaalanı, uçak ve benzin istasyonları dışında görmedim. Libya ve diğer Arap coğrafyalarında kadının çok değersiz bir insan şekli olduğunu gözlemlemekle birlikte, Arabistan'da bunun da altında olduğunu düşünüyorum. Belki bi kedi gibi bi şey. Arabadan çıkmıyorlar eşleri alışverişteyken, pasaportlarını sınır polisine kendileri değil, eşleri uzatıyor falan...Hep arkada bekliyorlar ve sanki konuşamıyorlar. Avrupa ile ilgili en çok "gerçekten kedilerin konuşabilmesine" şaşırıyorlar. Bir keresinde benzinlikte arkamıza bir araç parkedip alışverişe gitmiş. Arabanın yolcu koltuğunda bir kadın var. Boğulmasın diye camı aralık bırakmışlar. Parktan çıkamıyoruz ama ilginç olan kadına arabanın ne zaman gideceğini, şöförün nerede olduğunu veya anahtar varsa bizim çekip çekemeyeceğimizi bile soramıyoruz.

Bedevi bir işçimin deve aşkı ve bana bi tane satmaya çalışması, ikinci bir kadınla evlenebilmek için canla başla para biriktiren bir diğer operator, Abu Dhabi'de çılgın gecelere aktığımız arkadaşım Muhammed ile çölde yeniden karşılaşmamız, gezi eylemlerine katılan tip, Arabistan ve Bahreyn'de işlenebilen günahlar
...Herhalde daha yazacak çok hikayem olacak.

Şimdilik benden bu kadar. İnsanı öldürmeyen her şey güçlendiri mi bilmiyorum. Bazıları cidden ağır yaralıyor...Özellikle videoda değinilen mevzu:

Sunday, November 3, 2013

Yüzler




İlk geldiğimde en büyük sıkıntım yüzleri ayırdetmekti. İnsanın küçüklükten beri çalıştığı repertuarın dışına çıkıvermesi pek de kolay değil. Nasıl "biz bu adam İsveçlidir, bu Alman, bu Latin" diyorsak burada da herkes birbirini ayırdediyor: "Çadlı diyor, Nijarya diyor, Kamerun" diyor. Ben bu seviyeyi geçtim de zaten, günlük hayatımı zor idame ettiriyordum başta. Tanıştığım adamları defalarca tanıyamadığım oldu, sitem ettiler. "Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum" diyorum, "Ben seni zaten tanıyorum, sen beni tanıyamadın mı?"diyor. Hemen sallıyorum: "senle ofiste karşılaşmıştık" diye. Tutarsa iyi, değilse tam bir mal muzungu* damgası...

Bu kadar olsa iyi. Bi de bunun tersi var. Benim işçilerden biri olduğuna kesin inandığım bi tipe gidiyorum: "Sana dediğimi bitirdin mi?" diyorum. Adam mal gibi yüzüme bakınca, bu arkadaşla hiç tanışmadığımızı anlıyorum. Sonra sırıt sırıt, şakalar şakalar. Bütün esnaf skillerimi kullanmak zorunda kalıyorum...

Ama tersi de geçerli bunun. Bana hiç benzemeyen bi Türk daha vardı burada. Siz inanılmaz benziyosunuz diye geziyodu millet. Adamla benzerliğimiz beyaz olmamız. Bu kadar.

Şu anda bunu aştım, isimler olsun, yüzler olsun oturdu artık. Olaya tamamen hakimim. Ben efe, işçiler kızan. Çinli'ye, Polonyalı'ya gider yapıyoz. Kampın önemli ekolleri bunlar. Coşturuyoruz. Sadece iki tane Arap işçiyle müzik konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Devamlı arabesk istiyolar. Kafam jöle oluyor. Sonunda yeni bi çare bulduk. Arabesk metal: Myrath. Grubu çok sevdim. Ben metalini alıyorum, işçiler arabeskini. Aralardaki klavye sololarda da beraber oynuyoruz. (Aşağıda link)

Hayko Cepkin'in brutaline denk gelip dua eden işçim vardı Libya'da...Sonra vokal clean'e geçince. Maşallah maşallah diye sevinirdi. Şimdi onun da ilacını bulmuş oldum. Artık Araplarla çalışırkenki en büyük korkum olan müzik hususunu aşmış oluyoruz.

Aklıma Diyarbakır'da çalışan İsveçli, İsviçreli ve Fransız mühendislerin dramı da gelmiyor değil. Bana dert yanmışlardı, işlerden sonra halay ve zılgıttan baymışlar.

Bugün buralara adını veren şelaleye gittik ve güneş tutulması izledik. Fotolar ve yazı bir sonraki sefere...

*muzungu: beyaz adam-sanırım pek sempatik bir kullanım değil








Monday, October 28, 2013

Stand-By Hayatlar

Eski yazılarım kadar eğlenceli değil yeni yazılarım. Eskiden hayat bana güzelmiş. İtalya, Norveç, Almanya...Sonra 2013 geldi, işler değişti. Libya, Tanzanya, Uganda. Bütün bunların üzerine Türkiye'nin çığrından çıkması da eklenince komedi yapacak hal kalmıyor insanda. Yorgun argın kuyudan gelirsin, twitter'ı açarsın, karakterinin yarısını edindiğin okuluna polis girmiş, senin 10 yıl önceki halini dövüyor. Birisi de demiyor ki bu çocuklar çok makul tiplerdir oturup konuşalım. Öbür gün açıyorsun başka bir adaletsizlik, sorun falan filan...

Buranın derdi zaten ayrı. Yemekleri geri dönüşüme döktüğümüz yerin en fazla iki metre ötesindeki telörgülerin ardında birikmiş köylü çocuklar. Artıklar için yalvarıyor. Daha önce yemek, çay verenler olmuş ama bu sefer yüzlerce insan kuyuların etrafına biriktiği için yasak. Bir yokluk ama tarif edilemez. Siz hiç giyecek bir don bile bulamadığı için anadan üryan gezen insan gördünüz mü? Ve çevresinde ona don veremeyecek kadar varlıklı kimsenin olmayışını?

Açıkçası biraz yoğunlaşsam her gün yazacak bir konu var ama stand-by (teyakkuz) psıkolojisi çok boktan. Tuvalete cep telefonuyla gitmeyi gerektirmesinden ziyade konsantrasyonu baltalaması çok kötü. Hani şu quiz olması beklenen derslerde, dersten bi şey anlaşılamaması gibi. Bana tek katkısı spontan yaşama iyice alışmam oldu. Sıcak su varsa duş al, temiz tuvalet varsa en azından bi otur, yemek varsa ye, yatak varsa uyu. Çünkü önündeki 3-4 günde bunlara ulaşımının ne kadar olacağı belirsiz. Bunlar dışında zaten internet var bir tek. Çıkılıp gidilecek yer yok. Eski kamp milli parkın içerisindeydi. Filler, zürafalar, su aygırları falan takılıyorduk. Bu kamp köylerin içerisinde. Bi kaç insana alışkın maymun, yaban domuzu, yarasa, hayvani boyutlarda sinek ve böcekten başka bir şey yok gibi. Anlattığım gibi telörgüye yaklaşınca hemen köylüler yalvarmaya geliyor. Dizlerinin üzerine çöküp yemek, şeker, çay ve para istiyorlar. Yasak olduğu için biz ne mi yapıyoruz? Arkamızı dönüp işimize bakıyoruz. Görmediğiniz şeyler, içinizi acıtmıyor. Başkasının problemi umrunuzda olmuyor.

Tek bir istisna oldu. Kurban bayramında Ummanlı pompacı müslümanlardan para topladı. Müslüman para topladı mı indragandi ihtimali yüksek olduğu için aşağıdaki videodaki fotoğrafları delil olarak istedim. İşbaşında olduğum için gidemedim bizzat. Kurbanlık alıp köye gittiler. İşte bu Afrika yoksulluğuna bu kadarcık katkımız oldu. Kuzunun maliyetı 38 dolar. Büyük ihtımalle bu fiyata beyaz adam kazığı da dahil. İşte Afrika bu durumda. Bütün köyün gördüğü tek kurbanlık...ve 38 dolar olmasına rağmen. Çocuklara biraz kaliteli çikolata da bulmaya çalıştılar ama öyle bir şey satılmıyor. Yani bu tarz şeylerin hiç satılmadığı bir dünya, her şey lüks. Avrupa'yı ve hatta kendi hayatlarınızı bir düşünün. Afrikayı mutlu etmek için atla deve gerekmiyor ama bu insanların görünür olması gerekiyor. He tabi kendi hükümetlerinin yozlaşmışlığının da etkisi var ama bizimki bu durumdayken buraların böyle olması şaşırtıcı değil.

Sanırım bir süre daha Afrika kıtasında takılıp sonra bi kaçış yoluna bakacağım. Libya'nın başbakanı bulunduysa oraya gidip müdürlerimle konuşmam iyi olabilir ama en son ülkeyi üçe bölüyorlardı. Korkarım eşyalarımın bir kısmını Fizan devletine bağışlamış olacağım.

Alt ranzada yatan 50 yaşındaki İskoç dayıya benzemek istemiyorum. Her ülkeye gitmiş. Türkiye'nin dağını ovasını benden iyi biliyor. Kendisi tam bir ranza uzmanı. Adeta o ranzayı kendi evi gibi benimsemiş. Ben odada tek başımayken de üstte yatıyordum. Geldiğinde alt katı boş bulunca manyak olduğumu düşündü ama açıkladım. Liseden kalma alışkanlık. Ben hep ranzanın üstünü tercih ederim. İşte o yataklardayız bütün gün, telefon bekliyoruz. Ofisimiz de orası, film odamız da, çalışma masamız da..."Turkish Olympic Sleeper" diyor bana. Dayının yaşına saygım olmasa yapıştıracam lafı ama yatmaktan kafa bi milyon zaten. Sanki kendisi arada bir koşuya çıkıyormuş gibi. Adam 50 yaşında hala skype'da karısından azar işitiyor niye bağlantın yok diye. Ben de ona "Scottish husband of the year" diyorum. Galiba seviyoruz birbirimizi. Bir kampın en önemli ayrıntısı oda arkadaşıdır zaten. Polonya veya Çin mahallesine düşmediğim için şanslı sayılırım. Keza Çin kuyusuna gittiğimde, öğle yemeği salonuna girince duyduğuım o noddle emme sesinden sonra ağız yoluyla çıkarılan seslere tahamülüm azaldı. Ama duygularımın çoğunu askıya aldığım için ne sinirleniyorum ne üzülüyorum. Daha gençken companymanden yediğim azarlar üzerdi beni, etrafımda alışık olmadığım kültürel olgular beni gererdi. Hepsi bitti. Stres yok. Başkalarını değiştirmeye çalışmak ancak bünyeyi geriyor. Sivirisinek ısırığı almadığım her gün benim için mükemmel bir gün artık...Another day in paradise!



Wednesday, October 9, 2013

UGANDA

Afrika'dan dönüşte salondaki koltuğa ellerimi ve bacaklarımı iki yana açarak uzandım 2 gün boyunca. Bu adeta altta kalan güreşçinin tuş edilmemek için aldığı pozisyonu andırıyordu. Neyse sonradan yavaşça yaşama döndük. Bunda ekvator ikliminin üzerine gelen ağır Ankara ayazının da etkisi oldu. Uganda bu mevsimde oldukça sıcak, nemli ve yağışlı. Hem de ne yağış. Forrest Gump'daki tabirle "aşağıdan yukarıya yağanını bile gördük"
(One day it started raining, and it didn't quit for four months. We been through every kind of rain there is. Little bitty stingin' rain... and big ol' fat rain. Rain that flew in sideways. And sometimes rain even seemed to come straight up from underneath. Shoot, it even rained at night...)
Bunun yanında sıtma denen bir illet var ki insanı oldukça tedirgin ediyor. İlk gunlerde Türkiye'de bile gece dışarıda otururken endişelenmeye devam ettim, sinek kovucu krem sürme ihtiyacı hissettim. Onca hayvan, böcü-börtü arasında sivrisineğin en büyük düşman olması adeta yıllardır duvarlara yapıştırdığım sivrisineklerin bir intikamı gibi geldi. Her gece öldürdüğüm sivrisineklerin ruhlarından af diledim. Olur ya arafta sıkışan bir tanesi başımızı derde sokar.

Bu işi yaptığım süre zarfında iki işe gidişim gerçekten çok özeldi. Bir tanesi Karadeniz'deki bir projeye giderken İstanbul'un üzerinden helikopterle geçmek ikincisi de Murchison Fall Milli Parkı'nda neredeyse her sabah-akşam gidiş gelişler. İstanbul'a ilk gittiğimde Boğaz Köprüsü'nden geçerken heyecanlanmış ve o şehirdekilerin ne kadar şanslı olduğunu düşünmüştüm. Zamanla gide-gele köprüden geçmenin son alternatif haline dönüşümünü yaşamıştım. Tabi ki bu bir güzelliğe alışmanın burukluğunu da getirmişti. Uganda'da da aynısı oldu. İlk günlerde yolunuzu bir filin kesmesi, bir zürafanın ağzında ot çiğneyerek size bakması, kıçı açıkta babunların yol kenarında birbirinin sırtını kaşıması...vb gerçekten de işe giderken servisinizin camından gördüğünüzde sizi heyecanlandıran şeyler. Sonra bu bir ay sürüyor. Sabah 5:45'de uyanmak, 6:45'de işe varmak, afyonunuz daha patlamamışken toprak yollarda sarsıntıdan uyuyamamak, iş düşünmek, sıtmaya kızmak eklenince bu güzellik de soluyor ve maymuna, file söverken buluyorsunuz kendinizi. Sonra da bazen kadir-kıymet bilmez olduğunuzu düşünüyorsunuz. Zaten içimde devamlı tartışan iki tip var, bazen bir üçüncüsü de ekleniyor. İlk başlarda kafayı yediğimi düşünüyordum ama sonradan anladım ki yalnızlığın ilacı bu. İçinizde sizin bir kaç versiyonunuz türüyor. Tabi ki günlük geyikleri yaptığınız sayısız insan var ama herkes iş için oraya toplanmış. Gelecek görmediği için veya herkes İngilizce'ye çok hakim olmadığı için genelde arkadaşlık diyebileceğim kavram pek ilerlemiyor.

Kamp hayatı zaten öyle süper eğlenilecek bir ortam da değil. İki kişilik odalar. Duşlar ortak. Beline bir havlu bağlayan koşturuyor duşa. Tuvaletler keza ortak. Yemekhane var. Eğlence için pek bir ayrıntı düşünülmemiş. Bir nevi gün sayıyorsunuz. Fareler etrafta koşuşturuyor ve Afrika'da her şey büyük olduğu için fareleri başta tavşan, kelebekleri kuş sandım ama sonra öğrendim ne olduklarını.

Güzel tarafı çoğunluğu Afrikalılardan oluşan bir ortamda yaşamak oldu. Hayata onların gözünden bakmayı öğrenmek belki beni bambaşka biri yapmadı ama etkilenmediğimi söylesem yalan olur. Ne demişler: "Bir yere giden kişi asla aynı insan olarak dönmez" ama Afrika'da durum biraz daha uçlarda. Tanzanya tecrübemden her şeye hazır gitmeye çalıştım ama yine de etkileyici manzaralar gördüm. Afrika yokluk demek. Libya'da da olmayan şeyler çok, kamp hayatı zaten bir nevi yokluk. O yüzden alışığım aslında. Evimde güreş pozisyonundan çıktığım yegane zamanlarda buzdolabına gittim. Açıp "işte bu yiyecekler istediğim zaman elimin altında" dedim ve çoğu zaman yemeden dönüp yattım. Günde belirli zamanlarda belirli şeylere ulaşmak...Şehirde unutulup giden konforlardan yalnızca birisi. Sanat eseri Libya'ya en son Romalılar zamanında uğramış olabilir. Ama Uganda'da başka türlü yokluklar da var. Mesela tulumumu Libya'da bırakmıştım. Bedenime uygun tulum zar-zor bulundu. Sanki dünya nimetleri oraya çok daha zor ulaşıyor. Arap camiası yine bir şekilde elindeki paranın gücünü anlamış. Üretmeseler de herkesi para ile köle gibi çalıştırıyorlar. Binalar, yollar,temizlik işçileri vesaire getirtiyorlar. Afrika'da maalesef bu bile yok. Onca doğal kaynak adamlara bir fayda sağlamıyor. Biz evlerimize dönmek için gün sayarken bazı Afrikalılar kampta olabildiğince uzun kalmak istiyor. Sebep olarak kampta bütün ihtiyaçlarının karşılanması. Doktor maaşının 200 dolar civarında olduğunu öğrendim. Gerçekten yazık. Bir dindarlık almış yürümüş. Kiliseler, camiler dolu. Hatta bir güzellik salonu gördüm adı: "god is able beauty saloon-tanrı muktedirdir güzellik salonu"...Dedim ki içimden kardeşim tanrı muktedirse güzellik salonuna ne ihtiyaç vardı? Ben o insnalar adına tanrıya kızdım ama onlar hallerinden memnun gibi. Bu olumlu aslında, mutluluğun bir bakış açısı olduğunun ispatı.

Tabi bütün bunların ardından kendi hayatınızı gözden geçirmeye başlıyorsunuz. Tüketimin her türlüsünden soğuyorsunuz. Ülkenizdeki gelir adaletsizliğine yol açan politikalara daha da sinirleniyorsunuz. O kadar eve, arabaya ihtiyacımız olup olmadığını sorguluyorsunuz. İçinizdeki ikili yine bitmek tükenmek bilmez bir kavgaya başlıyor. Bazen keşke görmeseydim dediğim bile oluyor bu ortamları. Afrika deyince aklıma sadece Drogba gelse belki daha iyi olurdu.

Şimdi Uganda'ya bir 6 haftalığına daha gideceğim. Tabi unutmadan Marco Polo'nun sözünü hatırlatalım: "Kimse bana inanmayacağı için gördüklerimin yarısını bile anlatmadım" ve ekleyelim: bana üzülecekleri için de gördüklerimin yarısını bile anlatmadım...Ama her şeye rağmen aşağıdaki fotoğrafları çekiyor olmak da büyük güzellik. Her zaman dediğim gibi: Amor fati...