Monday, October 20, 2014

OKLAHOMA-TEKSAS


Buralar ayni Arabistan'a benziyor diyerek son yazacagimi ilk yazmis olayim. Kapali mekanlarda kadinlari gorene kadar ben buranin Bati medeniyeti oldugunu bile anlayamadim. Yeni, dev alis-veris merkezleri ve Arabistankilerle ayni markalar. Dev suv'ler, kimsenin yurumedigi 4'erden 8 seritli caddeler, petrol bagimliligi...Bati deyince ben daha bi Bati Avrupa dusunmustum.
Benim eskiden tanidigim Latin arkadaslar da buradaymis, genelde beraber takildik. Yine disaridayiz ekiple bir gece; bir Meksikali, bir Kolombiyali ve bir de Brezilyali. Bar cikisi bi turlu taksi bulamadik. Sokaklarda yuruyoruz taksi arayaraktan. Bizden baska kimse arabasiz cikmamis. Alkollu araba kullanmak da serbest adeta. Bi taraftan da polis durdurur diye korkuyoruz cunku bu kadroyu ben olsam direk tutuklarim. Tombis ABD'liler yanimizdan gecerken bize bakip evsiz muamelesi cekiyorlar. Meksikali'nin agirinina gidiyor ve bagiriyor onlara: "i am rich in my country". Adam buranin Almancisi, benim Avrupa'daki ruh halim. Derken buluyoruz bir taksici, gunu kotariyoruz.
Fiziksel olarak Arabistan'a benzemesinin otesinde kafamdaki Amerikan imajiyla celisen bir sey yok Oklahoma'da. President Bush aksanli kovboylarin diyari. Kocaman araziler. Adamlar savasiyor, isgal ediyor ama calisiyor da. Yoksa 5'erden 10 seritli otobanlarin baska bir izahati var mi?
Oklahoma yeterince bayinca yani alisveris merkezlerine doyunca-ki ben zaten doygunum- Dallas'a gitmeye karar veriyoruz. Dallas merkez de goktelenlerin hakim oldugu bi yer cikiyor. Koskoca Dallas merkezde 10-15 tane mekan var-yok gece cikmak icin. Isleri gucleri arabaya atlayip bi yere gitmek veya alis-veris yapmak olmus. Ne bir bisikletli var ne de yuruyen insanlar. Ben gittigim sehirlerde yurumeyi severim oysa...
Her neyse, Amerikali'nin da Araplarin da en azindan petrolu var ki bu yasami dayatiyorlar, biz Turkiye'de ne bok yemeye bu yolun yolcusu olduk bilinmez. 5 liralik benzinle kovboyculuk oynanir mi hic?
Guzel tarafi egitim sirasinda uzun suredir gormedigim arkadaslarimi gormem oldu. Oturduk zamanin ne de hizli gectigini konustuk. Kimini en son yillar once Diyarbakir'da gormusum, kimini Bavyera'da kimini Abu Dhabi'de. Dunya sahiden cok kucuk ama ses etmeyin, buranin Amerikalisi bizi baska gezegenden saniyor...

Saturday, September 27, 2014

AYIP

Eger ki bi kaç aydır giymediğim poları giymeseydim bu yazıyı yazmayacaktım. Her gün çalışmak zor bir şeymiş, rotasyonda unutmuşum. 6 hafta her boktanlığa katlanabiliyor insan 3 hafta tatilin hayaliyle. Her gün çalışmak hayalleri bitiriyor. Sonsuz bir döngüde hissine kapılıyorsun. Ondan sonra zaten işini sevme temalı safsatalar başlıyor. Erken kalkmak, koşuşturmak, telefonlar, e-postalar derken akşama turşu oluyor insan hele de fiziksel işlerde. Bırak yazmayı iki satır zor okuyor.

Her neyse, cebimden Suuidi Arabistan'da kaybettiğim saatimin pini çıkınca yaşadığım tezat aklıma geldi. Şubat-Mart aylarını Suudi'de ve Mart-Nisan aylarını Uganda'da geçirdikten sonra Haziran başından beri Hollanda'dayım. Beynimin hala yanmamış olması büyük bir hadise bana kalırsa. Ahlak ve özgürlüğün iki farklı kutbu gibi bu iki ülke. Orada mars gibi çöllerde yasağın her türlüsünü gördükten sonra, burada her gün yağan yağmurlar altında özgürlüğün her türlüsü. Türkiye için söylenen ve doğu toplumlarının ahlaksızlığa bakışını anlatan bir laf vardır: "Her şey olabilirsin, rezil olamazsın" denir. Örneklerin bin türlüsü gözümüzün önünde. Hollanda dünya kupasında yarı final oynarken turuncu transparan lateksli bi adam gördüm. Her yerleri ortadaydı. Dedim ki: "Hollanda'da her şey olabilirsin ama rezil olamazsın". Ahlak kurgusu bambaşka.

Çok zor benim gibi bi şark kurnazının bunca kural içinde varlığını sürdürebilmesi. Bütün yaratıcılığımı öldürdü Hollanda 4 ayda. Misal mahallede kimsenin arabasını sokmadığı bi boşluk vardı. Orayi hemen keşfetti benim dedektörler. Günlerce orayı kestim. Malların nasıl olup da arabalarını oraya sokuşturmadığını düşündüm durdum.

O deliğe ben park yeri bulamadığım bi gece arabayı diklemesine koydum. Mahallenin en akıllsı benim gibi hissetmedim de değil. Zaten trafikte içimdeki Türk ile devamlı mücadele ediyorum. Dönüşüm geçirecek Hulk gibiyim. Korna yok, sürat yok, makas yok, sollama yok, bisikleti bekle, yayaları bekle...Böyle iki babanın arasına dikine soktum arabayı, bi de ilerden çakal gibi bakıp bakıp sırıttım yaratıclılığıma. Ertesi gün de sabah arabayı alıp gittim. Gördüğünüz gibi gururlanmamak için hiç bir neden yok. Sonra bir kere daha park yeri bulamadım. Yine gittim oraya. Ertesi sabah Allah yarattı dememişler 80 Euro cezayı geçirmişler, Sanki transparan lateksimle vücut hatlarımı sergileyerek sokaklarda koştum...80 Euro ne ya! İnsan bi ilk seferinde silgeci kaldırır.

He ben bundan ders aldım mı şark kurnazı olarak, almam. Daha da pisleştım. Park abonman kağıdımı alıp cezayı kesen daireye gittim. Otur işte değil mi, yerin yabancısısın. Yok, bize ne öğretmişler?Ağlamayana meme vermezler. Kanun-kitap olayın ana hatlarını belirler. Yeterince goy goy-atar yapabilirsen her şeyi değiştirebilirsin, çok bağırırsan haklı olursun. Hepimiz kural bükücüyüz adeta. Bakın benim bu sokağa park abonmanım var cezayı geri alın diye çemkirmeye gittim. Vay dinine yandımının Hollandası 'şark kurnazı proof' sistem yapmış ya. Arabayı sokuşturduğum o deliğin olduğu köşenin bi adı varmış ve o da ceza kağıdında yazılıymış. Google haritaya yazdı memur, sokağı görüntüledi, laps diye yediğim boku önüme dayadı. Nereye koydun arabayı dedi? Arabayı koyduğum yer resimde o kadar iğreti duruyordu ki, "Şu babaların arasından geri geri kaldırıma çıkarttım arabayı" derken çok utandım lan. Lateksle koşsam ancak bu kadar utanırdım. Adam bi de iyice idiotmuşum gibi kaldırıma park edilmez falan dedi, engellilerden falan bahsetti, yeni yeni kağıtlara trafiğin A-B-C'sini anlatan broşürler bastı, verdi. Doyamadı beni itin g.tüne sokmaya. Yüzüme vurdukça vurdu. "Vurma memur, öldüm" dedim, dinletemedim. Belki de düşündü lanet göçmen diye ama sabırla ve güler yüzle saygıyla anlattı. Bu en pisidir. Vardır bunların böyle ben insan ayırmam duruşu, tam da ondan bi suratla. Eğitimli toplumların ayrımcılık tarzı. Aşırı tanıdık. Norveç'de, Almanya'da, İtalya'da falan hep gördüm bunu. Bizimki gibi çiğ bi tavır değil, daha profesyonel bi tarz-yemezler.

Tabi ben konuşamadım bunun üzerine daha fazla. Diyemedim ben Türkiye'de doğdum ve 24 yıl yaşadım. Araba sürmeden ehliyet aldım. Babamdan ne gördüysem onu kural belledim falan diyemedim. Hele Suudi kısmını falan hiç anlatamadım. Kafam karışık diyemedim. Ayıp ne, günah ne,? Birisi bana anlatsın nolur, yakacam devreleri o olacak.

Meme mi ayıp, yaya kaldırımına araba parketmek mi ayıp? Seks mi ayıp başkalarını aptal yerine koyup mahallenin çakalı olmak mı? Bi söyleyin arkadaş, beynim meme yaptı da.


Sunday, April 27, 2014

Farkındalıksızlık Mutluluktur

Tekrar Bugungu’dayım (Uganda). Daha önce 12 hafta geçirdiğim kampta. Burada bir daha olmayacağıma o kadar emindim ki adeta yaşadığım her saniye hayal kırıklığı. “Geçmişin bizim için neler hazırladığını” bilemiyoruz sonuçta. İş dışında gidip oturduğum çardaktayım. Çay ve kitap gece bastırıp sinekler çıkana kadar. İşte geliyor, küçük dostum Noah. Daha 10 yaşında ama bir çok Afrikalı gibi o da güneş doğmadan su doldurmaya gidiyor, güneş batmadan yine bunu tekrarlıyor. Çocuk 40 kilo var mı bilmiyorum ama taşıdığı yosunlu bidon en az 10 kiloluk gibi, Noah’ ın kafasının üzerinde ise 20 kilogram görünüyor. Her Afrikalı gibi o da kafasının üzerinde her şeyi bir akrobat rahatlığıyla taşıyabiliyor. Beni görünce gülümsüyor. Önce para istiyor pazarlığı yukarıdan açıp. Sonra şeker, çay, kalem...Daha önce kalem vemiştim, şimdi bi tane poşet çay verebiliyorum. Aramızda 1 metre yok ama dikenli teller var. Çok başka hayatlarımız var. “Mutlu musun?” diye soruyorum. İki keçileri yavrulamış, “Çok mutluyum” diyor süper bir sırıtışla. Çoğu muzunguda bu mutluluğu göremiyorum. O yoluna gidiyor, ben yoluma. “Görüşürüz” diyoruz ama görüşmeyeceğiz. Hatta ben başka işlerimden dolayı Noah’ı bir seneye unutacağım. Yani unutmak istiyorum...

64 saattir sahadayım. Gündüz shiftleri bende. Geceleri her herhangi bir yerde uyuyorum. Pickup’ın arka koltuğu, Mercedes kamyonun iki katlı uyuma kısmının alt katı favorilerim. Uyanınca nerede olduğumu algılamam saniyeler sürüyor. Suudi Arabistan burası. Pakistan ağırlıklı bir işçi tayfası. Tahir crew chief. Devamlı gülüyor. 12 yıldır Suudi Arabistan’da. Geldiğinde iş bulma kurumu pasaportuna el koyup bize yollamış. Yılda 1 ay eve gitmesine izin veriyorlar. Ama canı istediğinde değil, aracı kurumun canı istediğinde. Her zamanki gibi pilav ve tavuktan oluşan yemeğimiz gelmiş. Bana plastik kaşık bile almışlar. Herkes eliyle dalıyor, ben de kaşığımla. Yemek bitiyor, soruyorum: “Mutlu musunuz?” Çok mutlular...

Mohammed ile daha önce daha liberal bir ortamda tanışmıştık. Barda bir Suudi’den beklenmeyecek şekilde 4 kişi için 24 tekila siparişi vermişti. Şimdi Suudi çölünün ortasındayız. O 24 tekila bizim masaya hiç uğramamış gibi yapıyoruz. Akşam beni Yemen Restoranı’da davet ediyor. Gidiyoruz. Baya boktan bi yer ama buranın en ünlüsü. Yere oturarak yemek aşırı zor. Yemekten sonra çaylar geliyor, takılıyoruz. Mohammed ABD’de yapmış lisansını. Kolombiyalı birisine aşık olmuş. Ama okul bitince imzaladığı senet gereği Arabistan’a dönmüş. Üstelik aynı senete göre bir yabancıyla evlenmesi de yasak. Oruç tutmuyor, gizlice odasında yemek yiyerek yaşıyor. Hem de yıllardır. Empatide zorlanmıyorum. Libya’daki halim ama bir ömür sürmesi? Şu anda annesi Mohammed’e eş arıyor. Tabi ki annesi de Mohammed’i tanımıyor. Aradığı kızlar dindar. Mohammed ise tersini istiyor. Ve işin açmazı şu, Mohammed’in kendisine uygun birisini kendisinin bulma ihtimali yok. Evlenmeden önce, hayatını geçireceği kişinin yüzünü bile göremeyecek büyük olasılıkla, annesi seçecek. Üzülüyorum, çok iyi adam bu Mohammed ama talihe bak. Umarım Bahreyn’e gidenlerden olmaz. “Mutlu musun?” diyorum, “Elhemdulillah” diyor, kampa dönüyoruz.

Böyle onlarcasını tanıyorum. Hepsi mutlu ama ben onları hatırladıkça mutsuz oluyorum. İnsan yaşadığı esnada içinde bulunduğu durumun kötülüğünü sezemiyor. Dışarıdan gelenler her şeyin farkında oluyor. Bazen çok şaşırıyorum biz Türkiye’de nasıl mutlu olabiliyoruz diye. Büyük olasılıkla dışarıdan bakan bi göz bizim 23 Nisan’ı fütursuzca kutlayabilmemize bile şaşırıyordur.

Eskiden gittiğim yerler kafamdan silmek istemediğim anılarla dolardı, şimdi gittiğim yerler silmek istediklerimle. Uçak kalkar şehre son bir bakış atarsın. Ya unutmak istersin ya hep aklında tutmak. Maalesef vicdanlılar için pek seçim şansı yok...


Friday, February 7, 2014

Öldürmeyen Şey...







Suudi Arabistan'da daha az sıkıntı çekmemin tek nedeni Libya'yı bilmem. Beklentim yok, sıfır. Havaalanında pasaporttan geçmem 3 saat sürüyor. Kuyruk, dünyanın her tarafından gelmiş -ama çoğu Asyalı- kölelerle dolu. Hemen Libya'dakinin benzeri bir kirlilik göze çarpıyor. Bilmeyene zor gelecek cinsten. Geçip rezıdansa gidiyorum, saat sabahın 4ü olmuş. Tabi ki odam hazır değil. Hiç sinirlenmiyorum, her şey beklenti dahilinde. Odanın hazırlanması ve yatmam sabah 5i buluyor.

Ertesi gün işyerine gittim, biraz da şehri gezdim. Eksikleri gidermek için alışveriş merkezine gittik Nijeryalı dostumla. Afrika görmüşlük olunca serde, arkadaşlık kolay gelişti. Alışveriş merkezinin bazı yerlerine alınmadık. Aile günüymüş. Ardından da beni çöldeki kampa göndermeye karar verdiler. Zaten şehirde dursam ne olacak...

Şehirden çöle giderken, yolda radyo Aramco dinliyoruz. Dünya müziklerinden örneklerin çalındığı hoş bir frekans. Sertap Erener çıkıyor "Buda" diyor. Fena değil, mutlu oluyorum. Şöförüm Pakistan'dan. Bilmeyenler için daha önce burada yazmış olmama rağmen söyleyeyim, Araplar işgüçlerini Asya'dan sağlıyorlar ve iyi şartlar sunmuyorlar. Katar'ın dünya kupasına hazırlanırken işçilere yaptığının benzeri yarımadanın her tarafında devam ediyor. Buranın favori milleti de Pakistan. Sanırım müslüman olmaları nedeniyle. Yolda bir benzinlikte duruyoruz. Her yer çöp dolu, çöpler kokuşmuş. Kış ortası sinekler uçuşuyor. Sonradan anlayacağım üzre bu sadece bir benzin istasyonunun durumu değil, hepsi böyle. Şöför süper restoran adı altında beni bi Pakistan restoranına götürüyor istasyonda. İçeri giriyorum, dünyanın en pis restoranında, yere oturmuş elleriyle yemek yiyen bi çok kişiyi görünce arkamı dönüp çıkıyorum: "ben başka bi şey yicem". Lafı ettik de ne yicem ki? Biraz dolaşıp yine pis bi hamburgerci buluyorum. İştahsızca yiyip şöförle buluşup lokasyona varıyoruz.
Kamp odama yerleşiyorum. Uganda'dan falan iyi gibi sanki. Kampların saçma zorluklarına değinmeyeceğim. Uyuyakaldığında yemeği kaçırmak en kötü tarafı heralde...

Derken işe başlıyoruz. Suudiler, Libyalılar'ın aksine çöle asfalt yol yapmışlar. Küçük şehircikler var. Devasa Aramco tesisleri falan. Açıkçası Libya'dan daha iyi çölleri. Tabi daha güneyde "dead quarter-ölü alan" var. Orada henüz petrol aramadıkları için Libya gibi Mars'a benziyor olmalı.
Altımızda 400km'den daha uzun bi alana yayılmış bir petrol denizi var. Böyle bir rezerv heralde dünyada başka yerde yok. İkinci dünya savaşından sonra petrol aramaya gelen Amerikalılar'ın kazdığı ilk kuyular boş çıkıyor. Bahreyn'de petrol daha yüzeyde ve burada da öyle olduğunu sandıkları için daha derine inilmiyor sondajda. Alanı terketme kararı için şirket yöneticilerene başvuruyorlar. Yöneticiler, karar kesinleşene kadar kazmaya devam edin diyorlar. 400 feet daha kazıyorlar ve baaaaam...Dünyayı değiştiren o denize ulaşıyorlar.
İşte o denizin üzerinde bugün binlerce kuyu var. Bu kadar kuyuyu daha önce hiç görmemiştim. Topu topu 10 mühendisis. Kuyudan kuyuya geçtiğimiz için canımız çıkıyor. Genelde sabah 6da yola çıkıyoruz. Hazırlıklar öğleden sonra 14-15i buluyor. Operasyon ertesı gün sabaha 3-4e kadar. 7'ye kadar kamyonlarda falan uyuyup kampa dönüyoruz. Duş al, yemek ye ve ertesi gün yeni kuyu. Ekipler de genelde Saudi, Pakistan, Srilanka, Bangladesh....

Yol üzerinde o iğrenç benzinliklerde yiyoruz yemekleri. İlk gün arkamı dönüp çıkmıştım ama sonra "belki alışmam lazım" dedim. Yere oturuyorum ve elimle dalıyorum. Hala pilavı elle yiyemiyorum. Etrafımdakiler "nasıl olur ya, öğretelim" diyorlar. Ulen öğrenecek ne var. Sanıyorlar ki tekniğim yetmiyor. Teselli ediyorlar arada: "ok, no problem". Allahtan yemekler bizimkinin aşırı baharatlısı. Düşün ki ben baharatı çok severim yine de baharatlı geliyor. Pislik konusu ise...Hijyen beyinde biter arkadaş. Hijyeni düşünmeden yaşıyorum. Bu kadar söyleyeyim, başka seçeneğim yok.

Bir sabah bi yemek söylemişler. Bana bakıp güldüler. "Bak şef, bu çok güzel ama sen yiyemezsin" dediler. "Ne o?" dedim, adam daha paçanın pa'sını söylediğinde paça benim ağzımdaydı. Elimi adamın tasına daldırdığım gibi kaptım paçayı. Araplar ve Pakistanlılar mal gibi bakakaldı şaşkınlıktan. Araplar yiyemiyor paça, Pakistanlılar da paça yiyen yabancı görmemiş. İşkembeyi tarif ettim, varsa söyle dedim. Adamlar onu biz yemiyoz reis deyip saygı duydular. Sonra nohut falan geldi. Bizim yemeklere çok benziyor. Kebap var aynı adana kebap. Her şeyi yiyişim karşisinda Pakistan camiası şokta...Ah bi de elleriyle o yiyecekleri bana ikram etmeseler.

Bir de Sri Lanka'lı bi vinç operatorü vardı. Ben zaten bilgisayarın başında yeri geliyor 20 saat oturuyorum. Devamlı çay. Bilenler bilir çayda sınırım yoktur. Adam hayret etti. "Bunca yıllık Srilankalıyım, böyle çay içen görmedim" dedi. Benim içtiğim sütsüz ve şekersiz çaya da süleymani çay deniyor...

Bazen etrafıma toplanıyorlar, bana Türkiye'yi, Afrika'yı ve Avrupa'yı soruyorlar, anlatıyorum. Bi tanesi bana ibn Battuta diyor.


Etrafın pisliğine gelirsek. Maalesef bu coğrafyalarda çevre ve temizlik bilinci çok sınırlı. Mesela ben çöpleri arabada tutup, camdan fırlatmadığım için pis olduğumu düşünüyorlar. Ben onlara bir-iki atmayın diyecek oldum. Vazgeçtim. Stresin kaynağı, değiştirmeye kudretimizin yetmeyeceği şeyleri değiştirmeye çalışmamız. Benim hayatımda bu şekilde yaşamak sadece beni bozar. Mücadele etmiyorum artık. Bu bahsettiğim arkadaşlar bazen iş için gittiğimiz kuyuları 2-3 gecede öyle kirletiyorlar ki Araplar bile Asyalılar'dan şikayetçi oluyor. Torbalar, bardaklar, muz kabukları, gofret ambalaşları. 3 gece kaldığımız bi iş vardı. Uyudukları yerin önünü belediye çöplüğü yapmışlar. Şimdi biraz bağırdığım için torbaya doldurup 100 metre ileri atıyolar. Daha da bi şey yapamam, yapmayacağım, yapmak istemiyorum. Dünyanın alması gereken çok yol var daha ama o kadar zaman var mı bilmiyorum.

Bi ara da Arabistan'da kadının durumunu yazmak isterdim ama kadın görmediğim için gözlem sınırlı. Havaalanı, uçak ve benzin istasyonları dışında görmedim. Libya ve diğer Arap coğrafyalarında kadının çok değersiz bir insan şekli olduğunu gözlemlemekle birlikte, Arabistan'da bunun da altında olduğunu düşünüyorum. Belki bi kedi gibi bi şey. Arabadan çıkmıyorlar eşleri alışverişteyken, pasaportlarını sınır polisine kendileri değil, eşleri uzatıyor falan...Hep arkada bekliyorlar ve sanki konuşamıyorlar. Avrupa ile ilgili en çok "gerçekten kedilerin konuşabilmesine" şaşırıyorlar. Bir keresinde benzinlikte arkamıza bir araç parkedip alışverişe gitmiş. Arabanın yolcu koltuğunda bir kadın var. Boğulmasın diye camı aralık bırakmışlar. Parktan çıkamıyoruz ama ilginç olan kadına arabanın ne zaman gideceğini, şöförün nerede olduğunu veya anahtar varsa bizim çekip çekemeyeceğimizi bile soramıyoruz.

Bedevi bir işçimin deve aşkı ve bana bi tane satmaya çalışması, ikinci bir kadınla evlenebilmek için canla başla para biriktiren bir diğer operator, Abu Dhabi'de çılgın gecelere aktığımız arkadaşım Muhammed ile çölde yeniden karşılaşmamız, gezi eylemlerine katılan tip, Arabistan ve Bahreyn'de işlenebilen günahlar
...Herhalde daha yazacak çok hikayem olacak.

Şimdilik benden bu kadar. İnsanı öldürmeyen her şey güçlendiri mi bilmiyorum. Bazıları cidden ağır yaralıyor...Özellikle videoda değinilen mevzu:

Sunday, November 3, 2013

Yüzler




İlk geldiğimde en büyük sıkıntım yüzleri ayırdetmekti. İnsanın küçüklükten beri çalıştığı repertuarın dışına çıkıvermesi pek de kolay değil. Nasıl "biz bu adam İsveçlidir, bu Alman, bu Latin" diyorsak burada da herkes birbirini ayırdediyor: "Çadlı diyor, Nijarya diyor, Kamerun" diyor. Ben bu seviyeyi geçtim de zaten, günlük hayatımı zor idame ettiriyordum başta. Tanıştığım adamları defalarca tanıyamadığım oldu, sitem ettiler. "Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum" diyorum, "Ben seni zaten tanıyorum, sen beni tanıyamadın mı?"diyor. Hemen sallıyorum: "senle ofiste karşılaşmıştık" diye. Tutarsa iyi, değilse tam bir mal muzungu* damgası...

Bu kadar olsa iyi. Bi de bunun tersi var. Benim işçilerden biri olduğuna kesin inandığım bi tipe gidiyorum: "Sana dediğimi bitirdin mi?" diyorum. Adam mal gibi yüzüme bakınca, bu arkadaşla hiç tanışmadığımızı anlıyorum. Sonra sırıt sırıt, şakalar şakalar. Bütün esnaf skillerimi kullanmak zorunda kalıyorum...

Ama tersi de geçerli bunun. Bana hiç benzemeyen bi Türk daha vardı burada. Siz inanılmaz benziyosunuz diye geziyodu millet. Adamla benzerliğimiz beyaz olmamız. Bu kadar.

Şu anda bunu aştım, isimler olsun, yüzler olsun oturdu artık. Olaya tamamen hakimim. Ben efe, işçiler kızan. Çinli'ye, Polonyalı'ya gider yapıyoz. Kampın önemli ekolleri bunlar. Coşturuyoruz. Sadece iki tane Arap işçiyle müzik konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Devamlı arabesk istiyolar. Kafam jöle oluyor. Sonunda yeni bi çare bulduk. Arabesk metal: Myrath. Grubu çok sevdim. Ben metalini alıyorum, işçiler arabeskini. Aralardaki klavye sololarda da beraber oynuyoruz. (Aşağıda link)

Hayko Cepkin'in brutaline denk gelip dua eden işçim vardı Libya'da...Sonra vokal clean'e geçince. Maşallah maşallah diye sevinirdi. Şimdi onun da ilacını bulmuş oldum. Artık Araplarla çalışırkenki en büyük korkum olan müzik hususunu aşmış oluyoruz.

Aklıma Diyarbakır'da çalışan İsveçli, İsviçreli ve Fransız mühendislerin dramı da gelmiyor değil. Bana dert yanmışlardı, işlerden sonra halay ve zılgıttan baymışlar.

Bugün buralara adını veren şelaleye gittik ve güneş tutulması izledik. Fotolar ve yazı bir sonraki sefere...

*muzungu: beyaz adam-sanırım pek sempatik bir kullanım değil








Monday, October 28, 2013

Stand-By Hayatlar

Eski yazılarım kadar eğlenceli değil yeni yazılarım. Eskiden hayat bana güzelmiş. İtalya, Norveç, Almanya...Sonra 2013 geldi, işler değişti. Libya, Tanzanya, Uganda. Bütün bunların üzerine Türkiye'nin çığrından çıkması da eklenince komedi yapacak hal kalmıyor insanda. Yorgun argın kuyudan gelirsin, twitter'ı açarsın, karakterinin yarısını edindiğin okuluna polis girmiş, senin 10 yıl önceki halini dövüyor. Birisi de demiyor ki bu çocuklar çok makul tiplerdir oturup konuşalım. Öbür gün açıyorsun başka bir adaletsizlik, sorun falan filan...

Buranın derdi zaten ayrı. Yemekleri geri dönüşüme döktüğümüz yerin en fazla iki metre ötesindeki telörgülerin ardında birikmiş köylü çocuklar. Artıklar için yalvarıyor. Daha önce yemek, çay verenler olmuş ama bu sefer yüzlerce insan kuyuların etrafına biriktiği için yasak. Bir yokluk ama tarif edilemez. Siz hiç giyecek bir don bile bulamadığı için anadan üryan gezen insan gördünüz mü? Ve çevresinde ona don veremeyecek kadar varlıklı kimsenin olmayışını?

Açıkçası biraz yoğunlaşsam her gün yazacak bir konu var ama stand-by (teyakkuz) psıkolojisi çok boktan. Tuvalete cep telefonuyla gitmeyi gerektirmesinden ziyade konsantrasyonu baltalaması çok kötü. Hani şu quiz olması beklenen derslerde, dersten bi şey anlaşılamaması gibi. Bana tek katkısı spontan yaşama iyice alışmam oldu. Sıcak su varsa duş al, temiz tuvalet varsa en azından bi otur, yemek varsa ye, yatak varsa uyu. Çünkü önündeki 3-4 günde bunlara ulaşımının ne kadar olacağı belirsiz. Bunlar dışında zaten internet var bir tek. Çıkılıp gidilecek yer yok. Eski kamp milli parkın içerisindeydi. Filler, zürafalar, su aygırları falan takılıyorduk. Bu kamp köylerin içerisinde. Bi kaç insana alışkın maymun, yaban domuzu, yarasa, hayvani boyutlarda sinek ve böcekten başka bir şey yok gibi. Anlattığım gibi telörgüye yaklaşınca hemen köylüler yalvarmaya geliyor. Dizlerinin üzerine çöküp yemek, şeker, çay ve para istiyorlar. Yasak olduğu için biz ne mi yapıyoruz? Arkamızı dönüp işimize bakıyoruz. Görmediğiniz şeyler, içinizi acıtmıyor. Başkasının problemi umrunuzda olmuyor.

Tek bir istisna oldu. Kurban bayramında Ummanlı pompacı müslümanlardan para topladı. Müslüman para topladı mı indragandi ihtimali yüksek olduğu için aşağıdaki videodaki fotoğrafları delil olarak istedim. İşbaşında olduğum için gidemedim bizzat. Kurbanlık alıp köye gittiler. İşte bu Afrika yoksulluğuna bu kadarcık katkımız oldu. Kuzunun maliyetı 38 dolar. Büyük ihtımalle bu fiyata beyaz adam kazığı da dahil. İşte Afrika bu durumda. Bütün köyün gördüğü tek kurbanlık...ve 38 dolar olmasına rağmen. Çocuklara biraz kaliteli çikolata da bulmaya çalıştılar ama öyle bir şey satılmıyor. Yani bu tarz şeylerin hiç satılmadığı bir dünya, her şey lüks. Avrupa'yı ve hatta kendi hayatlarınızı bir düşünün. Afrikayı mutlu etmek için atla deve gerekmiyor ama bu insanların görünür olması gerekiyor. He tabi kendi hükümetlerinin yozlaşmışlığının da etkisi var ama bizimki bu durumdayken buraların böyle olması şaşırtıcı değil.

Sanırım bir süre daha Afrika kıtasında takılıp sonra bi kaçış yoluna bakacağım. Libya'nın başbakanı bulunduysa oraya gidip müdürlerimle konuşmam iyi olabilir ama en son ülkeyi üçe bölüyorlardı. Korkarım eşyalarımın bir kısmını Fizan devletine bağışlamış olacağım.

Alt ranzada yatan 50 yaşındaki İskoç dayıya benzemek istemiyorum. Her ülkeye gitmiş. Türkiye'nin dağını ovasını benden iyi biliyor. Kendisi tam bir ranza uzmanı. Adeta o ranzayı kendi evi gibi benimsemiş. Ben odada tek başımayken de üstte yatıyordum. Geldiğinde alt katı boş bulunca manyak olduğumu düşündü ama açıkladım. Liseden kalma alışkanlık. Ben hep ranzanın üstünü tercih ederim. İşte o yataklardayız bütün gün, telefon bekliyoruz. Ofisimiz de orası, film odamız da, çalışma masamız da..."Turkish Olympic Sleeper" diyor bana. Dayının yaşına saygım olmasa yapıştıracam lafı ama yatmaktan kafa bi milyon zaten. Sanki kendisi arada bir koşuya çıkıyormuş gibi. Adam 50 yaşında hala skype'da karısından azar işitiyor niye bağlantın yok diye. Ben de ona "Scottish husband of the year" diyorum. Galiba seviyoruz birbirimizi. Bir kampın en önemli ayrıntısı oda arkadaşıdır zaten. Polonya veya Çin mahallesine düşmediğim için şanslı sayılırım. Keza Çin kuyusuna gittiğimde, öğle yemeği salonuna girince duyduğuım o noddle emme sesinden sonra ağız yoluyla çıkarılan seslere tahamülüm azaldı. Ama duygularımın çoğunu askıya aldığım için ne sinirleniyorum ne üzülüyorum. Daha gençken companymanden yediğim azarlar üzerdi beni, etrafımda alışık olmadığım kültürel olgular beni gererdi. Hepsi bitti. Stres yok. Başkalarını değiştirmeye çalışmak ancak bünyeyi geriyor. Sivirisinek ısırığı almadığım her gün benim için mükemmel bir gün artık...Another day in paradise!