Wednesday, January 17, 2018

YARIM LİSAN YARIM İNSAN

         Geçen gün Türkiye’deki yabancıdil öğrenme sorununa dair bir video izledim. İnternette biraz mevzuya bakayım diye gezinince ‘’Türkler neden İngilizce öğrenemiyor?’’ diye büyük bir tartışma olduğunu gördüm. Sayılara bakmak gerekirse ortalama olarak üniversie öncesi 950-1000 saat dil öğretimine zaman ayrılıyormuş ama öğrencilerin %95’i başlangıç seviyesinde bile performans ortaya koyamıyormuş. Bazı uluslararası araştırmalara gore Azerbaycan ile birlikte Avrupa’nın en kötü performansına sahip iki ülkesinden birisiyiz ve dünyada araştırma kapsamındaki 76 ülke arasında 51.’yiz.

Bu sayılarla dünyaya entegre bir üretimin içinde olmak zor olacağı için tahminim ekonomik ve sosyal gelişimimiz de bu veriye gore şekilleniyor. Örneğin ben komplolar içinde boğulan, her yabancının düşman algılandığı ve herkesin, her zaman bizimle uğraştığı tezlerinin de temelinde bunlar olduğunu düşünüyorum. Klasik tez ‘’anlıyorum ama konuşamıyorum’’ bile doğru olsaydı ve biz en azından dünyanın öncelediği konuları sağlıklı takip edebilseydik gerçekten ciddi anlamda rahatlardık. Kardeşim, herkesin işi-gücü var işte kendisine ve dünyaya dair. Sabah akşam bizden bahsetmiyor adamlar. Hakikaten de etrafınızda konuşulanı anlamazsanız böyle bir his gelebilir. Şu köşede gülüşen Almanlar acaba benden mi bahsediyor, oraya bakınca aniden sustular…

Herkes metodoloji de dahil birçok eğitim sorunu üzerine yormlarını yazmış. Uzmanlara gore bir dili öğrenirken amaçlanacak 4 hedef varmış:

            1-konusulanı anlama, 2-yazılanı anlama, 3-konuşabilme, 4-yazabilme

E biz bunları anadilimizde yapamıyoz ki başka bir dilde nasıl yapalım? Bebekken oyun dilini İngilizce yaparsak bebek İngilizce öğrenirmiş. Tamam öğrenir de hep o oyun dili seviyesinde kalır. Dilin incelikleri de büyüdükçe öğrenilir. Bence biz düşünmeyi, akıl yürütmeyi, metodolojik fikir geliştirmeyi temel eğitimde öğretmedikçe dil öğreniminde oyun seviyesinin bir adım ötesine geçemeyiz. 

Son zamanlarda merak sardığım davranışsal psikoloji, insanın düşünme ve karar mekanizmaları üzerine şunu söylüyor. İnsanda iki mekanizma var: birincisi: hızlı, kontrolsüz, çağrışımlı, bilinçsiz. Yani fazla kafa yormadan yaptığımız şeyler diyebiliriz ki anadil burada. İkinci sistemimiz ise kontrollü, çabalı, tümdengelimli, yavaş, farkında olarak, kurallara göre.

İşte yabancı dil bu ikinci kısımda. Biz kararlarını beynindeki bu ikinci kısımla alanlara ‘’enayi’’ deriz. Onu diyemezsek de ‘’pratik değil’’ deriz en azından. İkinci sistemi biz neyde kullanıyoruz ki yabancı dilde kullanalım. O alanı hiç beslemeyen bir toplum olalım ama sonra şakır şakır yabancı dil öğrenelim. Yok öyle kardeşim, ne kadar ekmek o kadar köfte. Şimdi benim Almanya’da kırk yılda 15 kelime öğrenen kardeşimin sırrı da burada yatıyor işte. 


Ama şimdi bir dil öğretecez diye de beynin rasyonel karar alabilen sistemlerini devreye sokmaya değer mi? Emin olamadım. Çünkü o zaman da politik seçimlerden, finansa kadar her şey değişecek. Kaş yaparken göz çıkarmayalım durduk yere. Çoluk çocuk İngilizce konuşacak diye bütün bunlara gerek yok. Nasılsa kalabalığız, kendi kendimize yeteriz.

Tuesday, November 28, 2017

DAHİ Mİ KEDİ Mİ?


Manava giderken evimin karşısındaki kalite kolejin önünden geçiyorum. Dört yaşında çocuklara yazılım öğretiyorlar burada, şakası yok.  Gururlu veliler bahçede oynayan çocuklarına bakıyorlar. Sezon açılışında bahçeye kurulan sunum ekranında acayip gaz vermişlerdi. Belli ki veliler gazı almışlar, adeta gururla dehalarına bakıyorlar. Merak edip duruyorum, bahçede oynayan bebelere bakıyorum. Bir veli yaklaşıyor yanıma: ''Yazılım öğreniyorlar ne kadar iyi değil mi? Bunlar gelecekte birer Steve, Marc, Elon olacaklar.'' Allah Allah, daha geçen sene altına dolduran dört yaşında bu bebeler hakkında bu kadar iyimser olmaya bizi ne itiyor bilemiyorum. Soruyorum:

-Sizin bebenin adı nedir?
-Nizamettin
-''Once Nizamettin, always Nizamettin'' (Bir kere Nizametin, hep Nizamettin). Steve olmaz bence.

Babası sinirleniyor. Belli ki çocuk Steve olmazsa imam hatip'de de tutunsun diye bu isim konulmuş. Yine de niyet okumayayım. Sohbetimiz orada kesiliyor. Kırgın baba uzaklaşıyor. Ben de manava doğru yoluma devam ediyorum. Yol boyunca düşünüyorum istisnasız her velide bu heyecan nasıl olabiliyor. İnsan kendisinin olanın daha iyi olduğuna nasıl inanıyor?

Bundan sekiz ay önce eve gözünü kaybetmek üzere olan bir tekir kedi geldi. Hesapta bir hafta ilaçlarını verip yollayacaktım. Ama o gün bu gündür evde. Madem benim kedim oldu, ben de onda büyük geleceker görme hakkına sahiptim elbette. Adını Karla Marx koydum, aşı karnesine de doğum tarihini 1 Mayıs olarak yazdırdım. Az da olsa umudum vardı tekirleri örgütlemesi yönünde. Çünkü benim kedimdi. Olmadı.

Kalite kolej evin karşısında, sabahları Karla'yla cama çıkıp gelen insan bebelere bakıyoruz. Anne-Babaların heyecanı fena halde etkiliyor bizi ve daha çok beni. Aileler çocuklarına gazı veriyorlar ve minik bebeler de buna uygun bilmiş davranışlar sergiliyorlar. Peki ben neden kedimi böyle şartlamayayım o zaman? Ben de onu çok özel olduğuna ikna etmeye karar veriyorum.

Kedim Karla'ya geldiği günden itibaren TRT-3'de klasik müzik ve opera ağırlıklı bir repertuar dinletiyorun. Onu, kaliteli müziğin bu olduğu yönünde şartlıyorum. Çünkü o hep bunu dinliyor, bunu tanıyor ve dolayısıyla bunu sevecek hesabıma göre. Altı ay sonra bir gün Müslüm Gürses açıyorum. Suratında bir yadırgama oluşmuyor. O zaman iyice emin olmaya başlıyorum ki biz insanlar gibi aşina oldukları veya sahip oldukları şeylere doğal bir üstünlük atfetmiyorlar. Bu çok hoşuma gidiyor.

Sonra Karla'ya bazı dini objeler dayatıyorum. Bir zaman sonra bu dine aidiyet duyacağını hesaplıyorum. Ancak olmuyor. En azından bayrak-millet sevgisi aşılayayım bari. Her sabah Türk kedi ırkısın sen deyip okşuyorum, mama veriyorum. Mamaya koşusu ancak cuma bayrak töreninden haftasonuna koşan bir ergenle boy ölçüşebilir. Sitede sokağa salınmış ''Russian Blue'', ''Scottish Fold'', ''British Short Hair'' gibi milli ve yerli olmayan türler var. Onların üzerine salıyorum milli bilincini ölçmek için. Hepsi birbirinin poposunu kokluyor, kardeş oluyorlar.

Moral-ahlaki değerleri yokmuş falan diye de okuyorum sağda solda. Vallahi aynı dünyada mı yaşıyoruz bilmem ama ben insanda da fazlaca rastlamıyorum bunlara. En azından standart ölçütleri var. Bir oraya bir buraya bükülmüyorlar. Yoğurt kabını açık bırakırsan net yalarım diyor. Yalamam deyip gizli gizli yalamıyor. Bir de başka yavruları emziren merhametli kedi de gördüm ben. Ha diyeceksin, evladını öldüren de var. İşte doğum kontrolü, rasyonel bir karar. Bizim de var evlat, kardeş kateden padişahımız. Popülasyonun bekası için yapılıyor sonuçta.

Sonra baktım kolejde geleceğin dehaları yetişiyor yetişmesine de analar babalar hep büyük motorlu jiplerle gelip gidiyorlar. Çocuğumun geleceği çok mühim diyen bu ailer bu bebelere bir gelecek kalması için asgari özeni göstermiyorlar. Alışkanlık ve konforlarından zerre taviz vermiyorlar. Oysa kediler öyle mi? Sitede mamalarını azaltınca derhal doğum kontrolü de dahil her türlü önlemi yürürlüğe sokuyorlar. Bütün bunlara rağmen ben ne yaptım? Gidip kediyi kısırlaştırdım. Tamamen insansı çarpık düşüncemin bir sonucu olarak. Bu kadar saçma bir karar verme mekanizmasıyla bu kadar özgüven de pes doğrusu. Kendime hayret ediyorum.

Karla ve diğer kedilerdeki karar verme mekanizmalarının çok daha net ve mantıklı olduğunu görmeye başladım. Yıllarca insan en üstün tatavası yaptık aramızda ama yakından bakınca kafa karıştırıcı sonuçlar elde ettim.

Konuyu çocuğu olan bir arkadaşıma açtım, anlattım durumu. Dedi ki:

-Aklı yok ki kedinin, muhakemesi eksik, idrak yok, sanat-bilim yapamaz

-Tamam da sanki biz hepimiz de Michelangelo'yuz, Newton'uz da kedilere bok atıyoruz. Allah aşkına çoğumuz sanattan başımızı kaldıramıyoruz gibi mi yapacağız şimdi?

Böyle mal gibi yüzüme bakıyor. Tabi bakacak iki yıldır ekmeğimin peşindeyim adı altında o da çocuğuna yazılım öğreten kolej parası biriktiriyor. Kedi olsa anlardı ne dediğimi. Bu arkadaşım normal sanıyor bu davranışı, rasyonalize etmiş bile.

Sonra ekliyor:

 -Misal benim küçük o kadar zeki ki TV ekranına dokunup oradaki yazıları da telefon gibi büyütmeye çalışıyor
-Lan lan lan, aynı bizim Karla, o da TV ekranına dokunuyor. Arkasına dolanıp orada ne var diye de bakıyor mu?

O günden beri konuşmuyoruz. Çocuğunu hayvan gibi yetiştirmesini önermesem iyiydi belki. İnsan her şeyi duymaya hazır değil.



Saturday, October 14, 2017

AZ ÜNLÜ

            Cumartesi bir arkadaşla HeyDouglas konserini dinlemek üzere Kadıköy'e aktık. Bir arkadaş dediysem, kendisi üç albümlü bir rock müzik grubunun az ünlü basçısı. Boş değiliz. Üstelik az ünlüyle çıkacağız, herifi mahcup etmeyelim diye deri ceketimizi, janti ayakkabımızı falan çekmişiz. Hayran klübünden birisi gelirse, bizden yana kafası rahat olsun istedik. Ama kendisi bahar günü kışlık hırkayla çıkagelmiş. ''Marjinaldir, olur'' dedim, ses etmedim.

Muhabbet şamata derken konser mekanının önüne geldik, kalabalık. Mekan oldukça popüler. Popüler mekanlar yoz olur ama kalkıp gelmişiz, girmemek olmaz. Baktık kalabalık statik, biz girmek üzere hareketlendik. Tam gireceğiz bir koruma önümüzü kesti. Baktım benim az ünlü arkadaş devreye girmiyor, konuşma bana kaldı:
-Konsere geldik
-Bilet?
-Buradan alacağız
-Damsız giremezsiniz
-Arkadaşım Kadıköy’de çalan bi tiptir, giriverelim.
-Olmaz kardeşim
-Üç albümleri var, ‘’best of’’ yolda.

Koruma bizim az ünlüyü kesti. Korumanın bakış açısıyla ben de süzdüm ve hakikaten star ışığı alamadım kendi arkadaşımdan. Koruma da alamamış olacak ki ‘’Olmaz’’ dedi.

Vay canına, afişte ''damsız girilmez’’ falan yazmıyor dedim ama mimikleriyle maalesef yaptı. Bizim az ünlü arkadaş da bakıyor. Vallahi insan boşuna az ünlü olmuyor demek. Bi atlasa: ''Biz bu mekanlarda çalıyoruz’’ dese. Yok, sahnede durduğu gibi duruyor yanımda. Nedense tartışmayı uzatmadık. Sıradan çıktık. Az ünlü hem lafa karışmıyor hem de dönmüş diyor: ''az daha bastırsan alacaktı''. Dedim ki: ''Senin o hırpani hırkan yüzünden giremedik, pehlivan gibi terlemişsin zaten''. Nasıl da gülüyor bir görseniz, neredeyse sevimli de gibi bir taraftan.

Baktım orada bekleyen hanımefendiler var. ‘’Birilerinden yardım isteyelim’’ dedim. Az ünlü arkadaşım güldü ve liseli olmakla itham etti. Gittim sordum bekleyen kadınlara:
-Pardon, sayın bayanlar bizi almadılar da girerken yanımızda durur musunuz?

Kadınlar grubu şöyle bir baktı bize, yakaladım ki aralarından güzelce bir tanesi bizim az ünlüyü iyice süzüyor. Tanıdı kesin, olur bizim iş diye düşündüm. Ama her zaman olduğu gibi kadınlar grubunun en çirkini öne atıldı ve ''olmaz, biz arkadaşlarımızı bekliyoruz’’ dedi. Bir grup kadın varsa, her zaman grup adına en çirkin konuşur. Bunu bilecek kadar dünya gördük çok şükür. Bu çirkin beş saniye daha konuşmasa bizim az ünlüyü anımsayacaktı ya albüm kapağından ya da sahneden. Çirkinleşmemek için kendimi zor tuttum çirkinin tutumuna karşı. ''Tanımadınız mı onu?’’ diye sordum. Böyle acayip mal gibi kaldılar. ''Çok garip’’ dedim ve uzaklaştık. Baktım sonra grupta hararetli bir tartışma aldı yürüdü. Az ünlü: ''bizi beğenmediler'' dedi. ''İnsaniyet ölmüş'' dedim.

Bir soğuma geldi, konsere giresimiz zaten kaçtı. Az ünlü rahat, alışmış az ünlülüğe zaten. Olan bana oluyor. Tam o sıra yaklaşmasını istemeyeceğim bir çocuk yaklaştı. ''Sizi de mi almadılar?’’ dedi. Lan hayret bir şey ya, küçük çaplı bir kaybedenler klübü olmaya başladık. Bu arkadaş net: standard bir mühendis. ‘’ODTÜ, İTÜ, Yıldız?’’ dedim. ‘’İTÜ-2010’’ dedi. Adam kırmızı kareli gömleği ve top sakalıyla çıkmış gelmiş. ''Almadılar’’ dedim. Bir sürü konuşmaya başladı. Bizim az ünlü zaten basçı, arkada durmaya alışmış. Sadece dinliyor. Buna ver rakısını, iki saat durur. Muhabbet bana kaldı. Eleman anlattıkça anlatıyor. Tam dinlemiyorum bile, arada ben de ''aynen'' falan diyorum. Devamlı ''aynen’’ diyerek sohbeti sınırsız uzatabileceğimi falan düşünüyorum o ara. Bizim kareli gömlekli çok uluslu bir şirkette IT’ciymiş, ona bile ''aynen'' deyince bizim az ünlü ayıldı da muhabbete girdi.

Tam ne yapacağımızı düşünürken bir ses geldi arkamdan ve bizim IT’cinin yüzü güldü: ''Ooo Mehmet, biz de seni bekliyorduk’’ Dönüp bir baktım ki az önceki çirkin bu. IT’ci Mehmet ''iş arkadaşlarım’’ dedi. Çirkin hariç kızların hepsi bekledikleri kişinin kareli gömlekli Mehmet olmasının anlaşılmasından mahçup gibiydi. Ama çirkinin dünya umurunda değildi adeta. Az önce hepsi ''Biz yakışıklı çocuklar bekliyoruz'' kibirinde olan kızların mahcubiyetine acayip sevindim. Alman olsam bu hale ''Schadenfreude'' derdim, ama Türk olduğum için ''içimin yağları eridi'' dedim. 

Sonradan anlaldık ki bunlar komple bankacı takımıymış. Az önce benim az ünlü arkadaşımı süzen hanımefendi de az ünlüyü tanımamış ama hırpani hırkasına gözü takılmış. Başladı herkes sohbete. Nasıl gülüyoruz nasıl eğleniyoruz. Ortam ısınınca bizim az ünlü basçı adeta bir front man’e dönüşmesin mi? Sövdüm piçe, az ünlülük müessesesine hakaret ediyor gözümün önünde. Neyse konser saati geldi. Dediler ki: ''Haydi, hep beraber girelim''.  Hayatta salak bir huyum vardır. Etrafta hiç kamera olmamasına rağmen ve bu huyun hiç faydasını görememiş olmama rağmen bazen bir film sahnesinde gibi hissederim. O anda da adeta kamera yüzüme yakın çekim girmişti ve seyirciler merakla cevabımı beklemekteydi gibi hissederek, gururlu bir ses tonuyla çirkine döndüm ve dedim ki: ‘’Biz karar değiştirdik, siz girin’’

Bu az ünlü arkadaşla bizim hukukumuz eski. Yatılı lise günlerine dayanır. Bilirsiniz yatılı okul arkadaşlığı başka şeye benzemez. Kardeşlik gibi bir şeydir. Az ünlü, ama dev yürekli yatılı okul arkadaşım dedi ki: ‘’Bro, ben giriyorum’’

Hay senin geçmişini... Kulağına eğildim ve dedim ki: ''Bari çirkine yüreme''. Arkamı dönüp ayrıldım. Bakkala uğradım, bir bira içeyim bu gece şerefine diye. Bakkal da o saatte bira satmıyormuş. Müptezel muamelesi çekti. En azından dolmuşa yetişeyim diye koşarak kan ter içinde dolmuşa yöneldim. Neyse ki yakaladım ve bu gece başıma gelen en iyi şey bu olduğu için dolmuşçuya gülümsedim ve terli terli o arka sıranın kendisinden tiksinilen dördüncüsü olarak yerimi aldım.

Az ünlü iki gün sonra aradı, IT’ci Mehmet ve bankacı kızlarla kahve içmeye gideceklermiş. ''Gelir misin?’’ diye sordu. Kamera yine adeta bana dönmüşçesine ayağa kalktım, ''intikam soğuk yenen bir yemektir’’ diye düşündüm, çok emin bir ses tonuyla sordum:


-Kaçta ve nerede?...

Telefonda konu konuyu açtı, konuştukça anladım ki az ünlü, çirkine vurulmuştu. Telefonu kapattım. Bu yazıyı yazdım.


Thursday, June 8, 2017

VİYANA

Dünden beri kafamı meşgul eden soru nasıl olur da bir ülkenin en ünlü yemeği schnitzel olur. Tamam bu işi uzun zamandır yapıyorlar da, schnitzel işte. Bu Viyana ne ayak? Şehrin en ünlü schnitzelci'sine gittim. Garson bizi üst kata aldı, o katta 6 masa var, 4 tanesi dolu. Bu 4 masanın tamamı da Türkler. Neyse yedik yemeği de bana bir an öğrencilik hissi geldi. Sanki Viyana kocaman bir öğrenci evi. Yaşlı bir Viyanalı teyzeye sordum: ''Teyze sen öğrenci misin?'' Sonuçta öğrenmenin yaşı yok. Düşündüm teyzenin final haftası falan sanırım, yoksa bir insan neden gelir bu yemeği yer. ''Ne alaka evladım'' dedi ve geğirdi. Biliyosunuz Almanca konuşabiliyorsanız, geğirirseniz ayıplanmazsınız.



Bu öyle basit ve öyle dandik bir yemek ki şehrin en ünlüsü olması ve içeriyi silme Türklerle falan doldurabilmesi için bir sır olması gerekiyor. Büyük resmi görmeye çalışıyorum iki gündür. Ben lisedeyken schnitzel, gordon bleu ve nugget üçlüsünü annem yasaklamıştı sağlıksız diye. Sonra üniversitede yokluktan yediysem yedim. Ondan sonra da bir daha ne zaman yedim hatırlamam.

Bence buranın en kral yerel yemeği Gulasch. Ben bu Gulasch işine Belgrad'da alıştım. Viyana'ya giden boşversin bu öğrenci yemeklerini de Gulaschmuseum'a gitsin. Öteki tarafta üst üste alt alta Türkler. Belli ki bizim İstanbul'un yamyam ekibi doldurmuş schnitzelciyi. Bu gulaschcı'da bir tane bile yamyam yok. Hep yerli amcalar teyzeler.



Tahminim olay şöyle olmuş: yıllardan 1787, Mozart'ın hanım iki haftalığına Almanya'daki kaynıgillere gitmiş. Mozart o aralar varsa yoksa müzik. Yenge hazırlamış bir tencere gulasch koymuş dolaba şöyle etli, patatesli, soğanlı. Gayet besleyici, zihin açıcı. Demiş Mozart'a: ''Bey, ben yokken bunu ye, öyle kahveye gidip durma. Otur piyanonu çal. Bak buraya peruğu da yıkadım bırakıyorum, haydi sağlıcakla''. Hanım çıkar çıkmaz Mozart basmış gitmiş kahvehaneye eşli 101 oynamaya. Ortak da Ludwig van Beethoven. Başlamışlar sabah akşam taş dizmeye. Bir gün, iki gün, bir hafta soluğu Grazlı çolak Fredrich'in kahvede almışlar. O zaman Viyana'da Osmanlı kahvesi moda. Yancılar falan ''çek bir hasta adam kahvesi'' diye bağıra bağıra hesabı şişiriyorlar. Bizimkiler müzikten anlıyor da taş işinde zayıflar. Paso giriyor hesap. Wolfgang: ''kalk gidelim orti'' diyor, Ludwig'in duyduğu yok. Böyle böyle derken evdeki gulasch da bozuluyor, cepteki para da suyunu çekiyor. Bir akşam, Ludwig'in eve gidiyorlar. Dolap tamtakır kuru bakır. Biraz et var, un, yumurta ve yağ. Wolfgang sinirleniyor, düşünüyor ''adamda malzeme yok yemeğe çağırmış, çıkayım biber-domates alayım da menemen yapalım'', vuruyor kapıyı gidiyor. Manava varıyor da o zaman Avrupa'da domates, bizim 90lardaki muz-kivi gibi ateş pahası. Manava diyor:
 -bak çok bomba bir bestem var, bitti bitecek, kapatacağım borcu bir seferde.
Manav bıkmış hep aynı teraneden. Geçiştiriyor:
-He he, Türk davulu, zili de ekle de ortamlar kopsun bu yaz.
Mozart bağırıyor:
-Ben saray müzisyeniyim oğlum, göreceksin bu sefer patlayacak eser.
-Yengehanım bi dönsün de sen de zibidiliği bırak. Mahalleye dertsiniz, peruktan pudradan utanmazlar sizi. Esnaf illallah dedi sizden, düşün lan yakamızdan.

Wolfgang bu davul-zil işini ciddi ciddi düşünmeye başlıyor, patates alıp dönüyor nihayetinde yokluktan ama manavın lafları da koyuyor, hisli adam sonuçta. İçinden düşünüyor ''Viyana sen mi büyüksün ben mi, göreceğiz. Taktik yok, nota yok, bam  bam bam beste bundan sonra.''

Eve varıyor, amanın ne görsün, Ludvig söyleneni duymamış kafasına göre eti yumurtalı una bulayıp başlamış bile kızartmaya. İçinden sövüyor Wolfgang da neyse bari patatesi haşlıyor katık olsun diye yanına. Neyse iki kafadar o gün tarihin en meşhur bekar yemeği olan schnitzeli ve yanına patatesi icat ediyor. Ama Wolfgang içten içe uyuz da oluyor Ludwig'e. Ne dese boş, herif kafasına göre takılıyor. Hanımın altın günü gelip de para toplanana kadar da kahveye çıkmamak üzere piyanonun başına oturuyor. O hafta Rondo Alla Turca'yı besteliyor. Ludwig de şehirden ayrılıp Viyana'nın köyüne taşınıyor. Bir daha görüşmüyorlar. Burda mılyonlarca heykel var, hangisi bilmem ama bir tanesi de bence o manavın heykelidir gibime geliyor.

Haftasonuna doğru Almanya'dan yenge bir dönüyor, kirliler evin her yerinde, gulasch bozulmuş. Basıyor dırdırı, basıyor azarı. Wolfgang diyor: ''Hanım şuna bak ya, patlattım bu sefer inanılmaz bir beste. Yedi ceddimiz kurtulacak''. Yenge diyor: ''Patlatamadın gitti, güzelim gulasch'ı mundar etmişssin yine, evin her yeri toz. Piyanonun kanevçesi yerlerde. Ah benim emeklerim vah benim gençliğim.....''

Neyse dostlar, ben meğer konser salonunda uyuyakalmışım da orada bunlar geçivermiş zihnimden. Viyananın en ünlü salonlarından birisinde tam da Türk Marşı çalarken uyandım. Biraz açlık biraz da hanım zoruyla konsere gidince böyle olmuş rüya. 1500 kişilik salonda tek Türk biziz ki Viyana'da Türk olmayan başka mekan yok. Vallahi bir pastane kuyruğu Türkler olarak oradayız, bir restoran hemen oradayız, bir dondurmacı, bir kahveci, bir hediyelik eşyacı bağıra çağıra oralardayız biz. Bizim ne işimiz var allasen bu ortamlarda ya...Habitatımıza dönelim.




Sunday, May 14, 2017

JAMAİKA-2




Jamaika'yı yazmanın zorluğu bildiğimiz yerlerden çok değişik olmasından. Afrika'yı bilenler için söylemek gerekirse ''Afrika'ya giriş'' ideal bir tabir olabilir. Yeni dünya işgal edilirken adadaki yerliler yok olmuş, İspanyollar ve İngilizler tarafından yerleştirilen Afrikalılar kültürün de temelini atmış. Maalesef bugün eski yerlilerden pek bir şey kalmamış gibi. Ben bugünün Jamaika'sını yazacağım haliyle. Yalnız korkum, oranın otantik havasını yazarak vermenin zorluğu. Çünkü gerçekten çok acayip bir yer. Bu öyle bir görecelik ki; eski dünya insanları olarak bizler için İsveç'i anlamak, Jamaika'yı anlamaktan çok daha kolay. 

Bir kere adamlar henüz para kazanmakla kafayı bozmamışlar. Parayı sevmiyorlar ya da paranın hükmü yok demiyorum. Ama her baktıkları yerde para kazanma enstrümanı görmedikleri garanti. Dünyanın en iyi müziklerini herhangi bir yerde dinlemeniz mümkün. Müzik (ve resim) konusunda o kadar ileri bir uygarlık ben hayatımda görmedim. Gittiğim her yerde istisnasız aşırı iyi müzisyenler görmeme rağmen bunun piyasası oluşmamış. Bağış atmanız gayet yeterli. Ya da romunuzu paylaşabilirsiniz ya da cigaralık için bir şeyler yapabilirsiniz.

Sanırım doğru tabir bir çok şey için henüz piyasanın oluşmamış olması. Bizim eski dünyada her şeyin bir piyasası var. Bu o kadar iliklerimize işlemiş ki orayı anlatmakta temel olarak zorluk oluşturan temel nokta bu. Bambaşka bir kafa yapısı hayal etmek lazım.

Turistlerin çokça olduğu bir plaja gittik. Frenchman's cove. Böyle bir egzotik güzellik ben daha önce görmedim. Bizim cennet vatan yanında biraz mahçup kalabilir. Orada bir restoran var. Jerk chicken siparişlerimizi verip denize girdik. Çıktık, daha gelen giden yok. Garsona sordum, ''Soon come'' dedi. Vay dinine yandımının tavuğu 1,5 saat oldu, yok. Mutfağa gideyim, biraz ''paramızla rezil oluyoz'' tribi atayı dedim. Usta kafasını bir çevirdi, gözler kıpkırmızı. Sanmayın bu mangalın dumanından. Şef düpedüz esrara bağlamış. Böyle buyurgan olunca beyaz adam olarak, tarihi bir yarayı da deşiyorsun. Adamlar iyice terse bağlıyor. ''Vay başgan, açlıktan öldüm. Ver şu süper tavuktan'' falan diye giriliyor lafa. Ama dayı açmış radyodan Ken Boothe, seninle aynı zaman algısında değil ki. Sana olmuş 1,5 saat- onun zamanında bunun karşılığı ne bilen yok. Yumruğunu uzatıyor ''respect'' çekiyor. Bu yumrukları tokuşturduktan sonra, sana kanı kaynadı demek. Neyse, laflıyoruz ekmeğimizin derdine ama dayı acayip şeylerden bahsediyor. Kardeşlik, one love vb...Velhasılkelam, en turistik yerde 2,5 saat sonra yiyebiliyoruz yemeği. Öyle kalabalıktan falan da değil, siz şimdi piyasa kafasıyla öyle anlarsınız. Mesele o değil. Başka bir zaman ve dünya algısından tamamen.

Sonra yoldayız. Küçük kasabalar falan gidiyoruz. Böyle yol kenarında ahşap kulübeler var. Bunları TV'de falan görmüşsünüzdür. Duruyoruz. Alt tarafı 6 tane su alacağım. Hava karardıktan sonra böyle dükkanın önünde bir araba dursa hemen birisi koşar gelir ''ne vereyim abi?'' tavrında. Yok. Kulübeye giriyorum. İçerisi duman altı. Şişman bir abla var kasada. Bir de abladan ayrı masanın üzerinde duran devasa göğüsleri. Masalarda da bira içen 3-5 insan. ''6 tane su alabilir miyim?'' diyorum. Yüzüme bakıyor abla ve suratında şöyle bir ifade var: şimdi şu koca popomu kaldırıp sana su satmam için beni ikna etmelisin. Bu çok anlaşılmaz bir tavır bize göre ama orada çok normal çünkü bizim gibi bakmıyorlar olaylara. Para kazanmak için rahatını bozacak değil. Ablayı ikna etmek başlı başına bir mesele iken, bir de dev göğüsleri de ikna etmeli. Kendimi tokatlıyorum, esrar dumanı çarpmış olmalı. ''Yoldayız da susadık falan diyorum''. Hemen orada oturan birisi muhabbete giriyor, laflar, muhabbet, respect vb. Abla diyor ki: ''soğuk su yok''. ''Canın sağolsun be ablam. Ne olur biraz su ver''. Zorla kalkıyor, 4 tane su veriyor. ''Bu kadar var diyor'' Hakikaten de o boy sadece 4 su kalmış. Rızkımız buymuş, alıp gidiyoruz.

Ertesi gün de Blue Lagoon'a gidiyoruz. Blue Lagoon ünlü Blue Lagoon ve Cocktail filmlerinin çekildiği bir başka cennet köşesi. Orada bir kayıkçı bizi adaya bırakıp 45 dakika sonra almayı kabul ediyor. Genç bir çocuk, adı Ryan. Varınca bahşişini vereceğim ama çocukta kafa tabi ki bir milyon. Unutur kesin diye, ''parayı dönünce vereceğim'' diyorum. Sadece gülüp, gidiyor. Tam 45 dakika sonra başka birisi geliyor ve bizi alıyor. Ryan'ı soruyorum, adama borçlandık. Ryan eve gitmiş. Utanıyorum, işte bizim piyasacı dünyamız böyle. İnsanlara özellikle para söz konusu olunca güvenemiyoruz. Tabi Jamaika tipi laiklik de gelmiş adamlara. Esrar işleriyle, günlük hayatın işlerini tamamen ayırmışlar. Yani kalite bir rastafaryan ibadetini de yapıyor, ama bizi de adada bırakmıyor. Buna da ikna olmam zaman aldı. Ama olan Ryan'ın rızkına oldu.

Şu an artık zaman, para, muhabbet ve piyasa konusunda bir algı oluşmuş olmalı. Her şey yavaş. Kötü değil ama değişik. Hatta insanı kendisine getirmesi açısından zihin açıcı bile denebilir. Bizim kodlandığımız bazı şeylerin hayatın vazgeçilmezleri olmadığı konusunda büyük dersler var Jamaika'da. İtiraf edeyim, çok daha insanlar. Eski dünyanın ciğeri kokuşmuş azizim. Ama daha da acısı, yakında bu yerler de kokuşacak. Daha da sıcak olacak.

Saturday, April 1, 2017

TRT Arşivi

Bu hafta malumunuz TRT arşivlerini açtı. Biraz kurcalayayım derken bilinçaltımın dehlizlerine bir yol bulmuş oldum. İnsan beyninin arşiv teknolojisi hala muamma. Bilinen şey çekmecelerde duran dosyalar gibi olmadığı. Yeni girdilerle, eski bilgilerin üzeri örtülüyor, anılar tekrar tekrar yazılıyor. Karmaşık bir sistem.

Neyse efendim, sanırsam her çocuk gibi hayalperesttim ve her şeyi depoluyordum. Tabi girdi imkanlarımız bugünkü gibi çeşitli değildi. Aile, arkadaşlar, gözlem, oyun ve deneyler büyük girdi kaynağıydı. Dedemin annesi kibrit çöplerini yere saçar ve bana uçları aynı tarafa gelecek şekilde yeniden falan dizdirirdi. Resmen ''Karete Kid'' tedrisatından geçmişiz yemin ederim. Defalarca o kibritleri kutuya dizdiğim olurdu. Tabi arka planda TRT açık. Düşük bütçeli sabır ve konsantrasyon eğitimi.

Çocukluğumdan bugüne, aklımda bazı söz grupları veya cümleler var. Bunların bazılarını şarkı sözü olduğu bariz belli oluyordu çünkü 6 yaşında ''Sarhoşum ahhh, düşünmekten/ Öldüm ben ahhhh / Hep sevmekten'' diye gezince babam Tanju Okan'ı yine fazla kaçırdığımı hemen anlardı. Ya da bazen ''Avaremu, yav gari başman'' diye delirirdim. Sonra Türkçesi de çıkan bu şarkının orjinalini tekrar dinleyebilmek için yıllarca Google'ın gelmesini bekledim. Hatta zamanı geldi, Hollanda'da beraber çalıştığım Hintli bir iş arkadaşıma bu şarkıyı tercüme ettirdim. Dedim çocuğa: ''Arkadaş ben 30 yıla yakındır bu şarkının pençesindeyim, ne diyor bu fakir Allah Aşkına?''. Oturdu, cümle cümle çevirdi.

Neyse, asıl mevzu şurada: bazen duşta bazen de yalnızken hayallerimde ''size selam getirmişem'' diye bağırıyordum. Bir süre sonra selam'ın kimden geldiği insanları korkutmaya başlamıştı. ''Nerden selam getirdin?'' diye sorduklarında boş boş bakıyordum. Başka mekanlarla-zamanlarla iletişim halimde olduğum düşüncesi hasıl olunca doktora götürdüler. Doktor: ''Sünnet olunca geçer'' dedi. Amma velakin bırakın sünneti, üzerinden yıllar geçti bende bilinmeyen yerlerden size selam getirme arzusu dinmedi. Bazı sabahlar uyanıyordum ve ''Günaydın'' bile demeden önce ''Size selam getirmişem'' deme arzusuyla dolu oluyordum. Arkadaşlarım da baya alışmıştı bu duruma. ''Sen de selam söyle hacı'' derler geçerlerdi. Yıllar yıllar böyle geçti. Adeta dünyayı terkedemeyen ruhlar birine musalat olur da o iş görülene kadar gitmezler ya, benimki de o hesap. Bir selam var gibi iletmem gereken ama kimden kime ve neden ben bilmediğim.

Efendim, imkanımız olmadı ki şöyle rahat bir kanepeye uzanalım da bir psikiyatrist bize de çocukluğumuzu sorsun, bilinçaltımıza insin. Ya da bir ''exorcist'' gelsin de baksın ve ''selam kimden geliyor, nereye gidiyor, in midir, cin midir araştırsın. Exorcism bile düşük bütçeli bizde. Dedemin hacı arkadaşları vardı. ''Size selam getirmişem'' derdim, ''Maşallah, Aleykumselam'' derler giderlerdi. Ya hacı amcalar, hayrına bir dua okuyaydınız. O da olmamış demek ki.

Ben bununla yaşamayı öğrendim zamanla. Hep aklımın bir yerinde gelip-giden selamlarla. Taki bugün arşivde onu bulana kadar. Şans eseri bir anda selamlaşıp durduğum kişinin Huşeng Azeroğlu olduğunu farkettim. Artık halıda araba oynarken mi oldu, gazeteye bıyık çizirken mi bilmiyorum bu ''Size selam getirmişem'' bizim beynin en derin nöronlarına işlemiş. Bir şekilde de üzeri örtülmüş ama tam kapanmamış. Resmen şu an aşırı rahatladım. Bizim 30 yıllık selam listesi baya uzunmuş. Koç Nebi'nin hecerinden başlıyor, atalara, dedelere kadar kimler yok ki. Bu kadar selamın yükünü yıllarca taşımak beni baya tüketmiş olmalı.

Ufaktan kıllandım, bana bir de ''inatçı'' derler. Bir baktım bu Huşeng Azeroğlu'nun ikinci hit eserinin adı ''olmaz olmaz''. Şimdi bunu da halledeceğim inşallah. Teorim şu, program sayısı kısıtlı olduğundan TRT çok tekrar verirdi. Belki ben bir hafta 50 kez arka fonda bu şarkılarla takıldım. Resmen karakter inşa etme makinası. Bunun sonucunda ''olmaz-olmaz'' diyen inatçı ve acımasız bir selam makinasına dönüştüm. Müzik ve Azeri Türkçesi hala ilgimi çeker, demek ki o zaman da farksızmış. Şarkılar bir süre sonra popülerliğini ytirince de anlamsız sözler olarak nakaratları kalmış. Bir de Azerice olunca, gerisini akılda tutamamışım. Vay benim halime, vay benim içsel Azerim'in dramına ya...

Neyse, darısı başınıza. Sıkıntılarınız falan varsa bir TRT arşivine göz atın. Acayip işler var. Şimdiki bebeler gibi 3 yaşına kadar TV açılmayacak tatavası da yoktu o yıllarda haliyle. Zaten TV 5 yıl önce icat edilmiş, eve yeni gelmiş. Çocuk büyüyene kadar TV kapatılacağına çocuk kapatılır daha mantıklı bakınca. Bir de zaten 3 yıl falan taksidi ödeniyormuştur kesin. Taksitini ödediğin şeyi çocuk var diye kapatamazsın sonuçta. Travmalarınız için arşivi bir gezin.

Wednesday, February 1, 2017

JAMAİKA-1

Almanya'da yaşadığım yıllarda, havaalanlarında valiz beklerken, koli bantlarıyla ağzı büzüklenmiş çöp torbaları, iple bağlanmış pazar sepetleri gördü bu gözler. O nedenle valize yiyecek istiflemekte fobilerim var. Valizle yiyecek taşımaktan kıllanıyorum. Ama yapmam gerekti bu hafta. Ne demişler: ''Sınanmadığın günahın masumu değilsin''. Karayipler'e gidiyoruz. Karayipler deyince akıllara ne gelir? Beyaz kumsallar, mavi sular, bikini, mayo, rom...Bu öyle bir seyahat değil, ben annemle gurbettekilere ziyarete gidiyorum.

Annem de maşallah Sakız Adası'na gitmiş, şimdi direk Jamaika'ya. Arada herkes gibi Avrupa-mavrupa takılmadan büyük hedefler peşinde. Memleketten zeytin, fındık, baklava vb bir dünya gelmiş. Vakumlattık bir güzel. İlk kez annemle yurt dışına gidiyorum. Valizleri koyduğum bir oda var, orada valizler dolapta olmadığından toz tutuyormuş. Yemin ederim ben toz görmüyorum, hipermetrop olan o. ''Eşyanın tabiatı bu, açıkta duran cisim toz kapar'' diyor. Platon gibi anam var benim. Hayatımda 3 çeşit renk vardır makinada yıkanan: koyular, açıklar ve iç çamaşırlarım. Dikkat ettiyseniz bunlar renk bile değil. Anne bir geldi, yola çıkmadan 20 çeşit  ayrı kategori oluştu. Gittiğimiz yer tropik, az kıyafet alıyoruz. Geri kalan her şey gurbetliğe giden yiyecek-içecek-ekipman. Uçak Almanya aktarmalı. Alman valiz işine karışırsa ben kıllanırım. Sorar da sorar. Ama gel de ana yüreğine anlat. ''Vakumlatırız''. Neye karşı çıksam, cevap vakumlatırız. Neredeyse kendimizi vakumlatsak, vizesiz Almanya'ya bile girebileceğiz. Valiz hakkı 20 kg, bizikiler 22şer kilogram. Allah utandırmasın. 

Hava alanındayız, sonra da uçakta. Frankfurt aktarmalı Jamaika. Valizleri yiyecekle doldurduk, yanımızda da ana böreği. Ben aç adamım, daha İstanbul'da uçak kalkmadan bütün böreği yedim. ''Uçakta verirler'' kafası. Ben ne bileyim Almanlık yapacaklarını. Yolculuk deniz aşırı. Bitmek bilmez. Gudubet hostesler, azıcık yemek. Herkes aç. Ben bu kadar aç uçak yolcusu görmedim. Az porsiyon yemeği anında yalayıp yutuyor herkes. Bir de yemek nasıl dandik. Mayonezli lahana. Açayım da film izleyeyim diyorum, 2 tane film var zaten izlemişim. Diğer filmler için ödeme gerekiyor. Tam çakallık. Sen doldur milleti 17 saat uçağa, ne içki ver ne film. Tam bir Almanlık. İnadım inat, almıyorum. Anam söylendikçe söyleniyor. Yan tarafa da bitli rasta oturmuş. Biz dolaba konmayan valizin toz tutması seviyesindeyiz, gel de anlat rastanın bitli kafasını. 

İniyoruz. Maşallah bizim validede sınır kapısı ezikliği hiç oluşmamış haliyle, paldır küldür dalıyoruz. Beni zamanında Avrupa kapılarında, oturma izni parmak izi karakollarda çok örselemişler, böyle özgüvenli değilim. Tam böyle annem önde ben arkada ülkeye dalıyoruz, bizi tak durduruyorlar. ''Nerelisiniz?'' Anamın işi kolay ''No English'' diyor, top bende: ''Turkey''. Bizi hemen sıtma bilgilendirme sırasına şutluyorlar. Valla ben sıtma profesörüyüm aslında. Tanzanya ve Uganda'da aylarım geçti. Ama şimdi oralara gittiğim öğrenilirse yıllar önce de olsa karantinaya alırlar. Ağzımı açmıyorum. Doğru sağlık sırasına. Anam da başlıyor ''Türk olduğumuzdan aldılar'', dalıyor yine bankoyu aşıp ofise. Zor çıkarıyoruz. İşte sıtma şudur, budur. Meğer Türkiye'yi sıtmalı ülke sanmşlar. Yaşar Kemal'den Çukurova betimlemesi mi okuyorlar acaba diye düşünmüyor değilim. Neyse ''bilgilendirildi' damgası ile vize kuyruğunun sonuna şutlanıyoruz. 

Vize görevlisi de sorular sorular üstüne. Benim pasaportta Arapça yazı çok, 30 sayfada işlem var, adamların kafası bulanıyor. ''Bu ne? bu ne?'' Amire gidip gelmeler. Bana koymaz da anam çıldıracak diye tırsıyorum. Resmen bizim uçaktan en son biz giriyoruz Jamaika'ya. Şükürler olsun. Valizleri alıyoruz, meraktan açıyorum. Her şey yerli yerinde sadece benim elektronik sigara yok. Almanlar bir kağıt bırakmış, aldık diye. Alman yine ucundan Almanlık yapmış. Ne yapak sayın Alman? Esrar mı sarak Jamaika'dayız diye, bir Türk neferini daha zehirlemenin peşinde misiniz?

Jamaika çok enteresan bir cennet. Bugün Bob Marley'in evini gezdik. Anam yoruldu sıcaktan. Peter Tosh'un da evine bakalım dedik: ''Yine onun bunun evine mi bakcaz? Boşverin milletin evini'' dedi. Şimdi alemin esrarkeşlerini ''bari azaltın çocuklar'' diyerek ikna ediyoruz. Sıcakta yün bere giyilmeyeceğini de haftaya öğreteceğiz. Birazdan Usain Bolt'un kafesine ''tracks and records''a gideceğiz. Onu sevdi annem. İçkisi yok, esrarı yok, temiz çocuk bu Usain. Anneyle gezmek de ayrı güzelmiş. Mutlu oldum, tavsiye ederim.

Respect!