Monday, May 21, 2018

HELSİNKİ-FİNLANDİYA


Mayıs ayına yeni girilmişti. Nordik coğrafyasının bağrında hava 5 derece ancak vardı. Finli deniz suyuyla doldurulmuş havuzda yüzüp çıktı. Zaten kansız vücudundaki kan iyice çekilmişti. Turist sordu:
''Üşümüyor musun?''

Nordik Fin, ısıtmayan güneş vurduğunda beyazlaşan pigmentsiz sakallarını güneşe çevirip, tüysüz bağrını kuzey rüzgarlarına dönerek:
''Cesaret korkamamak değildir, korkmana rağmen yapmaktır'' dedi ve saunaya doğru yürüdü gitti.


Evet dostlar, anladığınız gibi ben yine İskandinavya'ya gittim. Bu sefer de Finlandiya. Gün gelir de şu TV'ler, radyolar bloglar bir İskandinavya uzmanı ararsa artık beni bulurlar. Hatay'da arabayla dolaşırken kaybolup Suriye'ye girip çıkmışların Orta Doğu uzmanı olduğu yerde Norveç'te yaşamış, iki kere Danimarka, 10 gün kadar İsveç ve şimdi de Finlandiya yapmış şu kardeşiniz Viking'in ciğerini bilir. Ama şunu da bilir ki Finliler Viking değildir. Finliler ne Batı'nın İsveççiliği ne Doğu'nun Rusçuluğu, yaşasın tam bağımsız Finlandiya parolasını benimsemiştir. Çünkü onlar Türk'tür.

Bir mevzuyu çok basit anlatamıyorsanız, o mevzuyu anlamamışsınızdır. Şimdi size tek kelimeyle Finlandiya'yı anlatacağım. Finlandiya'nın tek kelimeye indirgenmiş hali: ısmıklıktır. Bütün bir topluma musallat olmuş yaygın bir ısmıklık. İnsanlarla ilişki kurmak ve sohbet etmek neredeyse imkansız. Asansörde falan tanımadık birisiyle kalmak, otobüste yakın oturmak, sebepsiz yere muhabbet etmek tam bir çılgınlık. Yemek yediğim bir yerde esnaf muhabbeti olsun diye ''oooo, elmalar güzelmiş, nereden bunlar?'' diye sordum, gitti sertifikasını getirdi. Tanımadık birisine net ve kesin bir amaç yoksa kesinlikle yaklaşmamak lazım, çok tedirgin oluyorlar ve bu durum diğer İskandinavya ülkelerinin de ötesinde. Lafa gelince utanıyorlar ama çıplak saunaya girmeye gelince herkes orada. Yani utangaçlık muhabbete özgü. Sohbet etmiyorlar, konuşma duruyor ve sohbeti sürdürmek için en ufak bir çabaları olmuyor. O garip ve bize rahatsız edici gelen sessizlik onlar için son derece olağan ve belki de iyi bile. Beni gerdi. Anladım; Finlerin bira üzerine cin ve onun da üzerine şarap içerek yapabildiği muhabbeti en doğal kafada yapabilmek de bir değermiş.

Tabi bizimki de karakter, illa zorladım herkesi benle sohbet etmeye mecburmuşçasına. Bütün şehir illallah dedi. Şehir dediğim de Kadıköy'den küçük. Şimdi kurlar malumunuz ve İskandinavya'da yemek de kısıtlı olunca mecbur dönerciye gittim. Sarı dönerciyi muhabbetimle darlayıp ağzını yokladım. Net bir hipster kendisi. Dönercilik öğrenmeye Stockholm'e gidip bu dükkanı açmış. Gerçi ben de dönercilik eğitimimi Stokholm'de alsam utanırım, kimselere diyemem. Neyse bir et döner bir de gazlı içecek sipariş edip oturdum. Hipster kardeşim getirdi koydu önüme. Nasıl da açım, bir ısırık, iki ısırık açlığın hatrına yedim. Ama inanın yenecek gibi değil tadı. ''Bak güzel kardeşim, hipsterlığına saygım sonsuz. Tuttuğun yola da çok saygı duyuyorum ama bu döner olmamış'' dedim. ''It is OK'' dedi ruhsuz piç. 20 Euro hesap getirdi. Sen onu 5'le çarp sayın okur laps oldu mu sana 100 TL. Vicdansız. Bu hipsterlar bir de duyarlı takılır. Ekmek mayalarına bile kıyamayıp tatile çıkarken arkadaşlarına bırakıyorlar ama bana çatır çatır kıydılar. Bir bakteri kümesi kadar ederimiz olmadı gözlerinde. Orada ödediğim, damak zevki olan bir kültürde büyümenin diyetiydi. Parasında değilim. Bastım çıktım.

Sonra akşamına lokale hakim arkadaşlarla barlara aktık. Eski boktan mahalleyi artistler, hipstırlar ele geçirmiş. Duvarları boyamışlar, kiraları uçurmuşlar. ''Oralarda çok mekan var, gidelim'' dendi. ''Yapmayın, etmeyin, daha taze hipstır kazıkladı beni'' dedim de dinletemedim. Bir de kendileri yapıyorlarmış biralarını mahallede. Daha üzülmeye kalmadan Nordik ayazında bardan bara sekerken bulduk kendimizi. İşte orada red ale, burada pale ale, burada ekşili bira, şurada lager derken müzikli bir yere vardık. Sohbet muhhabbet derken Türkçe bir şeyler çalmaya başladı. Ben daha önce dinlemiş olsam da şarkıyı tanıyamadım ama arkadaşım '' Ferdi Özbeğen'' dedi. DJ'in yanına gittik. Tabi DJ de içmiş, ısmıklığı atmış. Yoksa ne mümkün sohbet edeceksin. Bildiğiniz Finli DJ Ferdi Özbeğen takılıyor. ''Hayırdır üstad, ne ayaksın?'' diye sorduk hüzünlü DJ'e. ''Erkin, Barış Manço'yla başladı. Sonra Selda Bağcan geldi. Şimdi buralardayız'' dedi. Şarkı da iyiymiş. Arasıra dinliyorum. Kaderin garip cilvesine bakın ki bana bir Helsinki barından Ferdi Özbeğen şarkısı kaldı. Üstelik de adeta Helsinki için yazılmış:

Yok mu bir soru sormayan 
Yarını olmayan 
Güneşi doğmayan 
Bir yolun yolcusuyum, dokunma... 


Bunlar dışında sauna, kahve, orman ve gölet mevzuları var. Bir kez daha farkettim ki İskandinav ruh hali düşük dozajda alınca bana iyi geliyor da çok maruz kaldığım zamanları düşününce içim bir darlanıyor. Tuvalet kullanmayı biliyorlar, bisiklete biniyorlar, vergileri kendilerine hizmet olarak dönüyor, güvenli sokakları var, ulaşım sorunları yok, hiyerarşi yok, söz senet, yalan yok, hayat kurallara uyanı ödüllendiriyor ama eninde sonunda insanı da insan yapan kurabildiği ilişkileri olunca zorlanma da oluyor. Ah be, şu coğrafyada umumi tuvalete sıçmayı bir öğrensek gerisi çorap söküğü gibi gelecek şerefsizim.





Tuesday, February 6, 2018

GEÇMİŞİN YÜKÜ

Eski resimlerinize ne kadar sık bakıyorsunuz? Eski videolarınızı ne kadar sık izliyorsunuz? Nostalji hissinin yanısıra hafif bir ürperti de yaşıyor musunuz mesela 5-10-15 yıl önceyi izlerken?

Şu an yaşayanlar olarak bu resim ve video kalabalığıyla geçmiş hikayelerimizi günlük olarak takip edebilecek ve bu ruh halini test edecek jenerasyonlardan olacağız. Bahsettiğim yaşlanmamızdan veya bu dünyayı terkedenlerin canlı görüntülerinin verdiği ıstıraptan farklı bir şey. Daha bireysel bir histen bahsedeceğim. Her anın videoya kaydı veya fotografı olması ve özellikle bu anların hep neşeli dakikalarımızda kaydedilmesine veya neşeliymiş gibi paylaşmamıza dair.

Geçen gün eskiye dönük fotoğraf ve videolarıma baktım sosyal ortamlarda paylaştığım. Hepsinde ‘’ne güzel gülüp eğlenmişim ya, şimdi niye böyle değil’’ dedim. Sonra da o fotoğrafların çekildiği zamanlarda tuttuğum notlara baktım. Notlarla, paylaşımlar arasında fark var. İnsan zihni zamanla kendisine de oyun oynuyor. İyi ki notlar almışım da o anlardaki gerçek ruh hallerimi tekrar ziyaret edebiliyorum. Hafızam geçmişi, bugünün ışığında tekrar tekrar yazarken, sosyal medyada başkalarına show yapayım diye paylaştığım imajlar, bugün beni de kıskandıracak bir hal almış adeta. Bu beynin bir kerameti var, kurcalayarak bozacağız yemin ederim.

Suudi çöllerinde, bu eşsiz doğa olayına tanıklık etmenin mucizevi neşesinin tadını çıkarıyorum adeta resimlerde.  Ama arka planda aslında hiç alakam olmayan insanlarla dünya kadar sorumluluğu, tek başıma sırtlamaya çalışıyorum. Sorumluluğa sokayım, tuvalet yok bi kere.



Öylece doğum günlerim oldu, bir kişi doğum günüm olduğunu bilmiyordu etrafımda. Ama ben Norveç’de bir platformdan dünyaya sevgiler göndermişim. 



Örnekler örnekler örnekler… Ama ben kendime oynadığım bu oyuna şöyle aydım. Afrika’da bir gün muz yemeği çıkmış. Ben bunu malum platformlarda ‘’such a lovely food #life experience’’ başlığıyla dünyaya servis etmişim.


Aynı güne ait günlüğüm ise şöyle:
2-3 Şubat 2013
Tanzanya

Kesinlikle Güney Yarım küredeyim. Eminim çünkü bugün sifonu çektikten sonra tuvalete baktım. Biz BarışManço izleyerek büyüyenler için bu yeterince inandırıcı bir gerçeklik alemetidir. Girdap ters yönde oldu. Bazen bu Mtwara denen yerde gerçeklikten koptuğumu düşünüp endişe de ediyorum. Biraz da sıtma ilaçlarının ağır yan etkilerinden olsagerek. Yine de Afrika’da olmanın da doğru düzgün organize edilmemiş bir kampta büyük bir işin sorumluluğunu almanın baskısı da etken olmalı. Yoksa bir insan sifonu çekince neden bakar ki gidenin ardından? Kampımızı tropik yağmur neticesinde bileğe kadar su basmış. Mekanik labını hallederiz de elektronik labını su basar mı ya? Basmış işte. Ben geldiğimde ortalık temizlenmiş az da güneş açmıştı ama balçık kalkmamıştı. ‘’paradise’’ diye bir otele yerleştirdiler. Sinek cenneti adeta. Bir de burada ahali inançlı da şuna cennet demek günahtır. Hristiyanı Müslümanı örgütlenin…


Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin. İkinci gün derhal hazırlıklara başlıyoruz. Fazla zaman yok, Tanzanya’da büyük bir offshore işi için hazırlık yapmalı.

Sabah kahvaltı yapmak zordur işe yetişenler için hep. Uyku, duş vb arasında insan beslenemeden işe varır. Bu nedenle öğle yemeklerinde çok acıkmış olurum. İşte yine böyle bir gündü. Açlıkla herkesi koşarak geçip yemekhaneye koştum, kralını tanımadım. Hem de tüm Afrika uluslarından işçileri, Çin gibi milyarlık nüfusta pişmiş çalışanları koşarak geçtim. Tanrı kimseyi açlıkla terbiye etmesin, insanlık eşitlenmiş ama minimumda-herkes aç. Ama yine de vicdanen iyi bir durum denklik. İnsanlık benzincide şarıl şarıl doldurup gaza basabilsin, evlerde şak diye anahtara basıldığında evin her yeri şavkısın, bebeler üşümesin diye dünyanın her kıtasından adam Afrika’nın aslanlı, filli, zürafalı ortamı ev tutmuş ve 24 saatlik telaşın gündüz vardiyasının saat 12’sinde yemekhane konteynırının kapısına binbir dilde bağırışarak koşuşuyor. Bu telaşı en son, Fen Lisesi yemekhanesine koşarken yaşamış olmalıyım. Yemekhane önüne varınca talaşlı bir sıvıyla elini yıkıyorsun. Eh işte petrol böyle illet bir şey, arasan bulunmaz, yapışsa çıkmaz. Sonra fıt fıt dezenfektan sıkıp dalıyorsun yemekhaneye. Bu yemekhaneler sinekler mallasın diye buz gibi soğutulur en az 18 dereceye getirirler klimayı. Aşırı soğutulmuş ortamda yemek kokusu da bi değişik olur. Eşzamanlı olarak da çok fena terli olduğunu farkedersin ama o kadar. Sadece farkedersin, bir şey yapmazsın. Öğrenilmiş çaresizlik. Tepsiyi, çatalı, kaşığı aldın. Artık o dakikadan sonra bilmem hangi uygarlığın biçimlendirdiği bir aşçının eline bakıyorsun. Aşçı karavanın kapağını bir açıyor ve diyorsun ki: ‘’Bu ne .mına koyayım ya? Bu ne?’’ Gerçekten tam da bunu böylece söyleyebiliyorsun çünkü dilimizi bilen yok orada. Ama sırıtarak söyleyeceksin çünkü aşçı kraldır. Kampta aşçı sana takarsa boku yersin. Bildiğin soğanlı-salçalı yemeğin içine muzu mundar etmiş. İşte bu adama bile böyle sırıtacaksın. Hayatta kalacaksın, uyum sağlayacaksın, tatava yapmayacaksın. İlkesizlik mi bilmiyorum ama ‘’sınanmadığın günahın masumu değilsin’’ ve o an sınanıyorsun… He tamam, az değişik bi muz ama sen onu o dakikada daha bilmiyosun ki? Aşçı gelip sırıtarak yemeğini tanıtıyor. İngilizi, Fransızı, Amerikalısı politiklikten midir artık sömürgecilikle başka kültüre alışıklıktan mıdır yadırgamıyor gibi yapıyor. Ben yıkılıyorum içeride, dışım emperyalist taklitlerinde. Ne çare, az yiyip çıktım. Üzerine ne meyve mi yedim? Muz üstüne muz…

Sonra bu Amerikalı arkadaşıma sordum: ‘’Sen bu yemeği daha önce gördün mü?’’ diye. ‘’İlk kez gördüm’’ dedi. Otuz yaşında adamsın, ilk kez pişmiş muz görmüşsün bu tepkisizlik ne? Sağı solu tekmeledim. İki yüzlülüğe gelemem. Anadolu çocuğu mert olur çünkü. Sakinleyip, sıradaki zil sesine kadar işimin başına döndüm. Akşam yemeği kaliteydi.

Yatarken teselli ettim kendimi; ‘’alışacaksın’’ dedim. İnsan ne biçim alışır bazen aklı almaz. İlk başta hep alışamayacaksın gibi gelir ama tecrübe orada devreye girer. Güçlü insan ne korkusuz olandır ne de kötü anları hiç tecrübe etmeyendir. Güçlü insan bunlarla yüzleşebilen ve alışacağını bilendir. Neler geçti bu da geçer…Uyuyacağım.

Şuna bakın; zamanında bu günlüğü tutmamış olsam, internet paylaşımımı referans alarak o zamanki kendime baktığımda dünya kültüründen mütemadiyen zevk alan bir embesil görecektim bugün. İnternete baksam proje sonuçlanmış ben de Uganda'da acayip mecralara akmışım sonrasında. Resmen tarihin tekrar yazılması. ''Verba volant, scripta manent'' vardı eskiden, artık ''söz uçar, yazı kalır, internet kafa karıştırır'' olacak.


Şimdiki kendime yüzlerce yalan hatıra bırakmışım internette. Ben bunun altından nasıl kalkarım? Haydi bu benim kişisel derdim olsun da bütün bir insanlık olarak geleceğe bunu mu bırakacağız bundan sonra? Bütün dünya kendine yalan söylüyor ve bunu 20 yıl sonra anlayacak. Ayık olun.

Wednesday, January 17, 2018

YARIM LİSAN YARIM İNSAN

         Geçen gün Türkiye’deki yabancıdil öğrenme sorununa dair bir video izledim. İnternette biraz mevzuya bakayım diye gezinince ‘’Türkler neden İngilizce öğrenemiyor?’’ diye büyük bir tartışma olduğunu gördüm. Sayılara bakmak gerekirse ortalama olarak üniversie öncesi 950-1000 saat dil öğretimine zaman ayrılıyormuş ama öğrencilerin %95’i başlangıç seviyesinde bile performans ortaya koyamıyormuş. Bazı uluslararası araştırmalara gore Azerbaycan ile birlikte Avrupa’nın en kötü performansına sahip iki ülkesinden birisiyiz ve dünyada araştırma kapsamındaki 76 ülke arasında 51.’yiz.

Bu sayılarla dünyaya entegre bir üretimin içinde olmak zor olacağı için tahminim ekonomik ve sosyal gelişimimiz de bu veriye gore şekilleniyor. Örneğin ben komplolar içinde boğulan, her yabancının düşman algılandığı ve herkesin, her zaman bizimle uğraştığı tezlerinin de temelinde bunlar olduğunu düşünüyorum. Klasik tez ‘’anlıyorum ama konuşamıyorum’’ bile doğru olsaydı ve biz en azından dünyanın öncelediği konuları sağlıklı takip edebilseydik gerçekten ciddi anlamda rahatlardık. Kardeşim, herkesin işi-gücü var işte kendisine ve dünyaya dair. Sabah akşam bizden bahsetmiyor adamlar. Hakikaten de etrafınızda konuşulanı anlamazsanız böyle bir his gelebilir. Şu köşede gülüşen Almanlar acaba benden mi bahsediyor, oraya bakınca aniden sustular…

Herkes metodoloji de dahil birçok eğitim sorunu üzerine yormlarını yazmış. Uzmanlara gore bir dili öğrenirken amaçlanacak 4 hedef varmış:

            1-konusulanı anlama, 2-yazılanı anlama, 3-konuşabilme, 4-yazabilme

E biz bunları anadilimizde yapamıyoz ki başka bir dilde nasıl yapalım? Bebekken oyun dilini İngilizce yaparsak bebek İngilizce öğrenirmiş. Tamam öğrenir de hep o oyun dili seviyesinde kalır. Dilin incelikleri de büyüdükçe öğrenilir. Bence biz düşünmeyi, akıl yürütmeyi, metodolojik fikir geliştirmeyi temel eğitimde öğretmedikçe dil öğreniminde oyun seviyesinin bir adım ötesine geçemeyiz. 

Son zamanlarda merak sardığım davranışsal psikoloji, insanın düşünme ve karar mekanizmaları üzerine şunu söylüyor. İnsanda iki mekanizma var: birincisi: hızlı, kontrolsüz, çağrışımlı, bilinçsiz. Yani fazla kafa yormadan yaptığımız şeyler diyebiliriz ki anadil burada. İkinci sistemimiz ise kontrollü, çabalı, tümdengelimli, yavaş, farkında olarak, kurallara göre.

İşte yabancı dil bu ikinci kısımda. Biz kararlarını beynindeki bu ikinci kısımla alanlara ‘’enayi’’ deriz. Onu diyemezsek de ‘’pratik değil’’ deriz en azından. İkinci sistemi biz neyde kullanıyoruz ki yabancı dilde kullanalım. O alanı hiç beslemeyen bir toplum olalım ama sonra şakır şakır yabancı dil öğrenelim. Yok öyle kardeşim, ne kadar ekmek o kadar köfte. Şimdi benim Almanya’da kırk yılda 15 kelime öğrenen kardeşimin sırrı da burada yatıyor işte. 


Ama şimdi bir dil öğretecez diye de beynin rasyonel karar alabilen sistemlerini devreye sokmaya değer mi? Emin olamadım. Çünkü o zaman da politik seçimlerden, finansa kadar her şey değişecek. Kaş yaparken göz çıkarmayalım durduk yere. Çoluk çocuk İngilizce konuşacak diye bütün bunlara gerek yok. Nasılsa kalabalığız, kendi kendimize yeteriz.

Tuesday, November 28, 2017

DAHİ Mİ KEDİ Mİ?


Manava giderken evimin karşısındaki kalite kolejin önünden geçiyorum. Dört yaşında çocuklara yazılım öğretiyorlar burada, şakası yok.  Gururlu veliler bahçede oynayan çocuklarına bakıyorlar. Sezon açılışında bahçeye kurulan sunum ekranında acayip gaz vermişlerdi. Belli ki veliler gazı almışlar, adeta gururla dehalarına bakıyorlar. Merak edip duruyorum, bahçede oynayan bebelere bakıyorum. Bir veli yaklaşıyor yanıma: ''Yazılım öğreniyorlar ne kadar iyi değil mi? Bunlar gelecekte birer Steve, Marc, Elon olacaklar.'' Allah Allah, daha geçen sene altına dolduran dört yaşında bu bebeler hakkında bu kadar iyimser olmaya bizi ne itiyor bilemiyorum. Soruyorum:

-Sizin bebenin adı nedir?
-Nizamettin
-''Once Nizamettin, always Nizamettin'' (Bir kere Nizametin, hep Nizamettin). Steve olmaz bence.

Babası sinirleniyor. Belli ki çocuk Steve olmazsa imam hatip'de de tutunsun diye bu isim konulmuş. Yine de niyet okumayayım. Sohbetimiz orada kesiliyor. Kırgın baba uzaklaşıyor. Ben de manava doğru yoluma devam ediyorum. Yol boyunca düşünüyorum istisnasız her velide bu heyecan nasıl olabiliyor. İnsan kendisinin olanın daha iyi olduğuna nasıl inanıyor?

Bundan sekiz ay önce eve gözünü kaybetmek üzere olan bir tekir kedi geldi. Hesapta bir hafta ilaçlarını verip yollayacaktım. Ama o gün bu gündür evde. Madem benim kedim oldu, ben de onda büyük geleceker görme hakkına sahiptim elbette. Adını Karla Marx koydum, aşı karnesine de doğum tarihini 1 Mayıs olarak yazdırdım. Az da olsa umudum vardı tekirleri örgütlemesi yönünde. Çünkü benim kedimdi. Olmadı.

Kalite kolej evin karşısında, sabahları Karla'yla cama çıkıp gelen insan bebelere bakıyoruz. Anne-Babaların heyecanı fena halde etkiliyor bizi ve daha çok beni. Aileler çocuklarına gazı veriyorlar ve minik bebeler de buna uygun bilmiş davranışlar sergiliyorlar. Peki ben neden kedimi böyle şartlamayayım o zaman? Ben de onu çok özel olduğuna ikna etmeye karar veriyorum.

Kedim Karla'ya geldiği günden itibaren TRT-3'de klasik müzik ve opera ağırlıklı bir repertuar dinletiyorun. Onu, kaliteli müziğin bu olduğu yönünde şartlıyorum. Çünkü o hep bunu dinliyor, bunu tanıyor ve dolayısıyla bunu sevecek hesabıma göre. Altı ay sonra bir gün Müslüm Gürses açıyorum. Suratında bir yadırgama oluşmuyor. O zaman iyice emin olmaya başlıyorum ki biz insanlar gibi aşina oldukları veya sahip oldukları şeylere doğal bir üstünlük atfetmiyorlar. Bu çok hoşuma gidiyor.

Sonra Karla'ya bazı dini objeler dayatıyorum. Bir zaman sonra bu dine aidiyet duyacağını hesaplıyorum. Ancak olmuyor. En azından bayrak-millet sevgisi aşılayayım bari. Her sabah Türk kedi ırkısın sen deyip okşuyorum, mama veriyorum. Mamaya koşusu ancak cuma bayrak töreninden haftasonuna koşan bir ergenle boy ölçüşebilir. Sitede sokağa salınmış ''Russian Blue'', ''Scottish Fold'', ''British Short Hair'' gibi milli ve yerli olmayan türler var. Onların üzerine salıyorum milli bilincini ölçmek için. Hepsi birbirinin poposunu kokluyor, kardeş oluyorlar.

Moral-ahlaki değerleri yokmuş falan diye de okuyorum sağda solda. Vallahi aynı dünyada mı yaşıyoruz bilmem ama ben insanda da fazlaca rastlamıyorum bunlara. En azından standart ölçütleri var. Bir oraya bir buraya bükülmüyorlar. Yoğurt kabını açık bırakırsan net yalarım diyor. Yalamam deyip gizli gizli yalamıyor. Bir de başka yavruları emziren merhametli kedi de gördüm ben. Ha diyeceksin, evladını öldüren de var. İşte doğum kontrolü, rasyonel bir karar. Bizim de var evlat, kardeş kateden padişahımız. Popülasyonun bekası için yapılıyor sonuçta.

Sonra baktım kolejde geleceğin dehaları yetişiyor yetişmesine de analar babalar hep büyük motorlu jiplerle gelip gidiyorlar. Çocuğumun geleceği çok mühim diyen bu ailer bu bebelere bir gelecek kalması için asgari özeni göstermiyorlar. Alışkanlık ve konforlarından zerre taviz vermiyorlar. Oysa kediler öyle mi? Sitede mamalarını azaltınca derhal doğum kontrolü de dahil her türlü önlemi yürürlüğe sokuyorlar. Bütün bunlara rağmen ben ne yaptım? Gidip kediyi kısırlaştırdım. Tamamen insansı çarpık düşüncemin bir sonucu olarak. Bu kadar saçma bir karar verme mekanizmasıyla bu kadar özgüven de pes doğrusu. Kendime hayret ediyorum.

Karla ve diğer kedilerdeki karar verme mekanizmalarının çok daha net ve mantıklı olduğunu görmeye başladım. Yıllarca insan en üstün tatavası yaptık aramızda ama yakından bakınca kafa karıştırıcı sonuçlar elde ettim.

Konuyu çocuğu olan bir arkadaşıma açtım, anlattım durumu. Dedi ki:

-Aklı yok ki kedinin, muhakemesi eksik, idrak yok, sanat-bilim yapamaz

-Tamam da sanki biz hepimiz de Michelangelo'yuz, Newton'uz da kedilere bok atıyoruz. Allah aşkına çoğumuz sanattan başımızı kaldıramıyoruz gibi mi yapacağız şimdi?

Böyle mal gibi yüzüme bakıyor. Tabi bakacak iki yıldır ekmeğimin peşindeyim adı altında o da çocuğuna yazılım öğreten kolej parası biriktiriyor. Kedi olsa anlardı ne dediğimi. Bu arkadaşım normal sanıyor bu davranışı, rasyonalize etmiş bile.

Sonra ekliyor:

 -Misal benim küçük o kadar zeki ki TV ekranına dokunup oradaki yazıları da telefon gibi büyütmeye çalışıyor
-Lan lan lan, aynı bizim Karla, o da TV ekranına dokunuyor. Arkasına dolanıp orada ne var diye de bakıyor mu?

O günden beri konuşmuyoruz. Çocuğunu hayvan gibi yetiştirmesini önermesem iyiydi belki. İnsan her şeyi duymaya hazır değil.



Saturday, October 14, 2017

AZ ÜNLÜ

            Cumartesi bir arkadaşla HeyDouglas konserini dinlemek üzere Kadıköy'e aktık. Bir arkadaş dediysem, kendisi üç albümlü bir rock müzik grubunun az ünlü basçısı. Boş değiliz. Üstelik az ünlüyle çıkacağız, herifi mahcup etmeyelim diye deri ceketimizi, janti ayakkabımızı falan çekmişiz. Hayran klübünden birisi gelirse, bizden yana kafası rahat olsun istedik. Ama kendisi bahar günü kışlık hırkayla çıkagelmiş. ''Marjinaldir, olur'' dedim, ses etmedim.

Muhabbet şamata derken konser mekanının önüne geldik, kalabalık. Mekan oldukça popüler. Popüler mekanlar yoz olur ama kalkıp gelmişiz, girmemek olmaz. Baktık kalabalık statik, biz girmek üzere hareketlendik. Tam gireceğiz bir koruma önümüzü kesti. Baktım benim az ünlü arkadaş devreye girmiyor, konuşma bana kaldı:
-Konsere geldik
-Bilet?
-Buradan alacağız
-Damsız giremezsiniz
-Arkadaşım Kadıköy’de çalan bi tiptir, giriverelim.
-Olmaz kardeşim
-Üç albümleri var, ‘’best of’’ yolda.

Koruma bizim az ünlüyü kesti. Korumanın bakış açısıyla ben de süzdüm ve hakikaten star ışığı alamadım kendi arkadaşımdan. Koruma da alamamış olacak ki ‘’Olmaz’’ dedi.

Vay canına, afişte ''damsız girilmez’’ falan yazmıyor dedim ama mimikleriyle maalesef yaptı. Bizim az ünlü arkadaş da bakıyor. Vallahi insan boşuna az ünlü olmuyor demek. Bi atlasa: ''Biz bu mekanlarda çalıyoruz’’ dese. Yok, sahnede durduğu gibi duruyor yanımda. Nedense tartışmayı uzatmadık. Sıradan çıktık. Az ünlü hem lafa karışmıyor hem de dönmüş diyor: ''az daha bastırsan alacaktı''. Dedim ki: ''Senin o hırpani hırkan yüzünden giremedik, pehlivan gibi terlemişsin zaten''. Nasıl da gülüyor bir görseniz, neredeyse sevimli de gibi bir taraftan.

Baktım orada bekleyen hanımefendiler var. ‘’Birilerinden yardım isteyelim’’ dedim. Az ünlü arkadaşım güldü ve liseli olmakla itham etti. Gittim sordum bekleyen kadınlara:
-Pardon, sayın bayanlar bizi almadılar da girerken yanımızda durur musunuz?

Kadınlar grubu şöyle bir baktı bize, yakaladım ki aralarından güzelce bir tanesi bizim az ünlüyü iyice süzüyor. Tanıdı kesin, olur bizim iş diye düşündüm. Ama her zaman olduğu gibi kadınlar grubunun en çirkini öne atıldı ve ''olmaz, biz arkadaşlarımızı bekliyoruz’’ dedi. Bir grup kadın varsa, her zaman grup adına en çirkin konuşur. Bunu bilecek kadar dünya gördük çok şükür. Bu çirkin beş saniye daha konuşmasa bizim az ünlüyü anımsayacaktı ya albüm kapağından ya da sahneden. Çirkinleşmemek için kendimi zor tuttum çirkinin tutumuna karşı. ''Tanımadınız mı onu?’’ diye sordum. Böyle acayip mal gibi kaldılar. ''Çok garip’’ dedim ve uzaklaştık. Baktım sonra grupta hararetli bir tartışma aldı yürüdü. Az ünlü: ''bizi beğenmediler'' dedi. ''İnsaniyet ölmüş'' dedim.

Bir soğuma geldi, konsere giresimiz zaten kaçtı. Az ünlü rahat, alışmış az ünlülüğe zaten. Olan bana oluyor. Tam o sıra yaklaşmasını istemeyeceğim bir çocuk yaklaştı. ''Sizi de mi almadılar?’’ dedi. Lan hayret bir şey ya, küçük çaplı bir kaybedenler klübü olmaya başladık. Bu arkadaş net: standard bir mühendis. ‘’ODTÜ, İTÜ, Yıldız?’’ dedim. ‘’İTÜ-2010’’ dedi. Adam kırmızı kareli gömleği ve top sakalıyla çıkmış gelmiş. ''Almadılar’’ dedim. Bir sürü konuşmaya başladı. Bizim az ünlü zaten basçı, arkada durmaya alışmış. Sadece dinliyor. Buna ver rakısını, iki saat durur. Muhabbet bana kaldı. Eleman anlattıkça anlatıyor. Tam dinlemiyorum bile, arada ben de ''aynen'' falan diyorum. Devamlı ''aynen’’ diyerek sohbeti sınırsız uzatabileceğimi falan düşünüyorum o ara. Bizim kareli gömlekli çok uluslu bir şirkette IT’ciymiş, ona bile ''aynen'' deyince bizim az ünlü ayıldı da muhabbete girdi.

Tam ne yapacağımızı düşünürken bir ses geldi arkamdan ve bizim IT’cinin yüzü güldü: ''Ooo Mehmet, biz de seni bekliyorduk’’ Dönüp bir baktım ki az önceki çirkin bu. IT’ci Mehmet ''iş arkadaşlarım’’ dedi. Çirkin hariç kızların hepsi bekledikleri kişinin kareli gömlekli Mehmet olmasının anlaşılmasından mahçup gibiydi. Ama çirkinin dünya umurunda değildi adeta. Az önce hepsi ''Biz yakışıklı çocuklar bekliyoruz'' kibirinde olan kızların mahcubiyetine acayip sevindim. Alman olsam bu hale ''Schadenfreude'' derdim, ama Türk olduğum için ''içimin yağları eridi'' dedim. 

Sonradan anlaldık ki bunlar komple bankacı takımıymış. Az önce benim az ünlü arkadaşımı süzen hanımefendi de az ünlüyü tanımamış ama hırpani hırkasına gözü takılmış. Başladı herkes sohbete. Nasıl gülüyoruz nasıl eğleniyoruz. Ortam ısınınca bizim az ünlü basçı adeta bir front man’e dönüşmesin mi? Sövdüm piçe, az ünlülük müessesesine hakaret ediyor gözümün önünde. Neyse konser saati geldi. Dediler ki: ''Haydi, hep beraber girelim''.  Hayatta salak bir huyum vardır. Etrafta hiç kamera olmamasına rağmen ve bu huyun hiç faydasını görememiş olmama rağmen bazen bir film sahnesinde gibi hissederim. O anda da adeta kamera yüzüme yakın çekim girmişti ve seyirciler merakla cevabımı beklemekteydi gibi hissederek, gururlu bir ses tonuyla çirkine döndüm ve dedim ki: ‘’Biz karar değiştirdik, siz girin’’

Bu az ünlü arkadaşla bizim hukukumuz eski. Yatılı lise günlerine dayanır. Bilirsiniz yatılı okul arkadaşlığı başka şeye benzemez. Kardeşlik gibi bir şeydir. Az ünlü, ama dev yürekli yatılı okul arkadaşım dedi ki: ‘’Bro, ben giriyorum’’

Hay senin geçmişini... Kulağına eğildim ve dedim ki: ''Bari çirkine yüreme''. Arkamı dönüp ayrıldım. Bakkala uğradım, bir bira içeyim bu gece şerefine diye. Bakkal da o saatte bira satmıyormuş. Müptezel muamelesi çekti. En azından dolmuşa yetişeyim diye koşarak kan ter içinde dolmuşa yöneldim. Neyse ki yakaladım ve bu gece başıma gelen en iyi şey bu olduğu için dolmuşçuya gülümsedim ve terli terli o arka sıranın kendisinden tiksinilen dördüncüsü olarak yerimi aldım.

Az ünlü iki gün sonra aradı, IT’ci Mehmet ve bankacı kızlarla kahve içmeye gideceklermiş. ''Gelir misin?’’ diye sordu. Kamera yine adeta bana dönmüşçesine ayağa kalktım, ''intikam soğuk yenen bir yemektir’’ diye düşündüm, çok emin bir ses tonuyla sordum:


-Kaçta ve nerede?...

Telefonda konu konuyu açtı, konuştukça anladım ki az ünlü, çirkine vurulmuştu. Telefonu kapattım. Bu yazıyı yazdım.


Thursday, June 8, 2017

VİYANA

Dünden beri kafamı meşgul eden soru nasıl olur da bir ülkenin en ünlü yemeği schnitzel olur. Tamam bu işi uzun zamandır yapıyorlar da, schnitzel işte. Bu Viyana ne ayak? Şehrin en ünlü schnitzelci'sine gittim. Garson bizi üst kata aldı, o katta 6 masa var, 4 tanesi dolu. Bu 4 masanın tamamı da Türkler. Neyse yedik yemeği de bana bir an öğrencilik hissi geldi. Sanki Viyana kocaman bir öğrenci evi. Yaşlı bir Viyanalı teyzeye sordum: ''Teyze sen öğrenci misin?'' Sonuçta öğrenmenin yaşı yok. Düşündüm teyzenin final haftası falan sanırım, yoksa bir insan neden gelir bu yemeği yer. ''Ne alaka evladım'' dedi ve geğirdi. Biliyosunuz Almanca konuşabiliyorsanız, geğirirseniz ayıplanmazsınız.



Bu öyle basit ve öyle dandik bir yemek ki şehrin en ünlüsü olması ve içeriyi silme Türklerle falan doldurabilmesi için bir sır olması gerekiyor. Büyük resmi görmeye çalışıyorum iki gündür. Ben lisedeyken schnitzel, gordon bleu ve nugget üçlüsünü annem yasaklamıştı sağlıksız diye. Sonra üniversitede yokluktan yediysem yedim. Ondan sonra da bir daha ne zaman yedim hatırlamam.

Bence buranın en kral yerel yemeği Gulasch. Ben bu Gulasch işine Belgrad'da alıştım. Viyana'ya giden boşversin bu öğrenci yemeklerini de Gulaschmuseum'a gitsin. Öteki tarafta üst üste alt alta Türkler. Belli ki bizim İstanbul'un yamyam ekibi doldurmuş schnitzelciyi. Bu gulaschcı'da bir tane bile yamyam yok. Hep yerli amcalar teyzeler.



Tahminim olay şöyle olmuş: yıllardan 1787, Mozart'ın hanım iki haftalığına Almanya'daki kaynıgillere gitmiş. Mozart o aralar varsa yoksa müzik. Yenge hazırlamış bir tencere gulasch koymuş dolaba şöyle etli, patatesli, soğanlı. Gayet besleyici, zihin açıcı. Demiş Mozart'a: ''Bey, ben yokken bunu ye, öyle kahveye gidip durma. Otur piyanonu çal. Bak buraya peruğu da yıkadım bırakıyorum, haydi sağlıcakla''. Hanım çıkar çıkmaz Mozart basmış gitmiş kahvehaneye eşli 101 oynamaya. Ortak da Ludwig van Beethoven. Başlamışlar sabah akşam taş dizmeye. Bir gün, iki gün, bir hafta soluğu Grazlı çolak Fredrich'in kahvede almışlar. O zaman Viyana'da Osmanlı kahvesi moda. Yancılar falan ''çek bir hasta adam kahvesi'' diye bağıra bağıra hesabı şişiriyorlar. Bizimkiler müzikten anlıyor da taş işinde zayıflar. Paso giriyor hesap. Wolfgang: ''kalk gidelim orti'' diyor, Ludwig'in duyduğu yok. Böyle böyle derken evdeki gulasch da bozuluyor, cepteki para da suyunu çekiyor. Bir akşam, Ludwig'in eve gidiyorlar. Dolap tamtakır kuru bakır. Biraz et var, un, yumurta ve yağ. Wolfgang sinirleniyor, düşünüyor ''adamda malzeme yok yemeğe çağırmış, çıkayım biber-domates alayım da menemen yapalım'', vuruyor kapıyı gidiyor. Manava varıyor da o zaman Avrupa'da domates, bizim 90lardaki muz-kivi gibi ateş pahası. Manava diyor:
 -bak çok bomba bir bestem var, bitti bitecek, kapatacağım borcu bir seferde.
Manav bıkmış hep aynı teraneden. Geçiştiriyor:
-He he, Türk davulu, zili de ekle de ortamlar kopsun bu yaz.
Mozart bağırıyor:
-Ben saray müzisyeniyim oğlum, göreceksin bu sefer patlayacak eser.
-Yengehanım bi dönsün de sen de zibidiliği bırak. Mahalleye dertsiniz, peruktan pudradan utanmazlar sizi. Esnaf illallah dedi sizden, düşün lan yakamızdan.

Wolfgang bu davul-zil işini ciddi ciddi düşünmeye başlıyor, patates alıp dönüyor nihayetinde yokluktan ama manavın lafları da koyuyor, hisli adam sonuçta. İçinden düşünüyor ''Viyana sen mi büyüksün ben mi, göreceğiz. Taktik yok, nota yok, bam  bam bam beste bundan sonra.''

Eve varıyor, amanın ne görsün, Ludvig söyleneni duymamış kafasına göre eti yumurtalı una bulayıp başlamış bile kızartmaya. İçinden sövüyor Wolfgang da neyse bari patatesi haşlıyor katık olsun diye yanına. Neyse iki kafadar o gün tarihin en meşhur bekar yemeği olan schnitzeli ve yanına patatesi icat ediyor. Ama Wolfgang içten içe uyuz da oluyor Ludwig'e. Ne dese boş, herif kafasına göre takılıyor. Hanımın altın günü gelip de para toplanana kadar da kahveye çıkmamak üzere piyanonun başına oturuyor. O hafta Rondo Alla Turca'yı besteliyor. Ludwig de şehirden ayrılıp Viyana'nın köyüne taşınıyor. Bir daha görüşmüyorlar. Burda mılyonlarca heykel var, hangisi bilmem ama bir tanesi de bence o manavın heykelidir gibime geliyor.

Haftasonuna doğru Almanya'dan yenge bir dönüyor, kirliler evin her yerinde, gulasch bozulmuş. Basıyor dırdırı, basıyor azarı. Wolfgang diyor: ''Hanım şuna bak ya, patlattım bu sefer inanılmaz bir beste. Yedi ceddimiz kurtulacak''. Yenge diyor: ''Patlatamadın gitti, güzelim gulasch'ı mundar etmişssin yine, evin her yeri toz. Piyanonun kanevçesi yerlerde. Ah benim emeklerim vah benim gençliğim.....''

Neyse dostlar, ben meğer konser salonunda uyuyakalmışım da orada bunlar geçivermiş zihnimden. Viyananın en ünlü salonlarından birisinde tam da Türk Marşı çalarken uyandım. Biraz açlık biraz da hanım zoruyla konsere gidince böyle olmuş rüya. 1500 kişilik salonda tek Türk biziz ki Viyana'da Türk olmayan başka mekan yok. Vallahi bir pastane kuyruğu Türkler olarak oradayız, bir restoran hemen oradayız, bir dondurmacı, bir kahveci, bir hediyelik eşyacı bağıra çağıra oralardayız biz. Bizim ne işimiz var allasen bu ortamlarda ya...Habitatımıza dönelim.