Tuesday, October 29, 2019

CUMHURİYET

1922 senesinde eve nihayet döndüğümde tamı tamına 10 yıldır silahaltındaydım. Kaç cephede, kaç ölüm atlattığımı ancak talih bilebilirdi. Bana fısıldadığı yalnızca beş on kadarıydı, bazen de kulak yanından geçen mermi sesiyle mektup atmıştı. Önümde yaşayacağım bir 49 senelik ömür olduğunu henüz bilemeden, fakat yıllardır ilk kez bir umutla köyümdeydim. Düşmanı defetmiştik. Belki şimdi yaşamak zamanıydı, kim bilirdi.

1912 senesinde silahaltına alınmamdan bu yana, eve sadece Birinci Harp sonrası bir 15 gün gelebilmiştim ki o zaman da ne olacağımız hiç de belli değildi. Dediler ki ‘’Süleyman Çanakkale’ye git’’, gittim. Bir kere oradan çıkınca belki ölmem gibi de geldi hani. Hele ki 1915’in Nisan’ında bir sabah 1500 kişilik alayımdan 400 kişi kaldığında hakikaten böyle hissetmiştim. Cephanemizin bittiği ve benim siper dışından sandığı getirip komutanımızdan teşekkür ve devletimizden madalya aldığım gün de bu gündü.  Beni çavuş da yaptılar. Allah’ın sevdiği kuluymuşum derdim de diğerlerine çok ayıp olur, diyemem. Zaten aynı ayın sonunda kasığımdan yaralanıp gazi de oldum. Sıhhiye sırası beklememem salık verildiği için günlerce cephe gerisine yürüdüm, iyileşip geri geldim ama yine de ölmedim. Çanakkale’den sonra emrettiler ‘’yürüyün Doğu’ya’’, yürüdüm. Orada bir kere donmayıp,  açlıktan kırılmayınca ve bitten delirmeyince hani belki ölmem de delirmem de gibi de geldi. Daha sonra, Arabistan’a gidip ordu bozulunca ve susuzluktan kavrulup yine de hayatta kalınca ben, ve karnımız Anadolu’ya yürürken yolda sarı liralar için hançerle yarılmayınca, hani belki ölmem gibi de geldi yine, yeniden. Ölmedim…

1919 senesinde sakallarım karışımdan uzunca bir vaziyette köyüme döndüğümde beni ne anam tanıdı ne amcam...O zaman öldüm sandım ama ölmemişim. Yılların açlığıyla bizim sarı ineği 15 günde yiyince anladım kesin ölmediğimi. O vakit bizim köylülerden bazıları kurtuluştan umudu kesmiş olacaklar ki ‘’efemiz ol, dağa çıkalım diye geldiler’’. Hey gidi, can almayana, harp etmeyene her şey ne de kolay. Millet vatan derdinde, bunlar efecilikte, işin kolayında. İnsan malzemesini tanımak için cephe yetmiyormuş meğer, cephe gerisini de görmeliymiş.  Çok da vakit geçmeden yine cepheye çağırdılar bizi. Helalleştik, yürüdük Menderes’ten akan trene doğru... Bu sefer belki vatanı kurtaracağız diyorlardı. Denizli’de yine silah kuşandım, bir süre sonra da Afyon’a. Kemal Paşa’yı Çanakkale’de duymuştum ilk, Halep’ten Adana’ya aynı trende gittik Arabistan bozgunundan sonra. Treni yolda durdurdu Paşa. Bozgun dönüşü yaşanan o açlığı, o susuzluğu, o geceleri geçilen köylerdeki vahşeti anlatamam da trende durumumuz iyi değildi işte o vakit diyeyim. Paşa dedi: ‘’geri harbe gidiyoruz’’. Gidiyordum. Hiç başka türlüsünü düşünmedim. O gün paşa bizi sınamış. Tren sonra Adana’ya yürüdüydü devam. 

İşte Birinci Harp’ten sonraki 15 günün ardından bizi tekrar Paşa çağırıyordu ve biz elbet bu sefer de peşinden yürüyecektik. 26 Ağustos 1922 sabahında top atışı ardından taarruza başladık. Yine helalleştik. Coşkulu değildim diyemem, ölüm elbet çok yakındı ama yıllar sonra ilk kez biz düşmana yürüyorduk. Öyle yakındı ki bazen 20 santim, bazen 1 metre bazen de düşen bir tanıdığın anılarıyla içimizde…Ki biz Mehmet’ler o an bilmiyorduk ki imparatorluk çökerken yüzlerce yıldır bu ordu taarruzları başaramıyordu. Biz o vakit bilmiyorduk ki sadece düşman yoktu önümüzde, sırtlarımızda bir de bu makus talihle çıkmıştık Afyon Ovası’na. Yunan dikenli tellerine olanlarımız sırt çantamızı, kaputumuzu atıp üzerinden geçmeye çalışıyorduk ki yürüyelim Batı’ya, aça aça gidelim evlerimize doğru, anamıza babamıza. Ve bazen de telefon direklerini yıkıp kendimize yollar açıyorduk dikenli teller üzerinden. Ölüm bize de gelir mi diye düşünmüyorduk o vakit, zaten eve koşuyorduk, vatan açıyorduk kendimize. İşte böyle o günü takip eden 4 günde hep yürüdük. Durmadan hiç durmadan yürüdük. Ben yine ölmedim. 

Ama hep yanımda tanıdık tanımadık arkadaşlar yıkıldı gitti ve gençliğim böyle geçti.  İşte bu 1922 yılında nihayet köye döndüm. 19 yaşında giden, 29 yaşında evine dönüyordu ama bu 10 yıl sizin bildiğiniz 10 yıllardan değildi elbet.

Akıl geçmiştir, tecrübedir, anılardır. Benim aklımda o zaman iyi bir şey yoktu çünkü geçmiş hep zorluk, keder, endişe, açlık ve savaş vermişti. Ama umut gelecekti ve biz işgalcileri önümüze katıp sürmüştük. Bizzat görmüştüm bunu. Biz ummayalım da kim umsundu be şimdi iyi şeyleri? İyi düşünemiyordum ama iyi hissediyordum anlayacağınız. Ama o iyi şey neydi, nasıl olacaktı? Bizim çocuklar da cephelerde yitip gidecek miydi?

1923 senesinde zeytin budağındayken duydum Cumhuriyeti. Kemal Paşa ilan etmişti Ankara’da. İşte bendeki bu umudun adını koymuştu sanki. O vakit kafamı yukarıya kaldırıp puslu Ege güneşine bakıp bir vakit gülümsemiştim, belki artık talih dönecekti, gençler başka şeyler görebilecekti.

Not: Dedem Süleyman Çavuş’un anılarından esinlenerek yazılmıştır. İyi bir gelecek için meşreplerince mücadele eden ve Cumhuriyet’e katkı veren herkese sonsuz minnet.

Sunday, September 29, 2019

DÜDÜK


Önce krakerler tükenmişti, sonra su, sonra konserveler, sonra para...Beyaz adam  deprem çantasının yenmeyecek bir bez olduğunu elbet anlayacaktı. Şu an elde sadece bir düdük kalmıştı hepsinden geriye.

Yıllar sonra yeniden tecrübe edilen bu sarsıntı grubuyla 20 yıl önce yaşadıklarını düşünüp ürperdi. Çantayı tam bir sene başucundan ayırmamıştı, içerisindekilere gözü gibi bakmıştı. Sonra bir akşam bakkal servis yapmadığını söylediğinde içindeki krakeri yiyivermişti. İşte bu iş o anda bitmişti aslında. Günahların ilki zordur. Sonra maça giderken yağmurluğu kullanmıştı. Başka bir akşam eve gelen yemekçiye nakiti yetmediği için çantadaki kara gün akçesini vermişti. Başka bir akşam da rakının yanına meze etmişti konserve ton balığını. Çanta böyle böyle tükenip gitti yıllar içerisinde, düdük hariç.

Bir Japon gibi olamadığı için üzüldü. Hangi Japon depreme elinde sadece düdükle yakalanırdı? Bu sıkıntılı düşünceleri dağıtmak için sokağa çıkmaya karar verdi. Düdüğünü ne olur ne olmaz cebine attı. Ne de olsa uzmanlara göre en büyüğü henüz gelmemişti.

Sokaklar ana baba günüydü. Bir mekana oturup içmeye başladı. Yalnızlık biraz koydu. Kafası güzel olunca ki bu gece yarısına doğru olmuştu, favori çorbacısına gitmeye karar verdi. Bu çorbacı tam 17 yıldır 7/24 açıktı. Hiç kapanmayan bir mekanın simgelediği devamlılığın bilinçaltında ona yaşamı çağrıştırdığını bilmeden gitti.

Çorbasına henüz bir kaç kaşık vurmuştu ki bir sarsıntı daha başladı. Bunun o sözü edilen büyük sarsıntı olup olmadığını düşünürken kendisini masanın altına attı. Eli cebindeki düdüğüne gitti. Acaba düdüğü mü tutmalıydı yoksa cenin pozisyonuna mı geçmeliydi. Dışarıya koşturan sarhoşları, masada umursamaz tavırlarla kokoreçlerini yemeye devam eden varoluşçuları ve yapmacık bir kibarlıkla ‘’yaşam üçgeni Vedat Bey’’ diyen şef garsonu hep bu yattığı yerden korkuyla gözlemledi. Sonra sarsıntı bitti. Sessizliği ‘’ne üçgeni amına koyayım, götüm attı’’ diyen Vedat’ın çığlığı yardı. Sarhoşlar dükkana geri girerken, masa altından çıktı. Anlaşılan bu o beklenen büyük değildi. Yandaki komalık ayyaş: ‘’ deprem mi oldu?’’ diye sordu. Ağzına turşu bastılar.

İşleyiş normale dönemeye başlarken, mutfak tarafında bir telaş göze çarptı.17 yıldır çorba kazanını vardiyasında hiç terketmemiş usta kayıptı. Komiler ve garsonlar tuvaletlere, kilere, dolaplara ve hatta sokaklara onu aramaya çıktılar. Müdavimler de katıldı ardından arama kurtarmaya varoluşçular hariç. Yan masada adeta Sartre ve Camus İzmir usulü mü-domates biberli mi tartışması yapıyordu ve ustanın kaybından zerre tedirgin görünmüyorlardı. İnsandı bu, kaybolurdu arada sanki. Zaten usta gerçekten hiç var mıydı? Ya da en azından varlığını anlamlandırabilmiş miydi gerçekten?  

Yarım saat geçmişti ki Türkmen bir kobi, ustanın kaynayan işkembe kazanında olduğunu söyledi. Herkes kazanın etrafına toplandı. Gariban usta depremde atlama refleksine yenik düşüp kazana mı dalmıştı, yoksa bir Japon gibi yıllardır 7/24 açık mekanın kendi vardiyasında kapanmasına katlanamayıp intihar mı etmişti kimse bilemedi. Bir aç ‘’yenir bu, bu kazana giren her şey yenir çünkü'' tümevarımı yaptı. Cık cıkladı herkes. Polis çağırılmak istendi, hatlar çalışmadı. Buna daha fazla dayanamayarak mahalle parkına doğru gitti.

Parktaki toplanma alanı levhası önünde çay dağıtan teyzelerden bir bardak çay aldı. İçerken yalnızlığından kurtulmak için gençlerin sohbetine girmek istedi. ‘’Düdükler hazır mı gençler?’’ diyerek yaklaşmayı denedi, dışlandı. Çimlere uzanıp sızdı.

Sabah gün ışığı yüzüne vurunca uyandı. (AKLT) Arama Kurtarma Lojistik Teyzeler battaniyelerini katlayıp evlerine döndüklerine göre artık güvendeydi, o da evine gidebilirdi. Parktan evlerine akan yüzlere-binlere karıştı. Jeolog dayılardan birisi ‘’fay oturmuştur artık'' diyordu. ‘’Nasıl ya, bu kadar çabuk mu?’’ diye soran bir gence: ‘’oturdu tabi çünkü logaritmik’’ dedi aynı dayı. Yüreklere su serpildi.

Eve gitti uzandı. Düdüğünü eline alıp güven depoladı. Çorbacı ustasını düşünüp hüzünlendi. Gelen büyük depremden korunmak için düdüğünü ağzına alıp huzurla uykuya yaklaştı. Bebek gibi bir uykuya dalmadan önce 20 yıl önce kaybettiklerini düşündü...


Sunday, August 4, 2019

ACI GERÇEKLER

Bademciklerimi aldırdım. Fiziksel olarak baya acılı bir hafta geçirdiğimi söyleyebilirim. Ancak daha iyi olması için katlanılması gerektiği bilindiği vakit, dayanılır oluyor. Asıl acı, maalesef gelmeyeceklerini bildiklerimiz ve yerini dolduramayacağını sezdiklerimiz için çektiğimiz duygusal olanları…

Acıları bir kenara bırakırsak bu hadise sonrası uykumda bir gelişme olma beklentisi vardı ki o kadar katlandık. Gelişme oldu da. Artık bir bebek gibi derin ve kesintisiz uyuyorum dostlar. Buraya kadar her şey iyi ama beni tedirgin eden bir kısım var: rüyalarım gitti. Eskiden –sanırım daha yüzeysel uyuduğumdan- bolca rüya görürdüm, 2-3 tanesini de hatırlardım. Bir haftadır hiç bir şey yok. Yatıp uyuyorum, uyanıyorum. Arada ne oldu? Tabula rasa…

Bu beni ürkütüyor. Yazma eylemi ve rüyalar arasında benzerlik olduğu düşünülür. Sonuçta her ikisinde de bir uydurma sözkonusudur. Birisini kaybettiğime göre diğerinde de bir bozulma-kayıp yaşayacağım korkusu peydah oldu. O saçma uykuluk benzeri iki topun ağzımdan çıakrılmış olması yıllardır severek yaptığım, üzerine düşündüğüm bu eylemin sonunu mu getirecekti? Bademcik aldırıyoruz derken, sakın rüyaları aldırmış olmayalım biz? Bunu ağrı kesicelerden kurtulduktan sonra, zaman gösterecek…

Bizi biz yapan düzensizliklerimiz, anormalliklerimiz var.  Bizi çizgi dışına götüren ama  yeni şeyler varetmemize sebep olan. Herkesin fiziksel, zihinsel veya ruhsal bademcikleri…Freud, Einstein, Marx, Nietzsche hep böyle tiplerdi. Anadolu köylerinde sabahtan akşama taşlanacak, zopalık tipler bunlar. Hele bi de Allah’sız olacaklar, aman aman… Alsalardı bu tayfanın bademciklerini, dünya şu an bulunduğu yere gelemezdi. Toplumu ilerletenler işte bu bademcikli bireyler diye düşünüyorum.


Yapay zeka gelecekmiş. Ufuktan kendisini gösterdi bile. Artık çok tasarımın optimum seviyeye çıkmasında sonsuz hizmetleri olacağı aşikar. Ancak arıza-sıradışı-düzensiz bir android yaratmadan, sıçramalar yaratmayı asla başaramayacak. Tüm mücadelesi her şeyin mükemmel olduğu bir sistem kurmak arzusu olanlar, asıl sıçramayı yapan düzensizlikleri öldürecekler. O nedenle, yapay zekanın katıksız gelişim varedeceğine inanmıyorum. Dİlerim insan da yaşadığı toplumdaki arızaların kıymetini bilip, onları budamadan varolmanın değerini derhal kavrar. Ey insanlık, kıymayın, bademcikleri almayın! 


Sunday, May 19, 2019

SÜLEYMAN-1919

Hayalle gerçeğin iç içe geçerek anımsandığı küçük yaşlarımdan hatırımda kalan bir şey de; evdeki yemeklerimizde herkesin tabağına aldığı yemeği bitirme zorunluluğuydu. Ben uzun bir süre tabağa konulan yemeği bitirmeden kalkmanın, bir seçenek olduğunu aklıma bile getiremeden büyüdüm. Zamanla sosyalleştiğimde, başka arkadaşlarımın bunu yaptığını hayretle gördüğümde, yaptıkları şeyi çok yadırgadığımı hatırlıyorum. Bugünkü görgüsüzlüğü halen de kanıksamış değilimdir, örneğin bana serpme kahvaltı halen rahatsız edici gelir. Malum çocukluk kodları, asla kurtulamadığımız şartlanmalar yaratıyor. Sebebini anlamam için babamın kimin çocuğu olduğunu kavrayacak kadar büyümem gerekecekti.

Birinci Dünya Savaş'ı biterken Arabistan'dan Adana'ya dönen trende dedem Süleyman Çavuş seyahat etmekteydi. Bu trende yer bulabilmek, hayata tutunmanın altın biletiydi onun için. Arabistan'da darma-duman olan bir ordudan başlarının çaresine bakarak Anadolu'ya dönmeleri istenmişti. Çoğu yolda açlık ve susuzluktan hayata veda etmişti. Açlık susuzluk testini geçenler bölgede Türk askerlerine altın yutturulduğu rivayeti nedeniyle karınları yarılarak katledilmişti. İşte ancak bunları atlattıysanız ve halen de hayattaysanız Anadolu'ya kalkan bu son trende yer bulabilecektiniz. Ama tren herkese yetecek kadar büyük değildi maalesef. Bulamayanların büyük çoğunluğu asla evlerine dönemediler. Tabi ki bu trene binebilmek için hayatta kalma refleksleri bu askerlere neler yaptırdı tahmin edersiniz ama edemeyebilirsiniz de. Birbirlerini trenden atıp, hayata son bir gayretle tutunan insanların mücadelesi de tamamlandıktan sonra yolculuk başladı. Maalesef 1912 yılında askere alınsaydınız, 1918 senesinde vicdan, hayatta kalamamanıza sebep olabilecek bir duygu olabilirdi. Yine de firari 500,000 askerin arasında olmamanız kendinizi yeterince ahlaklı hissetmenize yetebilirdi de.

Çanakkale, Doğu, Arabistan derken nihayet eve doğru yol alan bir trendesiniz. Yıllardır elinizden geleni, size emredileni ve hatta fazlasını yapmanıza rağmen elinizde kalan kocaman bir kayıp.  Ülkenize, köyünüze, evinize ne olduğunu-olacağını bilmeden, bir belirsizlikten diğerine savuruyor sizi hayat. Ama yine de eve dönüş her zaman anlamlıdır. Tren Adana'dan Afyon'a bağlanıyor, sonra Uşak'a varıyor. Makinistlerin bazıları da bu hayattan ve belirsizlikten bıktıkları için istasyonda treni terkedip kaçıyorlar. Üstelik de trenin yakıtı bitiyor ve istasyon memuru yakıt sağlamıyor. Olacak iş mi bu? Bu askerler feleğin çemberlerinden hem de kaç kere geçip bu trene binmişler. Hayatta kalmanın ve istediklerini almanın üst düzey uzmanları. Bir grup trenin geliş yönündeki traversleri yakıt olarak sökmeye başlayınca istasyon müdürü kömür sağlamaya mecbur kalıyor. Makinistler hala yok. Kalan makinistleri bağlıyorlar ve diğer makinistler bulunmazsa adamları yakacaklarını söylüyorlar. Onlar da arkadaşlarını tren düdüğünü uzun uzun çalarak geri çağırıyorlar, firari makinistler dönmeyince müdür yeni makinistler atıyor trene. Zor zamanlar, zor çözümler. Tren hareket ediyor. İzmir'den Aydın trenine geçiyorlar.

Süleyman Kuyucak'ta (Aydın'ın ilçesi) bir köylüsüyle karşılaşıyor. Ona kendisini Tavas'lı Mehmet olarak tanıtıyor. Çanakkale'de Boyasın'lı Süleyman adında bir asker arkadaşı olduğunu, köyde nerede yaşadığını falan tarif edip ona ne olduğunu soruyor. Köylüsü uzun saç ve sakalı, zayıflayarak değişmiş bedeni, geçen yıllar ve en önemlisi de birisinden umudu kesince hafızadan silinmesi nedeniyle olsa gerek Süleyman'ı tanıyamıyor. Üstelik de köy hakkında bu denli kapsamlı bilgiye sahip olmasından kuşkulanmıyor bile.
''Ohoh O Süleyman 3 yıl önce öldü, mektubu gelmiyor'' diyor. Tavaslı Mehmet rolündeki Süleyman kendi ölümüne üzülerek ''iyi adamdı, Allah Rahmet eylesin'' diyor. Kendi akrabalarını, annesini babasını soruyor. Köylüsü anlatıyor. İnsanın annesi babasının sağlığını bir yabancıdan öğrenmek zorunda kalması, herhalde kendi ölüsüne rahmet dilemesinden daha acıdır. Köye geldiklerinde dedem, Süleyman'ın kendisi olduğunu söyleyince uzun bir ağlama ve sarılma faslı yaşanıyor köylüsüyle. Köylüsü, dedemle birlikte evlerine kadar eşlik ediyor.

Şimdi daha zoru, seni öldü bilen ailenle karşılaşmak, ananın babanın elini öpmek. Eve yaklaşırken amcasını tarlada görüyor. Amca soruyor yanındaki köylüsüne: ''Bu kim?'' ''Süleyman'' diye yanıtlayınca amca ''hangi Süleyman?'' diyor. ''Sizin Süleyman işte'' deyince amca elindeki orağı düşürüyor. Eve gittiklerinde annesi de öldüğü düşünülen evladını delirme sınırında bir sevinçle kucaklıyor.

Süleyman, vakit kaybetmeden yıllların yoklukluğu ve zorluğunun acısını çıkarmak istercesine tek ineklerini kesiyor. Düşman, Aydın'ın birçok bölgesini işgal etmiş, durum belirsiz. Çok geçmeden Kurtuluş Savaşı için tekrar görev geliyor. Birliğine katılmak üzere Denizli Çal'a hareket ediyor. Yola çıkmadan önce kestiği ineğin tamamını yiyor. Hikayenin devamını biliyorsunuz, ya da ben bu yazıyı yazabildiğime göre tahmin edebiliyorsunuz.

İşte babam bu Süleyman'ın oğlu olduğu için biz tabakta hiç yemek bırakamadık.

19 Mayıs'ta bu halde bir Anadolu'yu kurtarmak üzere cesaret göstermek bile çok büyük bir olayken bir de bunu başardığına inanamıyorum. Emeği geçenlere sonsuz minnet!




Wednesday, January 23, 2019

NALAN



Yanlış yer ve yanlış zamandan çok yanlış insanlar yaktı beni. Belki biraz da yanlış zarlar ve yanlış bahisler. Yoksa yerim de zamanım da iyiydi. ‘’Yaptığın her şeyi tutkuyla yapacaksın’’ diye nasihat ederken anam, kumarı dahil etmemişti herhalde. İnsan, evladı için ne dilediğine dikkat etmeli. 

Bu kumar illeti bizim ailede hep vardı. Kavgası-gürültüsü hiç eksik olmadı. Bendeki kumar korkusu bu sebeptendi esasen. Korkup uzak durdum, durmaya gayret ettim. 

O gün kırmızıya düşse o lanet top hikayem başka olurdu belki. İlk oynadığım ruleti kazanmam mahvetti beni. Şimdi bakınca, başta kaybedip yılmak da talihmiş oysa. 

Diğer günlerim gibi başlamıştı günüm; efendi efendi işe gitmiş, işimi yapmıştım. Çıkışta arkadaşların bazıları ayrılmış, evlerine dağılmış, ama her günün aksine ben bu sefer kalanlara katılmıştım. Arayıp biraz daha takılacağımı söyledim. Müdavim arkadaşların ısrarıyla kumarhaneye gittik. İzbe, yasadışı bir yerdi. İlk kez böyle bir yere gelmiştim. Başlarda ürkektim, ama kendimden emindim. Bir süre ısrarlara direndim. Sonra denemeye karar verdim. Kazanınca sevdim, ürkekliğim çabuk dağıldı. Yavaş yavaş arttırdım. 

Zamanla eve geç gitmeler arttı, tutku büyüdü. Müdavimler katına yükseldim. Önce biriktirdiğim parayı harcadım, sonra da insanları. En sona Nalan kalmıştı sağolsun. Bırakma denemeleri de boşa çıkınca onun da gideceğini anladım. Bir akşam sordu:

‘’Sen mi gidersin, ben mi?’’ 
‘’Yazı tura atalım’’  

Espriye tahammülü yokmuş ki o gitti. Bir kaç mahkeme dışında görüşmedik (neredeyse) bir daha. O gittikten sonra iyice dağıldım. Önce anlamsız bir görev verdiler iş yerinde, daha sonra da: ‘’istersen kendin ayrıl, sicilin temiz kalsın’’ diyerek iyilik adı altında tehdit ettiler. Tabi ki atılmayı seçip tazminatımı aldım. Sonra kirayı ödeyemediğim için ev sahibi kovdu. 

Bu küçük kasabaya o zaman taşındım. Şehirde bir zamanlar finans direktörlüğü yaptığımdan habersiz, İngilizce ve Almanca bildiğim için resepsiyonda çalışmama izin verdiler. Hikayemi kimselere anlatmadım. Utandığımdan değil, daha çok bir boka yaramayacağını bildiğimden. İçki seven, kumara meyilli bir adamın resepsiyonda bahşiş kovalarken, bir zamanlar yönetim kuruluna sunum yapmış olduğu bilgisi kime yarardı ki? Hem finans direktörünün burada hükmü ne? Balık mezadındaki yönetici herif bile daha sükseli. Farkı çalışarak yarattım demeyi çok isterdim ama farkı etrafımdakilerin çapsızlığıyla yarattım. Patron kafamın işlediğine kanaat getirmiş olacak ki hostelin defterlerini bana emanet etti zamanla. Değişen bir şey yok, her akşam yine yönetime sunum yapıyorum, yine finans direktörüyüm. Sadece içki içmeme karışan yok ve kravat yerine parmak-arası terlik var.

Bir rutinden diğerine. Burada da günler birbirini kovalıyordu her yerdeki gibi, ta ki o güne kadar.  O günü iyi hatırlıyorum. Tam 10 yıl olmuştu bu sahil kasabasına taşınalı. Bir yaz sezonu yeni bitmişti. Yine aşçı Kamil’le parasına tavla atıyorduk otelin önündeki brandanın altında. Hatırlıyorum, hava yeni serinliyor, yağmur çiseliyordu. Güzel toprak kokusu vardı. Brandaya vuran yağmur damlalarının sesi aklımda. Amerikan aksanlı turistin sesi de o an duyuldu işte. Bu mevsimde Amerikan aksanı esnafın iştahını kabartırdı buralarda, yüzde on bahşiş demekti. Hele sezon kapanırken büyük nimetti. Arkamdan gelen sese hemen kulak kabarttım ama gözümü de Kamil’i hapsetmeme ramak kalmış tavladan ayırmadım. Kamil ‘’yüzde on’’ menziline girince atmaca gibi kabardı:

‘’Tea coffee Turkish breakfast please’’ diye bağırdı. O an kalkıp arkama dönünce Amerikan’ın yanında Nalan’ı gördüm. Tam 10 yıl sonra. Duraksadım. Ne kadar sürdüğünü fark etmediğim bir zamandan sonra el ele olduklarını fark ettim. Ne yapacağımızı bilemeden bakıştık. 
‘’Nasılsın?’’ diyerek ilk adımı ben attım. 
‘’İyiyim, bilirsin severim buraları’’ diye yanıtladı.

Sonra Yüzde On’a bir şeyler söyledi ve oturdular. Kamil siparişleri alıp mutfağa koştu. Beni de masalarına davet ettiler. Bana kısaca hayatını anlattı. Amerika’da iyi bir kariyer yaptığını, rastlantıların finansa etkileri üzerine modellemeler çalıştığını, eşini… Canımı yakmak mı istiyordu, yoksa samimi miydi kestiremedim. Beni de potansiyelini harcamış bir okul arkadaşı olarak tanıttı, sağolsun. Amerikalı da İngilizcemi övdü, sonra da iştahla Kamil’in getirdiği tostuna gömüldü. Havadan sudan konuştuk. Tost bitince de tuvaleti sorarak içeriye gitti Amerikalı. Nalan cüzdanından bir resim çıkardı siyah-beyaz. Aşk yaşadığımız İstanbul günlerinden, benim çektiğim. 
‘’Çok başarılı oldum sayende. Rastlantıları ve olasılıkları, çalışma konusu olarak sen olmasan seçmezdim. Sana borçluyum’’ derken bir yandan da tavlanın altına sıkıştırılmış 40 Lira’yı kesiyordu. 
‘’Devam mı?’’ diye sordu, cevap vermedim. 
Kocası dönünce hesabı ödeyip kalktılar. ‘’İstemez’’ diyordum ki Abraham Lincoln görünce atmaca kesilen serçe Kamil çoktan parayı kapmıştı bile. 

Arkasından bir süre baktım, sonra kaldığımız yerden tavlaya oturduk. Bu son karşılaşmamız oldu. Uzun bir zaman sonra gazetede ölüm haberini aldım. ‘’ABD’de 40 yaş altı gelecek vadeden ekonomistlere verilen ödülü alan Nalan Seylan, rastlantıların piyasalar üzerindeki etkisi üzerine yaptığı araştırmayla Nobel Ekonomi ödülünü almaya yakın isimlerdendi. Eşiyle Boston’da seyahat ederken trafik kazasında hayatını kaybetti’’ yazıyordu haberde. 

Hiç bir şey hissetmedim önce. Ancak şimdi fark ediyorum içimde ağır bir taşın büyümekte olduğunu. Bu yaşıma kadar beni onun gibi seven birisi daha olmadı. Belki o ilk kumarımda top kırmızıya düşse başka olurdu. 

Ben düşünürken Kamil gazeteye bakarak:
‘’Abi NalaN’ı tersten okusan da NalaN oluyor’’ dedi.

‘’Evet Kamil, bazı şeylerin tersi de düzü de aynı bitiyor, ne yapsan olmuyor.’’ diyerek pencüsemi oynadım...

Sunday, December 16, 2018

ARAF



Otelin restoranında ardı ardına biralarımı yudumluyorum. Etrafım Bavyeralı Almanlar’la dolu. Ahşap tavan, ahşap masalar, soluk bir ışık. Bu küçük köyde yapacak hiç bir şey yok içmekten başka. Daha çok bira, daha çok bunaltı. Kafamı kaldırıyorum, hızlıca gözlerini kaçıran yereller. Köye gelen ve dillerini konuşmayan bu yabancıyı merak ediyor gibiler. Haklılar da, benim bunların arasında ne işim var ki? Ben bile merak ediyorum bunu. Tek kelime etmeden saatlerce oturuyorum son 3 gündür yaptığım gibi. Meraklı insanlar asla kim olduğumu öğrenemeyecek ya da belki bir gün öğrenirler, umrumda değiller. Hiç birisiyle konuşmuyorum zaten. İstesem de konuşamam ki, dillerini bilmiyorum. Bugün de kendimi daha çok tanıdığım o yalnız günlerden birisi olarak kalacak belli ki. Derken kilise çanı akşam 7:45’de vurmaya başlıyor. Bunaldım, dışarıya çıkıyorum. Sis çok kuvvetli, ışıklar solgun…Yürüyorum. 

Yarın buradaki ilk iş günüm. Fabrikanın tuttuğu pansiyona doğru yürüyorum. Heyecanlıyım ama daha çok yalnızım. Günlerdir öyle yalnızım ki 30 yılda tanıdığımın toplamından daha fazla tanıdım kendimi şu Almanya’ya geldiğim son 5 günde. Geride bıraktıklarımı hatırladığımda öfkeleniyorum. Ah ulan, değer miydi ailemi, memleketimi bırakıp buraya gelmeye. Razıydım az kazanmaya da açlıkla da olmuyor. Cep takvimimde 1975 Kasım’ının ilk pazartesisini işaretleyip uyuyorum.

Bir bağırış çağırış uyanıyorum sıçrayarak. Uçaktayım. Uluslararası uçuşlarda hep çok kaçırırım, derin uyumuşum. Toruna soruyorum:
‘’Was ist passiert?’’
‘’Dede şu adama garson bağırıyor, galiba Suriyeli’’
‘’Garson değil, hostes o’’

Dinliyorum biraz ses çıkarmadan. Adamcağızın belki de var sandığı Almancası aslında yok gibi. Kırık Almanca’lı esmer adamı harcarlar buralarda. Yardım etsem ama ağzımızın tadı da kaçacak şimdi. Torunu torbayı alıp memlekete tatile gidiyoruz. Elalemin kavgasında hakem olmak bize mi düşecek? 

‘’Dede adam anlatamıyor’’
‘’Anlatır anlatır Mehmet’’

Torun dikkatle olan biteni izlerken üzerimde reddetmeye çabaladığım bir gerilim var. Daha fazla reddetsem de büyür, sebebine odaklansam da büyür. Başka şeyler düşünmeli. Bu çocuklara da doğduklarından beri anlattık durduk adil olmak için mücadele etmelerini. Yaşadıkları yere faydalı olmalarını öğütledik, ne haksızlıklar gördüğümüzü, bu günlere nasıl geldiğimizin tatavasını yaptık durduk. Şimdi bir göçmen derdini anlatamıyor ve ben yerimden kalkmıyorum. Oysa orada üzerine gelinen, kendini anlatamayan, bakışlar üzerindeyken küçülen, kimse destek olamadığı için az sonra vazgeçecek adam son 35 yılımın ete kemiğe bürünmüş hali. Keşke kalkıp iki çift laf söylese de önce şu benim torun, sonra da ben biraz rahatlayabilsem. Ama nerede, yapamayacak, hay Allah. 

‘’Dede adamın koltuğunu değiştirecekler’’ 

Biraz kulak kabartıyorum. Gidip arabulmayı çok istiyorum. O adamla birlikte incinen benim de kişiliğim sonuçta. Şimdi şu konforlu hayatımız için nelerden vazgeçtiğimi aklıma getirmesi bu kavganın en çok canımı sıkan yanı. Görmezden gelmeye çalıştığı, kendi hayatı olunca insanın, becermesi de zor oluyor. 

Bir karar vermeliyim. Birinci sınıf uçak biletiyle memleketine tatile giden emekli miyim, yoksa yıllarca karısından uzak, kimsenin inmediği madenlerde çalışan emekçi miyim? Çocuklarım büyürken yüzlerce kilometre uzakta, dünyanın dibinde, fener ışığında fotoğraflarina bakmış bir adamım. Sevdiklerimle geçecek yıllar, kömür tozuyla kayboldu gitti. Elbette ben de herkes gibi sahip olduklarımdan çok vazgeçtiklerim ve kaybettiklerimim.

Ayağa kalkıp kavganın olduğu yere doğru yürürken, torunumun yüzünde bir rahatlama görüyorum. Kendisine anlatılanlarla, gerçeğin örtüşmesinin verdiği rahatlamadan mı kaynaklı yoksa hakikaten bir gurur mu kestiremiyorum. Bağırış çağırışın olduğu yere vardığımda ‘’Entschuldigung’’ diyerek kalabalığı yarıyorum ve kendimi tuvalete kapatıyorum. Benim bu 35 yıldır beraber yaşadığım ve sadece onlar gibi olmayı taklit edebildiğim yabancıların arasında ne işim var ki? Sonu da başı gibi hep vazgeçiş…








Tuesday, October 16, 2018

ARZULARIMDAN KORU TANRIM

Üniversite yıllarında Batı ülkelerinden birinde yaşamayı çok istemiştim. Mezuniyet sonrası oluşan iş imkanlarına rağmen henüz burs bile ayarlayamadan İtalya'ya bu yüzden gittim. Gel zaman git zaman, 3 yıl geçiverdi. Batı tamamen içselleşmiş, ahlaksızlığıyla olsun, ahlakıyla olsun bir parçası oluvermiştim. Yaya geçidi, tez hocamın benden hediye kabul edememesi, çöp ayırma zorunluluğu gibi hayat yükleri, genç yaşımda bir bir omuzlarıma yüklendi. Avrupa'nın öğrenci ortamında tam bir Batı doygunluğu oluştu ki bunlar Akdeniz'de oldu. Sonra daha da ağırlaştı tablo. Kısmen rüzgar, kısmen kararlarım neticesinde Norveç yolu açıldı. Batı demiştik ama bu kadar dememiştik. Yağmurlu kısa günler, kötü yemekler, soğuk kışlar, lüksten uzak ahşaplar ve ortalama geliri on binlerce Dolar olan varoluşunu tamamlamış insanlar. Bu batakhaneden sıyrılıp kendi kaotik, stabliteden uzak, hayat ve risk dolu, sigara kokulu imparatorluğumu kurmaya karar verdim.

İşte bu evreye tekabül eder Norveç'te ev arkadaşı olarak Libyalı Ahmed ve İranlı Milad'ı ev arkadaşım olarak seçişim. Akşam yemeğinden sonra Ahmed'in elinde çayla gelişinin ruhumda yarattığı uyanış bugün bile canlı bir hatıradır dimağımda. 

Hayat bu ya, yıllar sonra bir kez daha Libya çöllerindeki kampımızda karşılaştık Ahmed'le. Orada da oturup hayvan gibi Norveç'i özlerdik. Gökten bir bira yağsa da leğene doldursak diye çok düşündük ama orada da lanet çaydan başka bir şey yoktu ve demliğine şeker doldurulmuş naneli Libya çayının ruhumda yarattığı tahribat bugün bile bendedir. 

Sonra kamptan farklı petrol kuyularına gittiğimiz bir gün, ülkede artan can güvenliği nedeniyle acilen kampa dönüşüm, bir valizlik hayatımı sırtıma alıp vedalaşamadan ayrılışım. Bu tam 4 yıl önceydi sanırım. Ben ayrıldıktan sonra Libya badireler atlatmaya devam etti. Bazen Doğu'lulara dayatılan mecburi şükürlerle dolu Facebook yazışmalarıyla birbirimizin nasıl olduğunu takip ettik ama o kadar. 

Ben sonra biraz daha turlayıp İstanbul'a geldim. Bir baktım ki ilk yürüyüşümde dünyanın çok az caddesinde yürümekten aldığım o coşkulu hazzı aldığım Beyoğlu bitmiş, arada sırada ihtiyar dedelerin eline aldığı nargile şehri fokurdatmakta, çorapsız ayakkabı ve kirli sakal sinsi bir hastalık gibi yayılmakta ve daha fenası buna koca göbekler eşlik etmekte, ecdat yadigarı rakı yerini 14 katlı bal damlayan kadayıf abidelerine bırakmakta, sahiller mangal dumanıyla sis farı yaktırmakta...Ben yine anında başa döndüm ve Avrupa'yı özledim ama ne çare. Her gün, soğuğuna ve yağmuruna sövdüğüm Norveç ve onun mesafeli hayatları artık çok uzaklardaydı. Tanrı herkesi arzuladıklarına erişmekten korusun. ''Al işte özlediğin samimiyet, artık sadece bir metrobüs bileti kadar yakın'' dedi adeta hayat. Bu hayatın içerisinde insan gerçekten bütün bu Doğu'ya angaje hal, hareket ve tavırdan soğuyor ve soğudum da...

Derken geçen hafta Ahmed internetten yazmış: ''Habibi, İstanbul'dayım. Buluşalım mı?'' Buluşmayı gerçekten istedim ama Libya'dan gelen bir arkadaşla İstanbul neşvesi yaşamak da bünyemi hırpalar mı diye endişe ettim. Selfie atmasını istedim. Baktım saçları yerinde kabul ettim. Taksim meydanında buluştuk. El ele dakikalarca tutuştuk, adeta meydanda Ahmed, ben ve kuşlar vardı sadece. Sonra mendil satan bir çocuk bu sahneyi baltaladı ve Ahmed çocukla Arapça konuşarak tersledi. Meydandan Beyoğlu'na doğru yürüyüp geçen 4-5 yılda neler olduğundan bahsettik. Ahmed adeta şehirlere bombalar yağarken durmadan sevişmiş ve çoluk çocuğa karışmıştı. Libya'da ve eski işimizde bir şekilde hayata tutunmuştu. Platformdan geldiği bir gün, eve yürürken nasıl makinalı tüfek ateşi altında kaldığını, Trablus'da günlük hayatın zorluklarını, alışveriş yapacak mağaza olmadığını anlatırken hiç üzerine konuşmadığımız halde, ara sokakların bizi çağıran büyülü fokurtularına doğru yol aldık. Bir nargileciye oturduk. Ben zar zor anlaştığım garsona: ''elmalı öksürtüyor, kavunlu ver'' dedim. Ahmed yine çatır çatır Arapça döktürdü. Artık ne dediyse adamın nargilesi karpuzda geldi. Evet, bilmeyenler olabilir keza ben ilk kez gördüm ama nargile karpuza oturtulmuştu. Orada Ahmed bana Antalya ve İstanbul'da ev baktığını, İstanbul'dan ev alan çok tanıdığı olduğunu, kurların ne olacağını, ev alınacak zamanda mı olduğumuzu, sadece Türkiye'ye vize almanın kolay olduğunu falan anlattı durdu. Sonra ben anlatırken, anlattığım şeyleri zaten burada yaşayan arkadaşlarından daha önce de dinlediğini farkettim. Epey bir Libyalı tanıdığı zaten burada ev satıyormuş. Artık sohbet ederken nasıl bir zaman geçtiyse, ağzım tamamen emiş gücünü kaybettiğinde hesabı isteyip kalktık. 


Duyarsızlaşan ağızlarımızı hayata döndürmek için tatlıcıya aktık. Artık ben de onlardan biriydim ve bu beni özgürleştirmişti. Artık, esnafla ben konuşmuyordum, adeta ben Ahmed'e misafirmişimcesine, tıpkı Trablusgarp melteminde Güney Akdeniz sahillerinde turladığımız zamanlardaki gibi siparişleri Ahmed veriyordu. Bana, zevk şelalesinin en tepesinden bal damlatan kolum kadar dev kadayıfı indirtti. Siz belki yabancılarsınız ama çölde yaşayanlar bilir, yemin ederim elle girişesim geldi. Ama yapamadım, çünkü sizin gibiler camın dışından bakıp beni dirseklerimden bal damlarken görse ayıplayabilirlerdi. O an sizinle aramızda sedece şeffaf bir dükkan camekanı var sanılıyorsa beni hiç anlamıyorsunuz demektir. Tarif etmek istediğim o anki mesafe, Gregor Samsa'yla ailesi arasındaki mesafe kadardı oysa tam olarak...Burada da biraz sohbet ettik, Ahmed 60 kg alışveriş yaptığı için ekstra valiz alacağından falan bahsediyordu galiba ama şekerden bayılmak üzere olduğum için takip edemedim. ''Sittin kilo habibi, sittin kilo. Can you believe that?'' dedi sanırım. Sonra bana İstanbul'un çok güzel olduğunu evi Sultanbeyli'den mi, Başakşehir'den mi, Beylikdüzünden mi alması gerektiğini sordu. Anladım ki aşırı da bir parası birikmemiş ve dedim: ''Antalya'dan al, havası yazın sizin ora gibidir''. ''Antalya'da çok körfezli var ya'' dedi. Sonra da yan masadaki Kuveytliler'den utanarak sesini alçalttı.

Tatlıcı üzerine bir de kahveciye gittik, orada da İstanbul sokaklarındaki göçmen fazlalığından ailesiyle nasıl tedirgin olduğunu anlattı. O ara kahve içerek ayıldığım için ''sikerim, dalga mı geçiyorsun?'' dedim. ''Yes, sittin kilo of shopping'' diye yanıtladı.

Laf lafı açtı, böyle böyle akşam oldu. Eski dostu görmek güzel geldi. Eve dönmek üzere vedalaşırken gözlerimizde yaşanamamış bir saç ektirmenin hüznü vardı...