Image by erenileri via FlickrAngela Merkel "Almanya'da çok kültürlülük çöktü" dediğinde "De get ordan" demekten kendimi alamamıştım. Çok kültürlülük çökemezdi çünkü Almanya'da hiç varolmamıştı. Orada alternatifsiz tek kültür vardı, herkes de ona uymalıydı, olmadı. 15 Kasım tarihli Disko Kralı programına Cartel'den tanıdığımız nam-ı diğer Kabus Kerim katıldı. Format ve zaman nedeniyle tam giremedi ama birazcık dokunabildi Almanya'da yaşayan Türkler konusuna. Birisi bu insanları TV'ye çıkarıp dinlese iyi olacak sanırım. Ben de merak etmeye başladım hislerini. Programdaki konuşmalar beni hemen Berlin yazısındaki karmaşık duygulara götürdü. Kerim Bey Türkiye'de iken annesi Almanya'da çalışıyormuş. Sonra hastalanmış annesi, Kerim de annesine Anneme Funk adlı albümü yapmış. Ben dinledim, enteresan olmuş. En azından basın abartıldığı son dönem remixleriyle alakası olmaması çok iyi. Kerim'in programdaki bir sözü de kaydetmeye değer: "Biz, Almanya'ya satılmış Türkleriz".
Bu arada bizim medyada sanırım yer bulmadı ama kendisi Türk delegasyonu ile yaptığı bir konuşma sırasında "Ho avuto una fidanzata turca" (Türk bir kız arkadaşım vardı) da demiştir zamanında. Anlaşılan bilinenleri bilinmeyenleri yanında, buz dağının görünen kısmı gibi...
Cevapları yine yorumlarda bekliyorum, hangi hatun çıktınız?... Hemen aşağıya da videolar. Ne güzel bir parlamento yarattı adam aklınız şaşar. Gerçekten de sözün bittiği yerdeyiz!
Image by NBANets via FlickrÜniversite yıllarında sabaha kadar ayakta kalıp veya saat kurup, uyanıp maç izlediğim zamanlar oldu. 3-4 yıldır bu olayın hayatımdan çıktığını farkettim, çok da boşluğunu hissetmiyorum açıkçası. Daha eski yılları da hatırlıyorum, belki ilkokul-belki öncesi, üzerinde "Lakers" yazan bir eşofman. Pazar günleri de NBA "top10" programı. Hangi yıllar olduğunu hatırlamıyorum ama oyunu sevmeme rağmen dışarıda oynamaya çalışınca hareketlerimin televizyondakilerin yanından bile geçemediğini hatırlıyorum. Sanırım sebebi basketbolun fiziksel ve zihinsel olarak komplikasyonundan ileri gelmekteydi. Topu ağır bi kere, hele de yağmur yerse o top tam bir mutsuzluk kaynağı olurdu adamın başına. Atış tekniği de kas yoksunluğundan mütevellit fırlatma şeklinde cereyan eder, istenilen sonuç alınamazdı. Aynı şekilde boy kısa, zıplama yetisi gelişmemiş bir birey...Hele de etrafta futbola dönmeye meyilli, isteksiz arkadaşlar varsa hemen ayak topuna geçilirdi. Allaha şükür fiziksel gelişim tamamlandıkça basketbol da oynanabilir bir spor halini aldı. Yeri geldi her gün oynadık... Kronolojik sırayı kaçırıyor olabilirim, şimdi bakınca hepsi geçmiş zaman ama bu oyunu oynamaya çıktığımızda bazı isimler söylerdik fakat adamlar yolda yanımızdan geçse tanımazdık aslında...İstisnalar vardı. Jordan'ı bilirdik, onu çok gösterirdi kamera; gözlüğünden dolayı Kareem Abdul Jabbar'ı bilirdik-ki kendisi o yıllarda Bağ-kur veya Emekli Sandığı'nın sağladığı gözlüklerle oynardı. Geri kalan isimler tamamen kolpalamaca. Yalnız bir isimden çok bahsedildiğini bilirim, herhalde ya TV'den ya da abilerden duyduk; Drazen Petrovic... Yeri geldiğinde, bizim de Drazen olmuşluğumuz vardı, oradan aşinayız.
Kendisi NBA'de yıldız olmuş ilk Avrupalı, yetenekli ve işkolik sayılabilecek kadar çalışkan. Efsane Yugoslavya milli takımından Vilad Divac'in da takım arkadaşı. Aşağıdaki belgeselde her taddan duygular mevcut. Aralarından su sızmayan iki arkadaş, sonrasında Yugoslavya'nın parçalanması sürecinde birbirinden uzaklaşan iki farklı milletin çocukları. Yollarını sonsuza dek ayıran trajik bir kaza. (Gereksiz ama kazada arabada bulunanlardan birisi de Türk). Belgeselin başında ne kadar gülerseniz, sonunda o kadar ağlarsınız, uyarıyorum.
Kodumunun savaşları, ne pis işler. Yazınki şampiyonanın Yunanistan maçını, Yunan bir çocukla izlemiştik, o zaman da düşünmüştüm aynı teraneyi dedesi Yunanlılara karşı verdiği mücadeleden dolayı cesaret madalyası alan bir genç olarak...Ama böylesi en pisi sanırım, iç savaş. Aynı milli formayı giyen adamlar muhabbet etmeye korkar olmuşlar. İnsanın ağlayası geliyor. İşte o başyapıt "once brothers":
Hikayenin savaş kısmına pek değinilmemiş ama aynı coğrafyanın acılarını daha gerçekçi görmek isteyenlere Srebrenica Massacre belgeselini tavsiye ederim. Hani şu devamlı Avrupa'nın göbeğinde, UN'in burnunun dibinde denilen. Link sadece part-1, oradan yolunuzu bulunuz.
Bugün hiç blog yazacak gibi değildim, ismini vermek istemeyen bir arkadaşın "Sopranos" tavsiyesini değerlendirmek için oturmuştum. Ancak bu arkadaş bana bir "debate"in video linklerini yollamış. Bir tıkladım, tam 90 dakika soluksuz izlemişim peşpeşe. Belki paylaşmazdım ama videoların 8. bölümünde konu bir anda Türkiye'ye geliverince paylaşayım istedim. Hoş hiç gelmese de yeterince güzel bir "debate" oldu. "Debate" lafını da ingilizce yazıyorum diye bana gıcık olmayın çünkü bu kelimenin yerine Türkçe "tartışma" veya "açık oturum" diyecektim ammavelakin bu Türkçe kelimenin bana çağrıştırdıkları İngilizce'si kadar nezih, entellektüel doyuruculukta değil maalesef. Bizim açık oturumlar genelde daha çok bağıranın haklı olduğu sanısını ve alkışlanan demegogların çığlıklarını hatırlatıyor bana. Dağarcığımda bu kelime fazlasıyla yıpranmış ve kirlenmiş. Ya yenisi icat edilsin ya da kavramı "debate" noktasına çekene kadar 200 yıl daha bekleyelim...
Her neyse, arkadaşın da adını veremiyorum çünkü kendisi yemekhane tadilatının her yıl hicri takvimle Ramazan ayına denk geldiği bir kurumda çalışıyor. Yeterince açık oldu sanırım.
Ayrıyeten öğrendiğim kadarıyla Youtube sansürü de kalkmış, o halde hemen video paylaşayım dedim. Geçen aylarda benzer videoları Dailymotion'dan falan bulayım da Türkiye'den insanlar takip edebilsin diye canım çıkıyordu. Sansür genlerimize işlemiş, bu tarz bir "debate"i ülkemizde asla göremeyeceğimi bilmemin de bir nedeni bu. Bakın ne boyutlarda bizde sansür. Bir şeyi idare edemiyorsak, onun hakkında konuşulmasını-konuşulmamasını idare etme sanatı ne boyutlara ulaşmış: "Aceto Balsemico: Susma sustukça sıra sana gelecek"
Halbuki biz Türkler çok koyuvergitsinciyizdir ama iş sansüre gelince öğrenemedik şu düsturu.
Şiddetle tavsiyem zaman yaratılıp Hitckens'in takip edilmesi. Ama uyarayım Dawkins'e alerjiniz varsa, Hitckens komaya sokar. Sinirleriniz bozulacaksa bu blogun daha eğlenceli yazılarını okuyunuz. Bakın bakalım Hitckens'ı mı, Tarık Ramazan'ı mı ikna edici bulacaksınız? Şunu da belirteyim Hitckens'ın yakalandığı kanserden kurtulacağının garantisi yok, eğer sevdiyseniz eserlerine ulaşınız.
İş yerinde öğle yemeklerimizi kafa dengi arkadaşlarla çıkıp bir parkta yiyorduk, havalar da güzeldi. Aslında bu ekip 4 İtalyan ve benden oluşan samimi, çekirdek bir kadro idi. Gel zaman, git zaman samimiyet artınca çocuklar bana Türkiye ve Türkiye'nin kalıplaşmış bazı sorunları ile ilgili sorular sormaya başladılar. Ben de bildiğim kadarıyla anlatıyordum. Yalnız ne kadar tarafsız cevaplar verebiliyorum diye bir merak vardı içimde. Acaba diyordum, bazen çok iyimser veya çok gaz cevaplıyor olabilir miyim çocukların sorularını. Bir zaman sonra öğle yemekleri dışında da buluşmaya başladık. Amacım Türkiye'nin AB'ye girmesi yolunda birkaç gencin kafasını karıştırmak, çok süper bir ülke olduğumuza onları inandırmaktı. Ama bir canavar yarattığımı farkettim.
Geçen haftasonu çocuklardan birisi coşup bana aşağıdaki videoları yollamış internetten. Ne anlattıysam artık çocuklara, nasıl etkilediysem birer Türk milliyetçisi olmuşlar.
İlk video
"Grandissimo uomo e leader!!!!" başlıklı bir e-postayla geldi:
2. video: "Great Military Anathems" başlığıyla geldi:
3. Video "Great People of Turkey, Great Respect!!!!!!" başlığı altında geldi:
4. ve son video da "Great people" bağlığı ile yollanmış:
Bazılarının içeriği fazla sert geldiği için çocukları Yunanlılar düşmanımız değil şeklinde sakinleştirmek durumunda kaldım. Bi daha da etrafıma adam toplayıp soru da cevaplamak istemiyorum.
Kendilerine daha tarafsız bir bakış açısı olsun diye Ekonomist'in son sayısında çıkan Türkiye analizini önerdim. Online versiyonu kısa, basılı versiyonu 14 sayfa ve fena değil gibi...
Image by Giandomenico Ricci via FlickrYatılı lisede okurken birbirimize çok çılgın şakalar yaptığımız olmuştu. En sevdiklerim organize olanlardı, çok kişinin olan-biteni bildiği, sadece kurbanın bilmedikleri. Bazıları o kadar sofistike olurdu ki işin içine öğretmenlerimizi bile katardık. Hey gidi günler hey...Etrafınızdaki herkes bir şeye inanırsa ve size onun doğru olduğunu hissettirirse olan-bitene inanmamanız mümkün olabilir mi? Ya da en azından olanlara karşı çıkacak cesaret kaçımızda vardır?
ODTU'de yapılmış güzel bir örneği vardır. 4 kişilik odaya okulu yeni kazanan bir kurban gelir. Görür ki kendisine tahsis edilen yatağın başucunda bir fotoğraf, üzerinde çiçekler. Çocuk biraz da baskıdan olsa gerek durumu kabullenir. Odadaki daha kıdemli 3 kişi yatağın başına arasıra gelerek dua edip giderler. Çocuğa kötü davranırlar. Bu rutin 3-4 gün sürdülür. Kurban dayanamaz ve diğer 3'lüden birisine sorar: "Bu kim?, neden böyle davranıyorsunuz?" Cevap: "Senden önceki oda arkadaşımızdı, hayatını kaybetti. Senin onun yerini almanı sindiremiyoruz". Beşinci gün herkes yatıp ortalık karardıktan sonra fotoğraftaki kişi çıkagelir. Kurbanı sarsarak uyandırır ve der ki: "Kalk len, orası benim yatağım"...Kurban böğürerek ağlar, koşarak kaçar. Sonradan kurbanın gönlü alınır, titremesi geçirilir, arkadaş olunur.
Bu tarz şakalar anladığım kadarıyla Avrupa'da da yaygın ve yapılıyor. Ancak malzeme farklı tabi ki...Örneğin Milano bir moda kenti. Ne oluyor moda kenti olunca? etrafta defileler, alışverişe gelen kitleler, moda showları oluyor tabi ki ama bizim gibi insanların o moda showlarına ve vitrinlere erişimi pek yok. Ben Milan'ın moda şehri olduğunu en çok buraya bir ajansta tutunabilir miyim diye gelmiş zayıf ama uzun boylu, çoğu Doğu Avrupa kökenli kızları metroda görünce anlıyorum. Sayıları hiç azımsanmayacak kadar fazla, Allah yollarını açık etsin...Malzeme bu olunca şakalar da başka oluyor.
Bocconi Üniversitesi'nin yurtlarından gelecek sıradaki hikaye. Bocconi İtalya'nın en iyi "business" okulu. Monoco prensinden tutun, Armani'nin oğluna, DolceGabana'nın kızına, Pirelli'nin varisine kadar bir çok taşaklı arkadaşın yanısıra mankenlik camiasının ünlü isimlerini de mezun etmiş veya barındıran bir okul. Malzemenin zenginliğine bakın, kendisinin adı Nina Senicar. Bir Sırp güzeli ama Berlusconi'nin göçmen politikası sonucu İtalyan vatandaşlığı da almış. Kendisinin şakalara konu olduğu yıllar henüz ilk çekimlerini yaptığı, selebriti olmadığı, okuyup aynı zamanda yurtta kaldığı yıllar. Yurda arkadaşını ilk kez ziyarete giden Marco telefon açıp oda numarasını sorar ve duyduğu numaraya arkadaşının odasıymışçasına gider. Bu arada arkadaş da Nina'dan şaka yapmasını rica eder. Çocuk odaya gittiğinde Nina kapıyı iç çamaşırlarıyla açar. Bu şaka defalarca ve birçok kişiye yapılmış... Bi de bizim ODTÜ şakasına bak...Gerçi ikisi de ölüyü diriltiyor, inanmayan hemen alttaki videoyu izlesin.
Giriş paragrafında da bahsettiğim gibiinsanlar bazı durumlarda "Hadi canım, bu kadar da saflık olmaz" denilecek durumlarda bile çok garip şeylere çevrelerindeki herkes öyle söylediği için, herkes aynı şeyi telkin ettiği için kolaylıkla inanıyorlar. Mesela bir uç örnek vereyim biz zamanında bir arkadaşımızı boxer don giyince şap yalaması gerektiğine ikna etmiştik. Herkes aynı şeyi söyleyince, o söylenen şey doğru oluveriyor...İnanmazsan Hitler'e bak. Bir ulus peşinden gitmiş adamın.
Bu hadise aşağıdaki videoları izleyince aklıma geldi. Richard Dawkins'in İngiliz eğitim sisteminde din müfredatı da okutulan okulların bilimselliğe nasıl kapalı hale geldiklerini araştırdığı belgeseli. Bütün ana akım dinler belgeselin konusu ama benim dikkatimi en çok müslüman okuldaki çocuklar çekti. Bir konuda da sevinmedim diyemem, din anlamında anlatılanlar ve bilimi dinle açıklama konusunda İngiliz bebelerden hiç bir eksiğim kalmadan eğitilmişim. Çocuklar da aynı benim gibi suların hiç karışmama hadisesini, maymundan gelindiyse maymunun neden yok olmadığı argümanlarını duymuşlar. Bilimsel eğitim alsalar bile din eğitiminin özgür düşünme yetilerini nasıl etkilediği belgeselde çok açık görülebiliyor.
Belgeseli 4 bölüm halinde ekliyorum ama youtube açamayanlar belgeseli indirebilirler veya bir kısmını altyazılı olarak facebooktan görebilirler. Çok uzun da değil...
Şimdi burdan bizim cemaat okullarına da girsem mi acaba ama ne alakası var...
Image via WikipediaOlaylara dışarıdan bakan bir gözün, olayların içerisinde çırpınanlara göre durumu nasıl da apaçık ortaya koyabildiğinin güzel bir örneğiyle karşılaştım. Richard Dawkins bir panelde bizden bahsediyor, resmimizi çekiyor ve elimize veriyor (çektiği resmi). Bazen Türkiye hakkında olmam gerekenden daha olumlu düşündüğümü farkediyorum. Aslında belki olumsuz olmaya da gerek yok ama zamana ihtiyacımız var diyelim. O kadar zaman sonra da biz olacak mıyız bilmiyorum bu fani dünyada. Yani batının bugünkü normlarında bilimselliğe, akılcılığa, analitikliğe ve ancak bunların sonucu varılacak demokrasiye ulaştığımızı sanırım ben göremeyeceğim.
İnternette her şey yasak. Bir yere kadar insan sineye de çekiyor. Google vergi vermediği için youtube ve bazı google uygulamaları kapandı falan denilince veya hakaret içeren videolar var denilince. Ama şimdi bu Richard Dawkins'in sitesi nasıl kapanmıştı ben anlamadım. Adamın geçmişine bak. Bütün argümanları da bilimsel. Richard Dawkins çıkıp alanı dışında argüman öne sürse icabında kendisine "bi git hoca" deriz ama adamın işi gücü de devamlı biyoloji. Yani burası kapanırken neler oldu anlamamıştım bugün de nasıl açıldı yine anlamadım, makalesi nasıl yasaklanmış onu da anlamadım (hoş kendisine de açıklanmamış). Ama bilim eğer tez-antitezle ilerliyorsa, antitezler yasaklandığında tezler geçerli kılınır mı? Neyse, yine de aşağıdaki videolarda söylediklerini yazıya döktüğü Türk bayraklı kısmı kaldımış, bir nebze rahatladım. Çünkü konuşmayı ve bu konudaki bir makaleyi okuyanın bizdeki eğitim seviyesi hakkında genel bir kuşkusu doğuyor olabilir. Sonra ben Türkiye'de iyi mühendislik eğitimi aldım dediğimizde adam bu konuşmayı referans alırsa bize "suyun kaldırdığına inanıyor musun?" diye sorar...
Ben bu blogda tabi ki olayın ne dini ne de bilimsel boyutuna girmeyeceğim. Ama akılcılıkta yerlerde süründüğümüz aşikar. Şu dindarlığıyla ün salmış İtalya'nın orta yerindeki Papa bile artık evrimi kabul ettiğini dillendirdi ki kurumu yıllarca bilime bulaşanı yakmıştı. Biz de artık biraz yol alsak.
Lafı kısa keseyim, Richard Dawkins aslında aşağıdaki videolarda "Biz 3 günde çıkarırdık"ın fotoğrafını çekiyor. Batıya bok atmak kolayımıza geliyor ama Kraliyet bilim kurulundan bir adam "çocuklar din konusunda özgür bırakılmalı" dediği için bilim kurulundan istifa etmiş (ettirilmiş), bizde "3 günde çıkarırdık"tan hala ses yok. Fark 200 yıl mı desem, 300 mü...
Dawkins hocama da bir tavsiye, bu doğu coğrafyasıyla uğraşmayı bıraksın. Biz yeri gelir evrime ihtiyaç duyarsak 3 günde onu da yaparız icabında. İcraatın içinden geliyoruz ne de olsa...