Tuesday, September 6, 2016

İlk Kısa Öykü Denemem


Canım yeğenim Can İlber’in anısına….








Bir insan aramızdan ayrılır, insanları değiştirir. İnsanlar değişir, insanlık gelişir.




















Övgü TOKÖZ
2016-İstanbul
KÖKLER

Mart 2025


Ahmet Bey’in telefonu İsviçre ülke koduyla arandığında, oğlundan gelen günlük bir arama olduğunu düşünerek  ekrana baktı. Artık 57 yaşındaydı. Dükkana yılların alışkanlığı ile geliyor, satışa ve mal alımına karışmadan patronluk taslıyordu. Çıraklar da, müdürlüğü emanet ettiği genç akrabalar da durumun farkındaydı ama herkes rolünü oynuyordu. Genç çocuklara dükkanın önünü temizlemeleri ve çayı demlemeleri yönünde talimatı çoktan vermişti. Herkes onlarca yıldır işlerin böyle yürüdüğünü bilirdi ya yine de kısıtlı patronluk imkanı olduğu için bu fırsatları tepmiyordu. Alnında biriken teri sildi. Havalar Mart’ta hiç böyle sıcak olmazdı evvelden. İsviçre’deki oğlundan duyduğu küresel ısınma ve karbon salınımı mevzularını herkese satmış olmanın haklı gururuyla sırıtmaktaydı. Esnaf ona artık ‘’Karbon Ahmet’’ deme noktasındaydı. Oğluyla öyle gurur duyuyordu ki, takılan bu isimler umrunda bile değildi.

Telefonu açtı, konuşmadan olduğu yere çöktü ve ağlayarak bağırmaya başladı.



Ekim 2024

Mehmet bir grup yüksek lisans ve proje arkadaşı ile Cenevre’de bir barda bira içiyordu.  Henüz geleli 4 gün olmuştu ve yerleşememişti bile. Fransız arkadaşının yanında masaya Nubar da geldi. Sohbet İngilizce dönerken mevzu Türk yemeklerine gelince Mehmet annesinin sarmalarından bahsetti. Henüz tanımadığı yabancı, kırık Türkçesi ile sordu: ‘’Zeytinyağlı mı, etli mi?’’ Bu çok uluslu ortamda böyle bir uzman sorusunu hem de Türkçe hiç beklemiyordu. ‘’Zeytinyağlı ama tarçınsız’’ dedi. Muhabbet buradan aldı yürüdü. Özel mevzulara pek girmeden ama samimi bir sohbet bütün gece sürdü aralarında. Nubar da lisans sonrası eğitim için Cenevre’deydi ve tuttuğu dairede hala bir kişilik yer vardı.  Teklif etmeden önce Mehmet’i tartmayı tasarladı. Ailesinin kökenlerinin dayandığı İstanbul’dan gelen bu çocukla zaman geçirmenin kendisini tanıma yolculuğunda faydası olacağını düşünmüştü. Eninde sonunda dedesi ve babannesinden her gün duyduğu bu dili konuşan birisi idi Mehmet. Kendisi de onların yanında epey Türkçe öğrenmiş ama asla çok konuşma fırsatı yakalayamamıştı.  Mehmet de dedesinden yıllarca çocukluğunun İstanbul’undaki Ermenileri dinlemiş ama artık bulundukları muhitte kimse kalmamış olduğu için tanışamamıştı. Gecenin sonunda Nubar, ertesi gün apartmandaki odayı göstermek üzere Mehmet’i davet etti.

Mehmet odayı gördüğünde küçüklüğüne inanamadı ancak öte yandan da bir an önce yerleşmek istedi. Yıllardır ticaret yapan, Anadolu’ya kundura dağıtan bir ailede kendisini bildi bileli varlıklı idi. Şimdi bu mütevaziliğe alışması zaman alacaktı ama mekanların insanlarla güzelleştiğine inanırdı. Bu yüzden çok dert etmedi. Bu Nubar kafa dengi diye düşündü. Aynı gün hosteldeki iki valizi ve bilgisayar çantası ile odaya yerleşti.

Günler günleri, mevsimler mevsimleri, muhabbetler muhabbetleri kovaladı…



Mart 2025:

Nubar, telefonunun üçüncü çalışında söverek saatindeki cevap tuşuna dokundu. Arayan fakülte dekanıydı ve Nubar’ı görmesi gerekiyordu, derhal okula gelmesini istedi. Nubar da pazar günü erken saatte kendisinin okula çağrılmasından dolayı önemli bir şey olsa gerek diye düşündü. Yataktan kalktı, duşa gitti. Mehmet’in oda kapısı kapalıydı. Halen uyuyor olmalıydı, kim pazar günü sabahın köründe uyanırdı ki! Espresso’sunu ve kruvasanını yuvarlayıp, evden çıktı.

Dekanın odasına vardığında tatsız bir durum olduğunu anladı. Dekan ayağa kalkarak, Nubar’ın yanına yaklaştı, lafı uzatmadan ‘’Kötü haberlerim var, Mehmet’i talihsiz bir kaza sonucu kaybettik’’ dedi. Nubar’ın kötü haber beklediği yer artık 78 yaşında olan, uzun süredir bugünden çok geçmiş hikayelerinde yaşayan dedesi Amo idi. Mehmet’in adını duyunca koltuğa çöktü. Bir süre karmaşık duygularla oturdu. Fazla bir şey de düşünemedi. Beyni fazla mesai yapan bir bilgisayar gibi çalışıyordu. Bir taraftan anıları, bir taraftan kendi sevdiği yakınlarını, bir taraftan Mehmet’in daha dünkü imajını, ortak yürüttükleri projeyi ve şimdi ne olacağını düşünürken, öte taraftan da gözyaşlarıyla mücadele ediyordu. Yaşanan bütün güzel anılar, şimdi en büyük lanete dönüşmüştü. Tıpkı bir bilgisayarın fazla yüklenmede ısındığı gibi Nubar’ın da kulakları ısınıyordu. Ne kadar zaman geçtiğini farkedememişti ama dekan sessizliği bozdu: ‘’Aileye haber vermeliyiz, Türkçe’’. Nubar bu göreve hiç gönüllü olmasa da kabul etti. Elini yüzünü yıkayarak odaya döndü. Okulun psikolojik danışma servisinden de bir kişi odaya geldi. Nubar’a nasıl yapılacağını açıkladı: ‘’Kendini tanıt, kısa tut ki karşındakinin adrenalini yükselmeden haberi hızlıca ver. Şok olmaları, stresi yükseltmemizden iyidir’’. Nubar’ın aklına yatmıştı. Bu boktan hadise yaşanmıştı, söylemenin daha az acıtacak bir yolu yoktu. Dedesini düşündü, hiçbir zaman, hiçbir mevzuyu direk söyleyemezdi. O doğulu tavrı hiç bırakamamıştı. Acaba Mehmet’in babası Ahmet de o tarza mı alışıktı? Müdürün masasındaki bilgisayara sesle arama komutunu verdiler.

********

Çalışanları Ahmet Bey’i eve götürdü. Karısı Münevver Hanım’a haberi kendisi vermek istedi. Başkası dese de inanmazdı zaten Münevver Hanım oğlunun kaybına. Gelen telefonları açacak gücü bulmaları üç gün sürdü. Dükkanı konsolosluktan bir görevli aramıştı. Cenaze işlemleri için birisinin konsoloslukta işlemleri takip etmesi gerekiyordu. Ahmet Bey o an oğlunun yabancı dil öğrenmesi için yaptığı baskıların haklılığını anladı ama böyle tasarlamamıştı geleceği. Hangi gelecek ölüm düşünülerek tasarlanırdı ki zaten. Hayatı boyunca Türkiye dışına çıkmamış, tutuculuğundan sebep hiç uçağa binmemişti. Aklına oğlunun ne olur ne olmaz diye verdiği Ermeni çocuğun telefon numarası geldi. Hem kötü haberi veren de oydu. Çocuğun az buçuk Türkçe konuşabildiğini hatırladı. Mehmet uzun uzun anlatmıştı Nubar’ı, ailesinin İstanbullu oluşunu. Ahmet Bey sevinmişti de bu duruma ama yine de oğlan Ermeni ile kalıyor diyememişti esnaf arastasında. Bu düşüncelerle telefona gitti, Nubar’ı aradı yardım için.

Nubar telefonu açtı, acılı baba lafı dolandırdı, tıpkı Amo dedem gibi diye düşündü Nubar. Zaten Nubar da dedesi gibi oluveriyordu duygusallaşınca. Bir an borçlu hissetti kendisini Ahmet Bey ve Münevver Hanım’a. ‘’Tamam, ben hallederim’’ dedi. Dil bilmeyen bu adama yardım ederken Paris’e ilk taşındığı zamanki dedesine yardım etmiş gibi hissetti. Dilini bilmediğin bir yerde, evinden uzakta, hayatın zorluğu başka şeye benzemezdi. Bu duygu Nubar’a tanıdık değildi ama dedesi o kadar çok anlatmıştı ki adeta kendisi yaşamışçasına bilirdi gurbeti. Dedesi hiç anlatmasa, haftada bir İstanbul’dan Paris’e gelişlerini anlatırdı. On yaşındaydı dede. Fazla bir şey getirememişti ailesi, en azından canları sağ idi. Yolculuk büyük bir çile ile geçtikten sonra, bu lisanını, yemeğini bilmedikleri yer fazlasıyla zorluk çıkarmıştı. Küçük Amo İstanbul’da babasına ayakkabı imalat ve tamiratında yardım ediyordu. Paris’e doğru yola çıkarlarken her şeyi geride bırakmış, sadece tamirat için gereken kargaburunu; o çocuk haliyle yanına almıştı. Başta sıla özlemi azdı, mücadele çoktu. Neden sonra bu koşuşturmalar bitip günlük hayat rutini başlayınca bir büyük özlem oluşmuştu içlerinde. Mahalleler, komşular, alışılmış ama geride bırakılmış bir hayat standardı, ana-baba toprağı. Şimdi bir telefonda dedesinin bütün bu duyguları içine doluvermişti Nubar’ın.

Ertesi gün, Nubar Türkiye Cumhuriyeti Cenevre Başkonsolosluğu’nun yolunu tuttu. Ölüm belgesi, otopsi raporu, cenaze şirketinin ayarlanması, uçak ve kargo şirketiyle görüşülmesi… Bir dolu işi halletmesi 10 günü buldu. Aslında Mehmet’le bu kadar yakınlaştığını da farketmemişti onun varlığı sırasında. Ölümü sonrası gereken prosedürlerin her aşamasında bulunma isteği ona yeni bir şey öğretiyordu. Sevdiklerimiz ölümlerinden sonra bile bizim için korkunç olamıyorlardı ve onları uğurlamak bizzat yapmak istediğimiz bir şey haline geliyordu. Tren kalkmadan, gardan ayrılamamak gibiydi bu, sonuna kadar camın önünde bekleme duygusu. Her gün uzun uzun Ahmet Beyle telefonda konuştular. Okul, işlerin hallolmasında yardımcı olmak adına kendisine bir araç da tahsis etmişti. Okul ve proje dışında kalan çoğu zamanı cenaze işleri ve Mehmet’in eşyalarını toparlamakla geçirdi. Ne zordu gurbette ölüp, o ölü bedeninle vatanına dönmeye çalışmak. Yorucudan da öte, bitmişssin zaten. Böyle zamanlarda arkadaşlarının koluna girmeliydi insan, nihayetinde koltuk değneği yoktu ölülerin.

Bürokratik işlemler tamamlandığında sınıf arkadaşlarından oluşan bir grup cenaze ile birlikte Türkiye’ye gitmek istedi. Mehmet, Nubar’ı defalarca davet etmişti İstanbul’a ama Nubar dedesinin İstanbul anlatısı ile babasının İstanbul anlatısı arasında hep kararsız kalmıştı. An gelir, hayatın akışı kararsızlıklarımıza  noktayı koyar. Verilemeyen karar, verilmişti. Şimdi Nubar İstanbul’a gidecekti, yollar biraz da iradesi dışında çizilmişti. Çözümü ertelenmiş sorunlar çözüldüğünde gelen rahatlama ile gökyüzüne baktı. Gökyüzü her yerde aynıydı, insan her yerde aynıydı.

Babasını aradı, durumu anlattı. Babası Aram belli ki çok da sevinmemişti ama belli etmemeye çalıştı. Dedesi Amo’nun yaşadıkları için hep Türkiyeyi sorumlu tutardı babası. Dede istedi telefonu babasının ardından. Babasının aksine sesi çok mutlu geliyordu. İnsanın memleketi çocukluğu idi eninde sonunda. Amo Dede de 10 yaşında terkettiği şehre torununun gidişine oldukça sevinmişti bu nedenle. Sordu:

-Evlat, kaydedebilecek misin?
-Söyle dedem, kayıttayım.

Dede konuştu. Dedenin huyuydu, konuşmaların sonunu dinlemezdi. Diyeceğini bağırarak söyleyip telefonu kapattı.

Ertesi gün sınıf arkadaşları ile Cenevre Havaalanı’nda buluştular. Mehmet’in cenazesi ile aynı uçakla İstanbul’a doğru yola çıktılar. İstanbul’a indiklerinde aile, öğrenci grubunu karşıladı. Ahmet Bey ve Münevver Hanım ‘’Nubar kim?’’ diye sorarak, aradılar çocuklarının anısını. Bulduklarında ağlayarak sarıldılar. Bazı akrabalar da cenaze işleriyle ilgilendiler. Aynı günün ikindisinde cenaze namazı için cami’nin yolu tutuldu.

Namaz kılındı, imam sordu: ‘’Nasıl bilirdiniz?’’ Herkes: ‘’iyi’’ derken, Nubar: ‘’Dünyadaki ekonomik adaletsizliğe kafayı takmış’’ diye geçirdi içinden. Mehmet dünyadaki en zengin yüzde birin, global ekonominin yüzde seksenini yönetmesi üzerine düşünürdü hep. Durum yıllar geçtikçe daha da kötüye gittiği için, haksız da değildi. Mehmet ve Nubar Birleşmiş Milletler destekli bir projede beraber çalışıyorlardı. Proje internet ortamındaki tüm datanın değerlendirilmesi sonucu tarihi olayların bilgisayar hakemliğinde sonuçlandırılıp sonuçlandırılamayacağının bir pilot projesiydi. Proje kapsamında incelenen olayların başında 1915 olayları geliyordu. Nihayetinde insanın duygularının karıştığı işlerde karar vermek oldukça güçleşiyordu. Nubar ve Mehmet defalarca beraber yaşadıkları evde banyoyu o hafta temizleme sırasının kimde olduğu konusunda tartışmıştı. Bunun için bile zar-zor uzlaşan insan, elbette 1915’den kalma büyük veriler içeren konularda bir sonuca varmakta yetersizdi.  BM de madem bilgisayar teknolojisi böylesine gelişti neden bir pilot proje başlatmayalım demiş olacak ki veri uzmanı yazılım öğrencileri ve hukukçular ağırlıklı olmak üzere birçok kişiyi davet etmişlerdi. Pilot proje bir sonuç verirse, 193 ülkenin yararlanacağı büyük bir hakemlik yazılımı için yol açılmış olacaktı. Belli bir yol alınmıştı projede ama hala çok yeni sayılırdı. Proje ilerledikçe insanlar mevzuları konuşmayı tamamen bırakıp, bilgisayarlara umut bağlama eğilimine girmişlerdi. Oysa insanın en büyük alamet-i farikalarından birisinin konuşarak anlaşmak olduğu söylenirdi. Yalan. İnsan konuşsa bile hayvanların en zor uzlaşanıydı ve açığını kapatması için bilgisayarlara ihtiyaç duyar hale gelmişti. Üstelik her taraftan lobiciler analiz yazılımının tarafsız olmaması adına yoğun bir baskı içerisindeydiler. İnsan, bilgisayarın da kanına girmeye çalışıyordu kısaca. Etkilenmiyor da değillerdi hani. Hem Türk hem de Ermeni tarafları, veri analizlerinin sonuçlarını kendilerine yontma konusunda, yazılımdaki en ince ustalıklarını konuşturmalarını istiyorlardı onlardan. Mehmet ve Nubar eve gidene kadar bunlar üzerine tartışıp duruyorlardı. Nubar bugün anladı ki insanın asıl büyük yetisi konuşması falan değil, hiç ölmeyecekmiş gibi kavga edebilmesiydi.

Düşüncelerini onu öpmek üzere kendisine çeken Mehmet’in bir akrabasının yarattığı panik bozdu. Adam ekledi: ‘’Başınız sağolsun’’, Nubar başıyla selamladı.

Cenaze sonrası eve geçildi. Bir kaç saat sonra öğrenci grubu ayrılmak üzere izin istedi ve ayağa kalktılar. Nubar iki gün daha kalmak üzere bir hostel tutmuştu. Kapıya yürürken Münevver Hanım elinden tuttu ve ekledi: ‘’Sen kal Nubar, Mehmet’in son aylarını anlat bize’’. İşte dedemin tarzı diye düşündü Nubar. Bu sarmala girildiğinde çıkış olmadığını bilecek kadar tanırdı bu ekolü. Yine de bir Avrupalı gibi ‘’tamam’’ deyip oturamazdı.
-Sağolun, hostelde yerim hazır.
-Hayatta bırakmam, burası senin evin. Sen bizim evladımızsın bundan sonra.

Şimdi olmuştu, artık kabul edebileceği kadar ısrar görmüştü. Sessizce tek omuzuna astığı çantasını yere doğru kaydırdı. Diğer öğrencilere de ısrar edildiyse de onlar için sonuç değişmedi. Arkadaşları ayrıldıktan sonra Nubar oturdu, Münevver Hanım’a Mehmet’in Cenevre’deki son aylarını anlattı. Çokça ağladılar, az da olsa gülümsediler, geceyi ettiler. Nubar da yeri geldikçe dedesi Amo’nun küçük yaşındaki göç hikayesinden, büyük dedenin İstanbul’daki işlerinden, mahallesinden, artık hayatta olmayan ninesinin babannesine öğrettiği yemeklerden, 1955 Eylül’ünde yaşanan korku hikayelerinden bahsetti. Münevver Hanım ve Ahmet Bey yeri geldi başkaları adına utandı, yeri geldi oğlunun sağ iken bu konularda ne düşündüğünü sordu, yeri geldi ‘’Biz cahiliz’’ deyip işin içinden çıktı. Yatma saati geldi çattı. Işıklar söndü. Herkes uyku ile cebelleşmek üzerine yataklarına çekildi. Artık uyku, her zamankinden zordu bu evde.

Sabahın ilk ışıklarıyla gözleri açıldı Nubar’ın. Dün büyük bir kalabalık ve kaosa sahne olan evde bugün derin bir sessizlik hakimdi. Günleden pazartesi olması nedeniyle yaşlı yakın akrabalar dışında kimse kalmamıştı evde. Herkes işine gücüne akmıştı. Öte yandan bu talihsiz kaza yaşanalı zaten iki haftayı buluyordu. İnsanlar yavaş yavaş bu acı gerçeği kabullenerek, işlerine dönme çabasına girmişlerdi. Yavaşça doğruldu ve odadan çıktı. Yüzünü yıkamaya giderken mutfakta kahvaltının hazır olduğunu gördü. Oturdu, sessizce Münevver Hanım ve Ahmet Bey ile kahvaltısını yaptı. Sabahlar hep zordu. Gün boyunca insan kaybına kendisini ikna etmekle meşgul oluyor ve akşama doğru bunu kabullenmiş oluyordu. Ancak sabah gözünü açtığında hikaye yeniden başlıyordu. Kayıp akla düşüyor, acı bir göğüs ağrısı ile yeniden telkin süreci başlıyordu. Günler böylece sürüp gidiyordu işte. Bu nedenle Münevver Hanım, sabahın bu saatinde gözleri yaşlı çay dolduruyordu bardaklara. Önünde kendisini tekrar ikna etmesi gereken uzun bir gün vardı, hazır olmalıydı.

Buna karşın Ahmet Bey çareyi sokaklarda yaptığı uzun yürüyüşlerde bulmuştu son iki haftada. İnanmakta zorlandığı bu evlat kaybını yürüyerek aşmaya çalışıyordu. Kilometrelerce yürüyor, bıkmadan yürüyor, zihnini meşgul tutuyordu.

Kahvaltı bitince Ahmet Bey, yine yürüyeceğini belirterek Nubar’a sordu:
-Sen de gelmek ister misin evlat?
-Aslında gitmek istediğim bir adres var.
-Neresi? Yürürüz.

Nubar kol saatine dedesiyle yaptığı konuşmayı kaydetmişti. Tekrar oynatarak Ahmet Bey’e adresi dinletti. Ahmet Bey:

-Bugün dükkana uğrayasım yoktu ama kalk gidelim, açalım.

Nubar şaşırdı, düşündü, kavramakta zorlandı. Münevver Hanım ağladı, ki zaten ağlamakta olduğu için neye ağladığı bilinemezdi. Ahmet Bey her şeyin üzerini bir örtü gibi kaplayan, her duygudan daha yoğun bir duygunun altındaydı. Hayata evlat acısı perdesinin ardından baktığı için kafasının işlemesi ve tepki verip şaşırması beklenemezdi zaten.

Nubar şaşkınlıkla sordu:
-Ben kimim?
-Sanırım ustamin oglu Amo’nun torunusun, dükkanın sahibisin. Yolda anlatırım.

Ahmet Bey yolda 1955’de giden ustasından ve Amo’dan bahsetti. İnsanlar, onları ayıran onca bariyere rağmen ne kadar da iç içe hikayeler barındırıyor diye şaşırdı Nubar. O an anladı ki BM projesi Mehmet ve Nubar’ın değil, Afrika’da iki ayağı üzerine kalkıp yürümeye başlayan atalarının projesiydi.












Saturday, August 13, 2016

YENİDEN İTALYA-2

Bu yazıyı Yeniden İtalya-1'den bir hafta sonra yazmam gerekiyordu ama bir sürü şey olduğundan bir türlü başına geçemedim. Hangimizde verim-üretim hali kaldı ki ben suçlu olayım. Mal gibiyiz. İzlanda'da bisilet turu, Endonezya'da dağ yürüyüşü hayali kuracağım yaşlarım TV karşısında açık oturum izleyerek geçiyor. Dönelim İtalya'ya.

Milano'dan atladık trene Ligure' de Santa Margherita' ya gittik. O kadar çok özlemişim ki bu sakinliği. Valla bir sipariş veriyosun, bir kahve, bir dondurma istiyorsun da barista hiç acele etmeden tadını çıkara çıkara hazırlıyor ya, hastasıyım. Neredeyse ''daha da yavaş'' diyeceğim. Bu sindirerek, güzelce yapma halini öyle özlemişim ki. Ben adamın hazırlayışındaki ahestelikten utanıp laps lups yadiğim yemekleri çiğneye çiğneye yedim yemin ediyorum. Şimdi İtalyan trattoria'larında neler yediğime girersem çıkamam da burdan kısaca yazayım: her şeyi yedim. Sağolsun oteli de İtalyan arkadaşların aracılığıyla tuttuğumuzdan, o da güzel bir yerdeydi. Bu şehri merkeze alıp etrafı gezdik.

İlk dikkatimi çeken şey ebeveynlerin oldukça ileri yaşta olmalarıydı. Çocuk var, anne-babasıyla geziyor ama dedesi de olabilir. Bildiğin çocuk sahibi olma yaşı 40lara dayanmış belki geçmiş. Nerden anladım? Çünkü daha dikkatli bakınca 70-80 tayfasının da torun gezdirdiğini sezdim daha sonra. İtalyan sayfiyeliği de anane ve babanneye atılıp gidilen ve anne-babası Lombardia'da endüstriye köle olmuş beyaz yakalıların çocuklarıyla dolu. Tek iyi tarafı yavaş yaşadıklarından İtalyan 70'i bizimkine denk değil. Bildiğin bisikletle scooterla gezme yaşı.

İkinci gün dedik 5km Porto Fino'ya yürüyelim. Bizi sağolsun uyardı otelci: ''orası çok pahalıdır, yemeğinizi burdan götürün''. Sağolsun valla turizmci böyle olur. Zaten ekonomik turistlik de Avrupa kültürünün bir parçasıdır. Doldurduk panino'larımızı, yola düştük. Hayatımda yürüdüğüm en güzel rotalardandı. Yol boyu sol tarafımızda dünyanın en iyi denizlerinden birisi. Mest ola ola yürüyorum denizi seyrederek. Şöyle aşağı yukarı 2-3 km yürümüştüm ki o berrak ve pürüzsüz suda bir köpüklenme bir kabarcıklanma, olağandışı bir kıpırdanma yakaladım. İtalyanlar denizde pek yüzmezler. Suya girmek için ''bagnarsi'' fiilini kullanırlar. Bi ıslanıp gelmektir amaç. Önemli olan Berlusconi ten rengine ulaşmaktır plajda. Bu nedenle şamandıraları falan da hep yakın olur ve dolayısıyla yüzme alanı dardır. İşte o alan içinde bir çırpınmaca. Boğulma var diye indik sahile, baktık herkes çok tedirgin. Ben biraz daha yakından süzdüm olayı ve hemen çözdüm. Bu bir Anadolu kelebeğiydi. Bağırdım hemen: ''sakin olun, bu bir anadolu kelebeği, Turco''. Herkes oturdu. Zaten 2-3 dakika sonra bizim yiğido köpeklemeye geçti. Baktım göbeğini içeri çeke çeke sudan çıkıyor, gittim yanına: ''birader burda bari yapma, millet tedirgin oldu'' dedim. Koçum benim ya, içten içe de sevindim milli tekniğimizle şovunu yaptı orada. Sayfiyelik yıllarımızda hangimiz denemedik ki şapur şupur kelebek yüzmeyi. Tesis olaydı biz de böyle olmazdık heralde.

Derken vardık Porto Fino'ya. Tam bir yatçı limanı. Kalite şort, polo yaka tişört, rahat ayakkabılar, hasır şapkalar. Bir tane helikopter pistli yat vardı, sağlam lüks. Az bir gezdikten sonra tepenin arkasında San Fruttuoso denen bir manastırlı koy var diye oraya gittik tekneyle. Yüzdük falan, güzel koydu hakikaten. Bizim askeri tesisler gibi burada da manastırlar en güzel koylara, en gözden ırak yerlere yapılmış. Keşişler kendilerini ıssızlığa vurmuşlar zamanında. Dünya nimetinden el-ayak çekmelik yerler bugünün populer koyları. Ama imara açılmamış halen.

Ertesi günü de Cinque Terre denilen bölgede değerlendirelim dedik. Beş tane birbirine yakın ve çok otantik İtalyan köyünden oluşuyor. İlk önce biz de her turist gibi en popüler olanlarından başladık. Vardık köye de sanki köyün pazarı bugünmüş gibi kalabalık. Biraz gezince anladık ki gerçek İtalya bu değil. Çok ciddi şekilde turist aldığı için bizim Bodrum-Çeşme kalabalığı ve tüketiciliğine geçilmiş. Sahile kadar yürüdük bu iki büyük köyde, bir tanesinde de yüzüp gün batımı izledik o kadar.

İki büyük köyde geçirdiğimiz zaman dışında kalan zamanı Corniglia denen dağ köyünde geçirdik. Bu köye tren istasyonundan sonra 800 basamakla çıkıldığı için diğerlerine göre oldukça sakindi. Bodrum-Çeşme tarzı turist de buraya üşenmiş, çıkmamış ama tek kelimeyle muhteşemdi köy.

Zaman öyle güzel geçmiş ki otelin olduğu şehre giden son treni zor yakalık. Beş köyün üçüyle yetinmiş oldum ama mantığı kavradım. Ertesi gün de uçağımızın olduğu şehre gittik ve daha önce Ankara'da misafir ettiğimiz bir ailenin evinde geceyi geçirdik. Bu tatlı insanların kendileri gibi tatlı iki kedisi vardı. Yalnız kedilerle mesafeli bir ilişki geliştirmişler. Onlardaki klasik bir Batılı kafası. İşte onları özgür bırakmak falan tatavaları. Biz eve girer girmez kedilerin karnını kulağını kaşımaya başladık. Kediler hiç öyle bir ilişki tipi görmemişler, yerlere yattılar. Hiç çıkmadıkları yemek masalarına tırmnamaya başladılar. İyice laubali ettikten sonra kedileri uçağa binip Türkiyemiz'e döndük.

Bütün bu otantikliğin üzerine İstanbul'da da Fethi Paşa Korusu'nu gezelim dedik hazır şehir boşken. Valla İtalya'nın üzerine zulüm gibi geldi. Ağaçlar kesilmiş, borular patlamış, dozerler kazmış, insanlar lümpen ve kaba. Çok canım sıkıldı. Sessizce eve döndüm.

İşte böyle geçti İtalya ve Ramazan Bayramı tatili. Bu yazıyı belki bugün de yazmazdım da Can Yüzel'in ölüm yıldönümü olduğu için sevdiğim ''Gitmek'' şiirine denk gelince yazayım dedim. Umarım güzel İtalya'yı güzel anlatabilmişimdir. Temelli olmasa da arasıra gidin.




Koylardan Bir Manzara

Porto Fino

San Fruttuoso Masanstırı ve Koyu

Çeşitli 5 Terre Köylerinden Kareler








Yavaş Yaşamanın Zirvesindeki Adam

Cıvıyan Kedi

Ferhat Paşa Korusu

Saturday, July 9, 2016

YENİDEN İTALYA-1

Bayram tatilini İtalya'da geçirdim. İtalya öyküsünü birkaç bölüm halinde yazmak niyetindeyim. Orada gözlem yeteneğim diğer yerlerden daha yüksek, Türk insanını 10 anlıyorsam, İtalyan'ı da 4-5 anlayabiliyorum. Aralarında yıllarca yaşadık, kanırta kanırta da olsa dillerini öğrendik. Hele de buna çok güzel enternasyonal ortamda geçen 2 yıllık yüksek lisansı da ekleyince tadından yenmez hatıralar bıraktı bizde. Dolayısıyla çok hikaye çıkıyor.

Şimdi ilk gittiğimdeki blog yazımı tekrar okudum da oldukça heyecanlı, meraklı gitmişim o zamanlar. Ayrıca blogumun da ilk yazısı olması açısından da önemlidir benim için.

Sözü uzatmayalım. Biz üniversiteyi bitirirken hep sınavlara beraber çalıştığımız bir arkadaşım vardı. Adı gizli kalsın diye ona A K (33) diyeceğim. Okul biterken yurt dışında okuma hevesi sarmıştı bizi. Beraber başvuruları yaptık. Çok kişinin ''o iş olmaz'' dediği zamanlardı. Böyle şeylerle inadına uğraşmayı çok seviyorum çünkü genelde oluyorlar. Derken valizleri topladık, uçağa atlayıp gittik İtalya'ya. Bu benim ilk uçağa binişim ve ilk yurt dışına çıkışımdı. Ama tamamen habersiz de değildim. Gerek Sultan Ahmet Hostelleri gerekse couchsurfing tecrübelerim ben gitmesem de gavuru bana getirmişti.  Yıne de A K (33) ile hayatın bize ne getireceği konusunda bir fikrimiz yoktu, hala da en ufak bir fikrim olduğunu düşünmüyorum.

İşte bu A.K (33), ben 2010 senesinde ayrılırken Norveç'e, kaldı İtalya'da. O yıllarda İtalya'da kalmak da kriz nedeniyle ateşten gömlek. Her neyse, geçen cumartesi A.K. (33)'ün düğünü vardı. Milano yakınlarında bir çiftliğe gittik. 5-6 senedir göremediğim onlarca güzel insanı yeniden gördüm. Bazıları ile İtalya'dan bazıları ile Türkiye'den tanışığız.

İtalya'ya bu sefer indiğimizde heyecandan çok özlem vardı. Ne yapacağımızı, kime nasıl davranacağımızı, neyi nerde bulacağımızı gayet iyi biliyorduk. Biraz zaman alsa da İtalyanca da sağolsun kısa sürede geri geldi. Hele o ilk ''gerçekten Türk müsün?'' sorusunu öyle özlemişim ki. Lan bana arada İstanbul'da hayrına ''seni İspanyol sandım, seni İtalyan sandım'' falan deyin. Hatta bunu etrafınızdakilere iltifat olarak söyleyin. Türkler olarak buna bayılıyoruz. Malüm tur zamanı, her yerde Türkleri görüyoruz, yan yana oturuyoruz. Masalarda hep bu mevzu. ''Hoca beni Alman'a benzettiler, seni neye benzettiler?'' tur masalarının değişmez sohbeti. Bir de başka ülkeye benzetilmeyenlerin köşede sessiz duruşu ve onlarla alay edilmesi ''zuhaha bunu Türk sandılar''. Ulan zaten sen de Türksün.

Türkiye'de Ramazan'dan gittiğimiz için orada da ilk anlarda biraz tedirgin olduk. Herkes yiyor içiyor dayak yok. Sonra asansördeyken bir rahibe bindi. Bu kadın ömür boyu oruçlu, evlenme yok, seks yok, bakirelik yemini etmiş. Ona top hiç patlamıyor. O an düşündüm bu papaz-rahibe vb çiftlere dalmıyo mu acaba? Yani kadim Anadolu insanı rahip çıkarsa oruç tutmayıp evlenenlerin ağzını yüzünü kırardı bence. Sonuçta hakkıdır, sen niye oruçlu adamın önünde evli evli, çift çift dolaşıyosun ki? Oldukça tırstım rahibeden.

Ertesi gün düğün yerine gittik. Düğünün önemli simalarından birisi Fransız dostumuz Romain. Biz okurken bir Fransız grubu vardı okulda. Sadece kendi aralarında takılırlardı. Bu Romain oradan kopup bizim içimize düştü. Buna ''Hacı sen hiç Fransız'a benzemiyosun'' diye diye milli bilincini köreltip arkadaşımız yapmıştık. O günden beri ne zaman bir düğün-sünnet olsa Romain oradadır. Bizim düğünde de rakı içip çılgın çiftetelli oynamıştı. Bu sefer de halay yoksunluğu yaşadı. Halay çalınca ondan mutlusu yoktu.

Bir diğer önemli simamız Salvatore ise bir sene erasmus ile gelmişti. AK (33), Salvatore ve ben bitirme projemizi beraber yapmıştık. Aslen Sicilyalı olup Belçika'ya göçmüş bir dünyalı. Tanıştığımızda Türkçe küfürler, sayılar ve selamlama kelimelerine zaten hakimdi. Şimdi de şehrinde fen işleri müdürü olmuş. ''Yiyor ama çalışıyor'' tekniğini kendisine aşıladım. Yolu açık olsun. Proje sırasında da kendisine ''sabunlama'' tekniğini yine biz aşılamıştık. Bu sayede kariyer basamaklarını hızlıca tırmandı. ''Diversity'' bu işte zaten, başka kültürlerin iş yapışlarını da öğrenip bir bünyede toplayabilirsen iyisin. Sonuçta bugün Belçika'da Türk gibi proje sabunlamayı bilen kaç adam var? Salvatore bu know-how'la çok hızlı yol aldığı için bizi hep sevmiştir. Bir tane de Vietnam'lı var, o da müdür ve onunla da proje yapmıştık. Bu da mı tesadüf? He, sizden şimdi eleştirel okuma yapanlar çıkar ve sorar: ''Paşam sen niye müdür değilsin o zaman?'' Çünkü İsrail, çünkü Rusya ve özellikle Almanya. O Almanlar'ın bana bakışından seziyorum hep bunları. Hep bir kıskanma...

Bir de güzeller güzeli arkadaşımız R.C var. Bu arkadaşımız da Fransız ve mezuniyetten sonra sanat sepet işlerine girdi. Biz böyle kariyer bilmediğimizden kıza hep ''Bırak bu işleri, derslerine bak'' dedik. Meğer oluyormuş Avrupa'da. Şu an kendisi ünlü bir müzikalci. Roman Polanski ile bir projeden yüzünün akıyla çıktıktan sonra şimdi de Ewan McGregor ile bir film çekiyor. İleriye yatırım amaçlı yapıştırdım selfie'yi. ''Biliyorsun ben sana hep güvenmiştim'' dedim durdum. Lan Hollywood starlığına aday kaç tanıdığımız var ki.

Bir de bizim çocuklar var. Şimdi yazmasam hep gavurları yazmışın diye trip atarlar, yazsam ''abi beni niye böyle anlattın'' derler. Bunların bi tanesi acayip homesick idi. Şimdi baktım iyice palazlanmış orada, üniversitede hoca olmuş. Bir öteki var, tam bir geek'di. Start-up'ını yüksek mebladan okutmuş. Bi tane sarhoş olup taşkınlık yapan vardı, o da alkolikler diyarı İsveç'e taşınmış, gönlüne göre vermiş Rabbim. Bi tanesi de İsviçre'ye göçmüştü. Orada yaşlıların ve negatif faizli bankacılığın gölgesinde içi çürümüş. O da feci halaya susamış. Alakasız müzikte halay çekmeye kalktı. Buffon tipi traşla İtalyan kamuflajına bürünen olmuş bir tane...vb. Bu kadarla bırakıyorum, biliyosunuz bu Avrupa Birliği'nde kişisel bilgiler mevzusu çok sıkıntılı. Birisi hakkında atıp tutarken insan tedirgin oluyor. Dilerim bir dahaki görüşmelerimiz daha sık olur. Globally düğüncüyüz artık.

Halay da eğitim yönünden hayatımda gördüğüm en elit grup olabilir. NASA misyonuyla uzaya yollasak, orada koloni kurarlar. Halay başı phd bir kere. Ortalama da master'dan aşağı düşmez, bir sürü milletten adam-kadın uzmanlar var. Vur davula Houston, we have a problem.

Bir sonraki sefere Liguria'da yaptığım tatili yazacağım. Santa Margharita, Portofino, Cinque Terre falan.

Selametle...





Thursday, June 30, 2016

Muazzam Ürperti

Bugün Kadıköy'den geçerken eski bir anım aklıma geldi Libya günlerinden. Yıllardan 2013, Kaddafi devrilmiş, petrolcüler Libya pazarı açılıyor diye bayram etmekte. Bendeniz de Almanya'da baymışım, yeni macera arıyorum. Bugün bakınca bana da garip geliyor ama Libya'yı teklif ettiklerinde bir kaç kişiyle görüşüp fazla düşünmeden teklifi kabul ettiğimi hatırlıyorum.

Libya'ya gittiğimde Kaddafi sonrası ülke yeniden bir rota çizmeye çalışıyordu, itiraf edeyim oldukça kaotik ve beklediğimden korkunçtu. Petrol, çöl, çöp, bombalanmış araçlar, kırılmış ruhlar ve silahlı adamlar ile tam bir Mad Max atmosferi.

Trablus'da bir hafta kalıp, çöldeki kampa geçmiştim. O hikayeleri merak edenler geriye dönüp okuyabilir. Bugün konu o değil.

Kampta Arap olmayan bir ben bir de Ukraynalı bir arkadaş vardı. Bir iki günlüğüne bir İngiliz de gelmişti ama o hemen gitti zaten.  Herkesin anadilinin Arapça olduğu yerde iyi oluyordu. Bir gün geldi ve dedi ki: ''Ben yarın gidiyorum, konsolosluktan uyarı geldi. Güvenlik riski varmış''. Biraz endişelenmiştim bunu duyunca. O gün bizim konsolosluk da beni arasın diye çok bekledim, Libya'da olduğumu biliyorlardı. Adresimi ve telefonumu vermiştim. Arayan soran olmadı.

O hafta içerisinde kamptan ayrılıp bir kaç kuyuda işe gittim. Yanımıza koruyucu diye silahlandırılmış ve güya eğitilmiş milisler veriyorlardı ama adamlar acayip lakayıt.  Dosta korku, düşmana güven veren bir gerizekalılık hakim. O hafta bir tane de kamyonumuz ve mürettebat fidye için alıkonuldu. Ben hala konsolosluktan telefon almayınca, konsolosluğu aradım. Karşımda her şeyden kopuk bir personel sesi duydum: ''Adın ne kardeşim? Nerdesin sen şimdi kardeşim? Yok ya, raad ol, çok da şaapmamak lazım'' falan dedi.

Ben de müdürlerime çıktım. Müdürüm Suriye asıllı bir İngiliz. Onun müdürü de Mısır asıllı Kanadalı. İkisi de Arap. Normalde yanımızda Batılı varken asla söylemezler ama sadece biz doğulular bir aradayken ''Arap'ı hatunla kandıracaksın'' tarzı laflar söyleyebilecek kadar rahat davranabilen ve özeleştiri verebilen adamlar. O gün de odada üçümüz varız ve doğalız. Dedim ki ''Ben tedirginim, Arapça da bilmiyorum ve gitmek istiyorum''. Unutmayın ki güvenlik konusunda son derece hassas ve Kaddafi düşerken Batılı personelini almak için bir gemi ve özel güvenlik yollayabilmiş büyük bir organizasyondan bahsediyorum. Dedi ki: ''Yollayamam seni''. Dedim ki: ''Yolladınız gavurları, ben de gitcem''. Dedi ki: ''Onlar ölürse BBC'de haber olur, biz ölürsek kimse haberlere koymaz''

O gün doğululuk nedir tokat gibi yüzümde hissettim. Daha sonra tahliye edildim ama o gün değil.

Bugün Kadıköy'e yolum düştü. Çıktığımda hayatın doğal akışından hiç sapmamış olması nedeniyle muazzam bir ürperti hissettim ve aklıma bu hikaye geldi. Çay içenler, özçekim yapanlar, balık tutanlar, vapura koşanlar, mısır yiyenler, sokak müzisyenleri...hepsi oradaydı. Elden çok bir şey gelmez ama hayatını kaybedenleri anmak ve acı çeken yakınları anlamak için hepsinin hayatını öğrenip, empati yapma isteği duydum. Sonra kendimce tavır alıp siyah giyinip çıktım. Bir şekilde bu ülkede böyle bir şey olduysa, ertesi günümün aynı olmasını kabullenmek istemedim sanırım. Eninde sonunda bu kadar değersiz olmayı kendime yakıştıramadığımdan olsa gerek.

Bugün bu şehirdeki herkes el birliğiyle, beni başka bir lokasyona göndermeyi reddeden müdürümü haklı çıkardı. Muazzam bir ürperti duydum, normalliğe sövdüm. Oysa nasıl da seviniyoruz Paris'de, Berlin'de Batılılar monümentlerine anma için kırmızı-beyaz yansıttıklarında. Bizde monüment mi kalmadı, kendimize saygımız mı?




Sunday, June 19, 2016

İRLANDA





''Çay var içersen,
Yol var gidersen, 
Ben var seversen''
Oscar Wilde






Vizesi ağlattı ama değdi. Ne yazar ünlü bir dersanenin kapısında: ''yokuşta ter dökmessen inişte göz yaşı dökersin''. Vizeye kasınca daha bi zevkli oluyormuş bu geziler. Öyle ucuz hava yolu sitesinde bu hafta neresi ucuzsa oraya gidelim kafalarından çok daha doyurucu oldu. 5-6 gün vakit var. Gecesi gündüzü gördün gördün, sonra bi daha nah. Çılgın gibi turistik yapıyor insanı. Ha beklentisi de fazla oluyor mu? Oluyor. Misal iki gün önce üzerine yaya geçidinde araba sürülen sen değilmişçesine tribe giriyorsun. Kasmışsın, vize almışsın. ''Duracak tabi yavşak'' diye diye 10 dakika nefsim körelene kadar karşıdan karşıya geçtim durdum yaya geçitlerinde. Hevesim geçince Limerick'e gittim.

Vallahi özlemişim gezmeyi ya. İnsan bu merete alışınca tiryakisi oluyor. Acayip bir tutku. Limerick İrlanda'nın 4. büyük şehri 96000 nüfus. Harika bir üniversitesi var. Kampüste dolanırken bi kafeye girdim, kahve içeyim diye. Bakıyorum gelen giden yok. Bastım kahve makinasının düğmesine ki esnaf sesi duysun gelsin. Gelen giden yok. Dedim dur içeyim, bildiğimiz esnaf tuzağıdır bu. İçiyorum hala gelen yok. ''Excuse me, parayı almaya kimse gelmiyor'' dedim. Dedi ''orada sepet var, iki Euro at, üstünü falan al git''. Vay anasını. ''Bana hırsız muamelesi çekmeyecen mi yani sen?'' dedim. Sonuçta biz insanların standart it uğursuz kabul edildiği yerlerden geliyoruz. ''Lovely'' dedim. ''Atmasam mı lan para? Dur buradaki parayı alayım ben...vb'' hepsi aklımdan geçti. Geçmedi desem yalan, baktım şeytan yokluyor çıktım kafeden. Lan bu şeytan da az boş-beleş değil, nereye gitsem peşimde puşt.

Akşam kampüste Irish Pub'a gittik. Her yer Irish pub zaten İrlanda'da. Adam ahşap bar çaktırmış, 5 tabure atmış, ışığı olabildiğine kısmış, Irish pub tribinde. Bu ışık olayı çok ilginç. Dışarıda güneş var ki orada çok sık olmuyormuş, herkes içeride karanlıkta. ''Koçum iki tabure atıver' kapının önüne'' desen dalga geçiyorlar. Derken folkçu abiler çıktı. Laf armızda bu Irish folk'u hiç sevmem ama bir tane şarkılarını da bilirim ''Whiskey in the jar''. İçtik tabi Murphy'sleri, Guinessleri. Coştum. Vereyim peçeteye de çalsın, sempatik insanlar dedim. ''Someone gave me a shitty toilet paper'' dedi şarkıcı. Neredesin lan Mustafa Keser? Sana en çok ihtiyacım olan anlarda yoksun. Zaten aşırı şakacı, ironik, sarkastik ortamlar. Herkes espiri yapar mı ülkede?  Berberler özellikle ironinin dibine vurmuşlar, kafa bu. Güzel ortam var.

























Bilen bilir ben daha evvel Almanya ve ötesinde yemek yenmez diye bir iddia koymuştum. Hep de tuttu. Danimarka, Almanya, İsveç, Hollanda, Norveç vb. Hiç şöyle coşarak bir şey yediğimi hatırlamam. Ancak İrlanda beni yanılttı. Yemekleri çok güzel adamların. Çayları da var arkasından. Ben önemserim.

Trafik soldan akıyor dolayısıyla şöförler sağda. Oldukça komik ve tehlikeli. Bir kaç kere gideceğimiz yönün tersinde otobüs beklediğimiz için kaçtı gitti otobüsler. Bir de taksici bavulu koyarken adamın koltuğuna gittim. ''Bana da Avrupa'da oluyor, no problem'' dedi. 

Sonra otobüsle Dublin'e geçtik. Tren alt yapısı zayıf, genelde Türkiye gibi karayolu ile ulaşım sağlanıyor. Dublin denen kent tam bir pub. Böyle komple şehri barlar sokağı gibi düşün. Oradan çık, oraya gir. Çeşit çeşit bira, çeşit çeşit viski. İnsanlar da bir o kadar canayakın, kibirden eser yok. Girdiğin mekan uzun uzun hal hatır soruyor. Sallanarak yürüyen çok var ama adabıyla içmek zirve yapmış. Bir kavga, bir saygısızlık yok kimsede. Yalnız merkezde dolaşın siz yine de, liman taraflarında fazla dolaşırsınız, dayak falan yersiniz, bana gelmeyin. Acı bir şey oldu, biraz da bağ kurunca Türk olduğumuz için bize üzüldüklerini sezdim. Hatta bir tanesi Türk değiliz de orada yaşıyoruz sandı. Daha açık konuşabildi de çok üzüldüm bize böyle baktıklarına. 


İrlanda'nın tek olayı pub ve yemek gibi de anlaşılmasın. Muazzam kültür, sanat birikimi olan bir yer aynı zamanda. Sağda solda gördüğümüz artistik lafların % 20'si tek başına bu şehirden çıkma. Zaten Oscar Wilde %10 tek başına. Bizim her artistik satırın altına Cemal Süreya yazışımız gibi bir duruma kurban gitmediysem, böyle anladım ben en azından. 


Bir de New York ile mimari açıdan benzerliğini de hemen yakaladım. Artık nasıl göç ettilerse zamanında kiremit ve bitişik evler, pub ve kafeler çok benzeşiyor. İpini koparan akmış adeta.








Bütün bunların ötesinde zorlu bir geçmişleri var. Bilmeyenler için İrlanda tarihini tavsiye ederim. Açlık ve direniş şehrin genlerine işlemiş. Ama güzel tarafı, bunlardan dolayı yıkık ve melankolik değil, neşeli ve mutlu olmuşlar. Bu da bir bakış açısı. Yeterince zorluk çekildiyse, basit şeylerden mutlu olmayı da öğrenebilirsiniz. Sizi mutlu edecek şeyler sağlık ve dostlarla muhabbet kadar basit olabilir. Tabi ki bunları yeni jenerasyonlara da düzgün anlatmak lazım. Bunu da çok iyi yapmışlar, inanılmaz iyi müzeleri var. Müzelerdeki hikaye kurguları sizi alıp götürüyor. Cumhuriyetin 100. yılı olması da ayrı bir duygusallık katmış gibi. Ülkemizin büyük eksiği olarak görüyorum, aktarılacak çok hikaye olmasına rağmen düzgünce kurgulanamıyor. Sonunda nereden çeksen oraya giden, geldiği-gittiği yeri bilmeyen bir kitle.

O kitlenin bir bireyi olarak müzede yanladım İrlanda'lılara ''Benim dedem de İngiliz avcısıdır'' dedim. Bir baktım sevdiler.  Hemen verdik goy goyu. Nerede-ne zaman derken meğer bizim dedenin daldığı kraliçe ordusu yanında İrlandalılar da varmış. Baltayı taşa vurmuşuz. Kahrolsun emperyalizm deyip çıktım muhabbetten. Ona ''lovely'' çektiler. İrlandalı ''lovely'' dediği vakit akan sular durur. Baktım iş sarpa saracak, uzadım Japon turistlerin olduğu tarafa ''do you know Ertugrul Fırkateyn?'' diyerekten.
1916 Paskalya ayaklanmasında kurşuna dizilen liderler

Kilmainham Hapishanesi: Direnişçilerin tutulduğu yer


Yalnız şehre acayip bir marjinalite gördüm, buradan yetkililere sesleneyim. Malum konsolos okur beni. Resmen marjinalite norm olmuş. Bilmiyorum bu sanat ortamı biraz da bu nedenle mi oluşmuş. Tek tipliliğin böylesine övüldüğü bir yerden gidince çok zor geldi bir süre bu durum. Kaç kaç marjinaller geliyor diye oradan oraya koştum da sonunda kaçış olmadığını sezince bıraktım gittim.

İrlanda Schengen içerisinde olmadığı için anladığım kadarıyla pek Türk turist almıyor çünkü hiç göremedim. Hatta Dublin'in en mühim publarından birisinin adı Turk's Head (Türk'ün kafası) da adeta bizi çağırıyor. Baktım hiç basan eden yok, şaşırdım. İlk görünce dellendim ama biraz araştırınca gördüm ki bu adda hem bir denizci düğümü hem de bir kaktüs çeşidi varmış. Azizim çok gezen vallahi çok biliyor. Başka yerde bulamazsınız bunu. Doğru mevsimde gidilirse ben rahatlıkla top 5 Avrupa destinasyonuma koyarım. Hele ki içinizde bira-viski-edebiyat-tarih sevenler varsa düşünmesin. 
















Lovely, her şey çok lovely. Seni sevdim kırmızı yüzlü. Çok da öğrendim, İrlanda Didim'den ibaret değilmiş. Vallahi lovely. Dublin'e de diyorum ki ''Ben sende tutuklu kaldım''. Bundan böyle Irish espirilerim ve şakalarımla da karşınızda olacağim.






Sunday, May 29, 2016

Köy

Bu aralar her hafta pazar eklerinde şehirden köye göçen birisiyle röportaj yapılıyor. Şehir dedikleri yer de istisnasız İstanbul. Köy denen yer değişse de Türkiye'nin batısında bir yerler. Ben de 19 Mayıs'da atladım gittim memlekete bir bakayım şu bizim süper köylere diye. Malum bu İstanbul yer yer ve zaman zaman beni de bayıyor. Bizim köyden geçerken saptım girdim köyün içine. Mis gibi tezek kokusu. Pastoral gazım anında geçti. Zaten petrol sahası nasırlarım yeni geçiyor. Güneş doğmadan uyanıp çizmeleri giyip tarla sürmeye gidecek gibi hissetmedim açıkçası. Birisine yol sormak işin durdum. Sorarken köy dedim diye amca celallendi. ''Mahalle burası züppe'' dedi. Meğer Aydın büyükşehir olunca, bizim köy de olmuş mahalle.

Adam atarlanmakta biraz da haklı, bu millet şehirleşmek için neler çekti. Analarımız, babalarımız çoban-çiftçi olmakla üniversite görmek arasındaki ince çizgide dans etti, başardılar. Bir sürü sancıyla şehirli olmaya çalıştılar. Sonra biz geldik. Okuduk, ettik orta sınıf olup işler bulduk. Sonra da çemkirmeye başladık ''ya ben köye gitçem yine'' diye.

Bir Rus hikayesi var sevdiğim, adam sormuş bir büyüğe cehaletten kurtulmak ve şehirlileşmek için kaç üniversite gerekir diye. Yaşlı büyük demiş üç. Adam 15 yıl sonra gelmiş, göstermiş 3 üniversite diplomasını taktir bekleyerek. Yaşlı adam demiş ki: ''Birisi dedenin, birisi babanın, birisi senin olacaktı.'' Bu hesaba göre daha biz ilk çemberi tamamlayamadan köye gitmeye başlayacaksak vay halimize.

Esasında bu şehirlilik-köylülük mevzusu mekansal bir problem değil, bir arada yaşama kültürü ile alakalı bir mevzu. Avrupa'da köylü de şehirleşmiş, adam vergi vermeyi, ışıkta beklemeyi falan hep öğrenmiş. Bizim şehirler daha şehir gibi olmayınca çareyi yaban otla mücadelede, çapada, belde arıyoruz. Tabi köyde daha az adam var, dolayısıyla bağlayıcı kural daha az. O açıdan bir ferahlık verecek ama atlayayım trene gideyim şehre denecek bir alt yapı yok. Eşinle çocuğunla oturup iki bira-kahve atacağın köy pub'ı yok. Kütüphane yok. Hasattan sonra müze turuna çıkılan bir ortam hiç yok. Dolayısıyla bariz bayar gibi geliyor bana bu köy işi. Şehir, şehir olsa da eşek gibi çalışmaktan hayat ıskalanmasa, trafikte dünyanın en kötü üç şehrinden birisi olmasa, insanlar köylük yer gibi az kurallı değil de çok kalabalık olduğundan çok kurala uymanın toplam kaliteyi yükselteceğinin falan bilincinde olsa. Müdürler eşeklik yapıyor, şehirde insanlık ve moral algı kaybolmuş diye ipini koparanın köye gitmesi neyi çözer bilemedim.

Bizim sitede 6 tane şeker yavrusu olan bir kedi vardı, daha süt emerken bütün yavruları aldı millet bencilce. Anne kedi meme ağrısı çektiği için kısırlaştırıldı, bebeleri bilen yok. Bunlarla mı gidilecek köye? Kesin su kanalındaki suyun hepsini kendi tarlasına akıtıp hem kendi ağacını çok sudan, aşağıdaki ağaçları da kuraklıktan öldürür bu bencil piçler.

Bu arada şehir dediğimiz yer de İstanbul ha. Diğer şehirler isimde büyük şehir ama mesleğini sürdürebileceğin başka şehir adeta yok ya da çok sınırlı.

Her neyse, bir de bu köye göçüp şehirli orta sınıfları düdükleyerek para kazanma arzusu var ki o iyice akıllara zarar. Oradaki ilaçsız gıdayı veya agro-turizm ortamını yine İstanbullu'ya kakalama mevzusundan bahsediyorum. Bir de diyelim köylere göçtük, TOKİ de gelir peşimizden. Kamulaştırma yapıp köylünün arazisine konar ve konut projesi başlatırlar Allah korusun. Sonuçta rant, ranttır.

Yani ben şimdi hipotetik bir senaryo düşündüm orada zeytin bahçelerinin kenarında. Dedem diyelim vefat etmemiş ve tarlasında çalışıyor. Ben de böyle geliyorum: ''Selam dede, ben şu şu okulları bitirdim, şöyle şöyle çalıştım, bunlar bunlar oldu, sonra kuralsızlıkla harmanlanmış bir liberal ekonomik düzen yüzünden köye dönmeye karar verdim. Bana bi çapa ayarlar mısın?'' Bence torun mallamış diye düşünür içinden.

Bilmiyorum ki, aklım ne oraya yattı, ne buraya yatıyor. Ne yapacağız lan biz? Bu işin bir gri tonu yok mu?






Tuesday, May 17, 2016

Nem Kaldı?

Bugün bir İstanbul turu yaptım da yazma isteği geldi. Son 2,5 ayım hayatımın en kötü zamanları desem her halde abartmış olmam. Bunalımın ancak kararında yaratıcılığı tetiklediğini, ötesinin ise verimsizlikle dolu olduğunu keşfetmiş oldum. Bohemlik falan iyi kavramlar da hayatın acımasız yüzü hiç de öyle şakayla falan geçiştirilebilecek işler değilmiş. Ben de acı yazmayı sevmiyorum, o yüzden yazmadım bir şey.

Dedik ki sonra bi İrlanda'ya gidelim, fırsat var. Topladık özel hayatımıza dair ne varsa, kendi elimizle dosyalara koyduk. Bu benim hayatımda ilk kez Türkiye'den turist vizesine başvurum oldu. Şimdiye kadar sadece okul ve iş bağlantılı çalışma izni nedeniyle gitmiştim el kapısına. Meğer ne boktan işmiş bu arkadaş. Aha, daha cüzdanımı açsam ben içinden Hollanda ehliyetim çıkıyor ama gel de anlat işte. Daha bir sene önce petrol işi patlamadan, orada katma değer üretmem için peşimde gezenler şimdi ''paran var mı?, kesin döncen mi?, hırlı mısın-hırsız mısın?'' diye diye belge toplatıyorlar. İçim zaten ilk belgeleri toplarken ezildi de bugün iyice fena oldu.

Bugün bir vize aracı kurumuna gittim. Zaten bu aracı işine başka ülkede valla denk gelmedim. Adamlarla muhattap bile olamıyoruz. Oraya bir emekçi koymuşlar, bizi birbirimize kırdırıyorlar. Sen bana koy bakayım kırmızı yüzlü bir İrlandalı, ben ona konuşayım kardeşim. Zaten ben de belge taşımaktan İrlandalı kırmızılığına gelmişim. Eşit şartlarda muhattap olalım. Yok, sesimizi duyan yok.

Aldım sıra numaramı. Sıcaktan zaten terliyorum beklerken. Bakıyorum, herkes ezik ezik en namuslu, en zararsız, en ülkesine geri dönecek suratıyla orada. Daha sırada beklerken baktım veznede kredi kartı yok. Nakit olacak dediler bana 3 kişi kala sırama. Koştum bankaya parayı çekene kadar sıra geçmiş, yeni sıra aldırttılar. Lan ben bacasız sanayiyim. Dublin esnafının elini ovuşturarak beklediği adamım ben zaten. Bir de bu kadar parayı niye veriyorum? Bi bok anlamadım. Bi de nakit olacak.

Neyse sıra yeniden geldi. Emekçi kardeşimle birbirimize bileniyoruz. Ben zaten ''bana da mı vize?'' tribine girmişim. Adam fotoğraf istiyor, ben: ''İtalya'da 3 yıl oturum, Norveç, Almanya, Hollanda oturma iznim var benim. Güney Afrika vizem bile var'' diyorum. Baya baya ''sen benim kim olduğumu biliyo musun?'' sınırında dans ediyorum. Adam bana diyor: ''beyefendi fotoda çene-baş uzunluğu 35 mm değil, alamam''. İşlevine bak kardeşim, bak işte AB'den yüksek lisansımız var. Yok neymiş boyu da önemliymiş kafanın. Arkadaş, bu ayrımcılık değil mi? Değilse değil boyu 35 mm, kafam küçük benim. Yok olmadı foto işi. İlk yatış. Sonra nüfus çıktı. Ben baya kendime fazla güvenmişim. Neymiş, vukuatlı nüfus olacakmış. Ben bu belgeyi hiç vermediysem 5 kere verdim Schengencilere ve ABD'ye. Yok mu bi global database (veritabanı). Sanki rahmetli dedemin doğum tarihi son 10 yılda 10 kere değişecekmiş gibi devamlı bu belgeyi veriyorum. Hayır veremedim çünkü yok o belge yanımda. Bağırış çağırış. Erafta göçmen kardeşler de var. Güvenlik tetikte. Geldi hemen sıkıntı ne diye. Sıkıntı ne mi? Her şey komple sıkıntı. Laps diye elime verdiler dosyayı, eksikleri tamamla gel diye. Lan bi koydu. Bi de sanırsın bizim güvenlik papalığın isviçreli muhafızlarından. Lan sen de buranın çocuğusun işte. Nedir bu içimizdeki İrlandalılık? Ya resmen bizim nüfus bilgilere zaten açık kaynak internette dolaşırken ben nüfus belgesinden yatıyorum arkadaş. Çıktım dışarı, Avrupa günlerim ne iyiymiş ya. Bu aracı kurum illeti, kaotik iç ortam, kraliçeden çok kraliçeci tutumlar. Gerçi buraya kraliçe bakmaz ama laf iyi diye yazıyorum.

Bastım nüfusa gittim. Bari mesai bitmeden alayım belgeleri de yarın yine geliriz diye.

Nüfustaki abla tuşa basıyor sonra whatsapp'dan grup mesajlarına cevap veriyor. Kesin dolar günü. Hatta sıra bundayken dolar düştü diye çemkiriyor bence. Tam o karakterde bir surat. Sonra bi hatırlıyor belgeyi. Alıp veriyor: ''müdüre''. ''Müdüre ne?'' Cümle bile kurmuyor. Sen bana daha cümle kurmazsan al işte İrlandalı karşısına alıp görüşmez bile. Müdürün masasına gidiyorum. Bekle babam bekle. Bitmeyen bi mevzu var. Bi amca var Arapça konuşuyor, müdüre abla Türkçe cevap veriyor. Amca İngilizce konuşuyor, abla Türkçe konuşuyor. ''Sen İngilizce biliyon mu?'' dedi bana. Aha, SGK'da başıma gelen burada da gelecek gibi. Şimdi ben de gurbetlik çektiğim için biliyorum bu durumu, yardım edesim de var. Hem de işimin de görülmesi lazım. Gerçi vizecide gurbetlik tecrübem bi işe yaramamış ama işte şimdi empatik tarafım tuttu. Amcanın cüzdanı çalınmış. Kimlik no'sunu bilmiyor. Teyze de bulamıyor ismini. Aksaray'a yabancı şubesine gidecek. Amca bütün belgelerini bana verdi. Aha bi baktım Trabluslu. Libya benim eski mekan. Çıkışta biraz konuştuk. Amca da eski petrolcü çıkmasın mı? Ülke sapıtınca emekli olmuş, kızlarını İstanbul'da bir özel üni'ye yazdırmış. Taşınmışlar buraya. Sağolsun müdür hanım da ''Türk'den çok Arap doldu İstanbul'' diyerekten imzaladı benim işleri. Çok sevindim ha. Önce böyle işler hiç bitmeyecekmiş gibi bi hava oluyor bizim devlette. Sonra böyle ''al bakalım vatandaş, devletin sana acıdığı için bu belgeyi veriyoruz'' havalarında bi imza çakıveriyor müdürler ve müdireler. Allahım o mutluluk işte.

Amca bana kahve de ısmarladı. Biraz petrol, biraz politika konuştuk. Sonra yollarımıza. Benim yolum yeminli tercümana, my way. Muhitte yeminli tercümanlar da patlamış. Her yer başvuru, her yer çeviri. Yarım saat bekledim de aldım ecdadımın benle alakasını gösteren belgenin İngilizcesini. Dedelerim yaşasa gurur duyardı yeminle ya da hayatı İngiliz'i defetmekle geçmiş gazi dedem belki biraz kızardı. Ama İrlanda bu, kraliçe ile alakası yok. Aslında bana çok kızmazdı da o Turco-Irish vizecilere kesin destursuz dalardı. Neyse, şimdi şükür hümanistiz de yine de bu tavırlar hoş değil diye diye avunuyoruz. Biz Didim'deki İrlandalılara böyle mi yapıyoz? Bacasız sanayi sonuçta. Ona göre yapıyoz.

Çıktım şöyle metroda 2 keman, 1 ritm, 1 çello, 1 kontrbas kalite grup sevdiğim bir şarkıyı çalıyor. Ya da ben bu şarkı sandım, dinliyorum. Oturdum, güzel kafam dağılacak. Sıradaki şarkıya başlarken kontrbas erken girdi diye çellocuyla kavga çıktı. Kemancı ayırdı, ara verdiler. Kesin Rus oyunu bunlar. Sizin vereceğiniz huzura...Kalktım gittim.

Şimdi yarın yine o güzel egomu vizecinin kapısında bırakarak gidip efendi gibi belgelerimi verceğim, sonra da mal gibi o parayı ödeyeceğim ve sırıtarak kendimi İrlandalılar'ın tam yetkiyle donattığı Anadolu insanına sevdireceğim. Ha bir de dediler ki ''eşiniz iş gezisine giderken sizin turist olarak gitmenize sıcak bakmayabilirler''. Yani eşime de turist yazsak daha avantajlı olacaktık. ''Dürüstlüğü cezalandırıyorsunuz'' dedim. Dedim de dürüstlüğü cezalandırmayan mı kalmış. İşte biz böyle geldik, böyle gideceğiz, tıynet meselesi. Siz de dürüstlüğün bedelini ödeyenerden olun ey okuyucu.

Çıkmazsa İrlanda büyükelçisine mektup yazacağım. Ona da yıldızı sönmüş bir pop-star edasıyla diyeceğim ki: ben bacasız bir sanayiyim, ben yüksek mühendisim, ben 6 sene Avrupa'da yaşadım, benim görmediğim ülke yok, benim irlandalı dostlarım var....Mektuba da bugün ölüm yıldönümü bugün olan üstadın albümünü ekleyeceğim:





Ha ama çıkarsa da aynen Dublin publarında bununla coşarım, kırmızı suratlara siyah birayla halay çektiririm:



Karar sizin ey sayın büyükelçim...