Thursday, January 24, 2013

Çöl Günlükleri-2



GÜN 4 (OCAK 24)
Sabah duş aldım, giyindim. Kapının önüne çıkmıştım ki benim botun teki yok. Etrafta köpekler görmüştüm. Ya onlardır ya da şakacı birisi. Kim botun tekini alır ki? Biraz yürüdüm etrafta. Baktım benim botun yanında bayılmış çomar. Botun dışı benzin, tiner kokuyor. İçinin ne koktuğunu kelimelere dökmek zor. Garip hayvan ağır botu 5 metre sürükleyip yere yığılmış, kafayı bulmuş. Arabaya binip 40 km uzaklıktaki kuyubaşına gidiyoruz.
Uğraşlar, didinmeler derken bizim alet kuyuda bir noktadan geçemiyor. Ölçümü yapamadan çıkıyoruz kuyudan. Yarın tekrar deneyeceğiz ve müşterinin sabrı tükenmek üzere...Suç bizim değil ama müşteri her zaman haklı. Bu arada toparlanırken kuyubaşında yatıp kalkan tır şöförümüz bize yemekler yapıyor. Adam tam bir çöl adamına dönüşmüş. Elleri öylesine kurumuş ki nemsizlikten kuş ayağı gibi derisi, pul pul. Yemeğe döktüğü yağ eline değer değmez emiliyor adeta. Yaşar’ın bi şarkısında: “bana o mektubu, o ellerle mi yazdın?” gibisinden bir söz vardı, amcanın ellerini görünce: “Bana o yemeği, o ellerle mi yaptın?” diye mırıldanmaktan alamadım...
Toparlan ve kampa dön. Tam kampa gelmiştik, yemek ve artık alıştığım duşun hayalini kuruyordum ki bir telefon, aynen 40 km geri sahaya. Sadece 20 dakikalık bir iş için bize 40km gidiş 40km geliş yol yaptırdı. Sonra döndük ve akşam yemeği. Yarın tekrar deneyeceğiz aynı kuyuyu.
Libya’ya geliş mekansal değişimin yanında zamansal bir değişim de adeta. Sanki hiç yaşamadım ama 60-70li yılların böyle olabileceği algısı vardı kafamda. Babamın ilk doğu görevi anılarında gibi hissediyorum kendimi. Daha önce hiçbir yerde tek yabancı olmamıştım. Şimdi bu çölde tek yabancı benim adeta. Bu arada insana bu zamanda yaşadığını tek hatırlatan telefonlar ve arabalar. Türkiye’den fazla lüks araba ve telefon gördüğüm tek ülke Libya şimdilik. Sanılmasın ki Batı ve Kuzey Avrupa’da telefon ve araba çılgınlığı böyle...
İşçilerden bir tanesinin acayip iyi seviyede ve Amerikan aksanlı İngilizcesi var. Adam Amerika’da yaşamış sanıyordum ama Almanya’dan kalma bireysel soru sormama hastalığına tutulduğum için soramıyordum. Bugün baya muhabbet ettik. 10 yıl önce kendisi öğrenmiş İngilizceyi, müzisyenmiş. Piyano ve davul çalıyormuş. Şarkı sözlerini dinlerken kapmış aksanı. Bu adamla ufaktan diyalog arttırma planım var. Onunla çok muhabbet ediyoruz. Adam yol boyunca hem savaş hikayelerini hem de bi ara çalışmak için gittiği Sudan anılarından bahsetti. Savaşta NATO’nun değişik silahlar denediğini falan anlattı. Hatta hava bombardımanı başlamadan arabalar için turuncu renkli bir bayrak vermişler arabaların tavanına bağlamaları için. Bu aparatın içindeki bir verici sayesinde NATO hava kuvvetleri muhalifleri ayırt etmiş ve bu örtüden olmayan komvoyları bombalamış. Yol üzerinde 2 yerde durup bombalanan komvoyları gösterdiler. Şu an çok bulunduğum saha Kaddafi’nin doğduğu şehre yakın. Savaşı kaybettiklerini anladıklarında buradaki üretim tesislerini tahrip etmeye giden komvoylara NATO yoğun bomba yağdırmış. Anlatılanlara göre her şeyi eriten bombalardan, temas ettiğinde alev alan sıvılara kadar her şey denenmiş. Bir de çölden hala ceset çıkma hikayesi var ki sormayın. Tabi ki idam edilenler ve bugün kayıp olanlar ya denize ya çöle...Toprakta bazen gömülü eldiven falan görüyorum eşelemeye tırsıyorum.
Bir de aynı adamın Sudan’da bizim kampla ilgili hikayeleri var. “Buradan daha kötüsü olabilir mi?” diye düşündüğüm anlaşılmış olacak ki adam orayı anlattı. Konteynırların altında uyuyan zehirli yılanlardan, mühendislerden para isteyen yerlilere kadar bi sürü kopuk hikaye. Sonunda da ekledi: “merak etme bu kamp Libya’da görebileceğin en kötü kamp. En beterinden başlaman iyi oldu”. Hala umut var...
Neyse, tam akşam yemeğindne sonra rahatlamaya hazırdım ki müdürüm aradı. Müdürler aradı mı hep başınıza bir şey gelir. Daha hiç “nasılsın, iyi misin?” diye arayan müdür görmedim. Bi kaç sertifikaya sahip olup olmadığımı sordu. Cevap verdim. Geri arayacağını söyleyip kapattı. Sevindim. Çünkü sorduğu sertifikalardan bir tanesi offshore survival’dı. Libya offshore’da Total ve ENI var. Buyuk şirketlerin platformları yaşanabilir oluyor. Buradan iyi olacağı kesin. Zaten orası da hapishane burası da. En azından sıcak su, yemek, duş iyi olur. Toz-toprak yok falan.
Bu blogu bazen İngilizce yaz diyorlar. Ama burası üst düzey dedikodu yaptığım bir platform. Böyle bir dilimiz olduğu için çok şanslıyız. Google’a çevirttiklerinde saçmalaması da harika. Yoksa ben sizlerle bunca şeyi açıkça paylaşamazdım. Misal bunca verdim veriştirdim Libya’ya. Bugün Salah isimli bir işçi Libya’yı nasıl bulduğumu  sordu. Kötü diyemediğim için iyilerden ne desem diye düşündüm. Fazla da düşünemedim diyalog içinde, “insanı cana yakın, misafirperver” dedim. Aslında yalan da değil, Avrupa’nın üzerine ilaç gibi. Ama bu soru ve cevap bizim Avrupalilarla yaşadığımız bir diyalogdan kesit gibi değil mi? Demek ki o Avrupalı da daha sonra blogunda bizden böyle bahsediyor olabilir mi? Yani benim gibi bir Avrupalı mühendis Türk kırsalına gitse ki gidenini biliyorum ve o ortamı Avrupa kırsalıyla karşılaştırsa, o da “çok canayakınsınız” der geçer heralde. Gerçi durumumuz ne çok iyi bilmiyorum. Bu kadar kötü değildi sanki ben güneydoğuya gittiğimde ama bağımsız bir gözlem yapamıyor olabilirim. Bu kadar kötü olmayalım lütfen...
Derken telefon çaldı, müdür: “ Mozambik’e gidiyorsun”...Cevap veremedim. Mozambik nerede bilmiyorum ki...Afrika’da tamam ama Afrika koca kıta. Vizeyi sordum, hastalıkları sordum. O da tam bilmiyor. Yarın beni çölden alacaklar. Sonra 2 gece Trablus’da kalacağım, sonra da ver elini Mozambik. İlk kez Güney yarımküreye geçeceğim için bir heyecan sardı. İtiraf edeyim bu başıma gelenler meslektaşlarımın bile başına az gelecek şeyler. Bizim sektör çok gezer ama Avrupa’nın en kuzeyinden Afrika’nın en güneyine böylesi bir yolculuk pek yoktur. Sırf bunun için görevi alacağım sanırım. 3 haftayla sınırlı tutacaklarına söz verdiler. Bir yaşlı büyüğüm zamanında “gezmeli bir görev olursa ilk sen talip ol” demişti. Artık talip olmasam da geliyor. Bi yerlere başka kültürleri tanımak hoşuma gidiyor falan yazmıştım ben. Galiba böyle bir görev olunca şirket içi aramada ilk benim adım çıkıyor. Doğuya ve Batıya hakimiyet Türkten başka kimsede yok tabi...Gerçi bi an “ama Libya’yı tam sevmeye başladım, alışıyorum” falan der gibi oldum, sonra ne diyorum yav deyip: “Yes, I am the one”ı yapıştırdım...
Sanırım görevi alıyorum. Blogu da canlı tutacaktır. Herkesi opuyorum.
P.S: Bir ara görseller de eklenecek ama upload hızım çok yavaş.

Çöl Günlükleri



GÜN 1 (Ocak 21)
Hazırlıklar tamam, yola çıkıyoruz. Şimdiden her yerimiz toz olmuş. Daha kendi merkezimizi terketmedik, bize eskortluk edecek askerlerin gelmesini bekliyoruz. Asker dediğime bakmayın, asker dediğin disiplinli olur. Tek tip olur. Bunlara silahlı adam demek daha doğru. Birazdan keyifleri olur. Biz acele ediyoruz çünkü ertesi gün müşteriye orada olma sözü verdik. Durmadan çalışıp yetiştirdik, şimdi bu sebeple beklemek...Ses çıkaramadan beklemek, dayanılmaz.

Yola çıktık. Her şey bana ne kadar da yabancı. Mars gibi bir yer. Tam tahmin ettiğim gibi yol yok. Çölde siyah variller var insanlara yön göstersin diye. 20 şeritli bir otoban gibi. İlk bir saat görece sert bir toprak zeminde gidiyoruz. Sonra bir mola veriyoruz. Hem bir namaz molası hem de lastikleri indirmenin zamanı.

Toprağa çömeliyorlar, diyorum ki “teyemmüm geliyor”.  Hayır dostum, yanlış tahmin. Sonra pet şişeler de açılıyor. Karıştı mı suluyla kuru sana. Ortalık çamur. Bana düşmez yargılamak ama teyemmüm için uygundu sanki ortam. Bizim camilerdeki su ısrafına gidiyor aklım. Dakikalarca muhabbet ederek su tüketmek. Adamlar burada bir şişe suyla hallediyor.

Moladan sonra yola devam. Artık etraf  plajdan farksız. Araçlar dört çekere geçmiş. O kum tepecikleri görünmeye başlıyor. Rüzgar üzerlerindeki kumun yerini devamlı değiştirdiği için adeta toprak akıyor gibi, yüzeyde bir bulut var gibi. Bir de garip taşlar var, kum zımparasından ilginç şekiller almışlar.

Sonunda asfalt bir yola varıyoruz. Yolun tamamı 180 km. Gördüğüm en kötü asfalt yol, devamında bizim şirketin başka bir kampına varıyoruz. Kampın hali: trajik, hayatım: trajedi.

Bu macerada kendimi zihinel oalrak en kötüye hazırladım. Zaten içinizde en ufak bir umut olursa, boku yediniz. Yol boyunca işçilerle aynı odada yatacağımıza o kadar emindim ki, tek kişilik oda verilince sevindim. Ama odaya girince her türlü hazırlığa rağmen yıkıldım. Klima çalışmıyor, banyo umumi tuvalet seviyesinde, yatak sadece bir minder...Yatağa çöküyorum nerede hata yaptığımı düşünüyorum. Burada olmam çok saçma. Suratıma iki şaplak atıyorum, burada oluşumun nedeni belli.

Yatakta örtü ve yastık olmadığını farkediyorum. Biliyorum istesem ve bulsalar aşırı pis olacak ama temizlik-hijyen algısının, ihtiyaçlar karşılandıktan sonra ancak önem kazandığını ilk o zaman farkediyorum. İnsanların bazı şeyleri nasıl yaptığını anlamadığımız çok olmuştur. Çünkü biz onların durumuna hiç düşmemişizdir...Bizim işçilerden birine bana battaniye bulmasını söylüyorum. “Mafiş battaniye” diye bağırmaya başlıyor, tekrar ediyorum. Hoşlarına gidiyor, gülüyoruz ve hemen battaniye ve yastık geliyor. İnsanın her durumda gülmesi ne kadar garip...

Çareler düşünüyorum. Tulumla yatarım diyorum, bere ve kapşon takarım diyorum. Amaç kamp malzemesiyle teması minimuma indirmek. Ama sonra tulum zor geliyor. Kapşondan ve bereden ödün vermiyorum. Hem sıcak tutuyor, hem hijyenik. Tuvalet konusunda da ilk bulabildiğim çözüm de yapmamak. “İstersen sıçmazsın Rocky, her şey beyinde” dememiş miydi filmler bize. Yemek için de bizi buraya getiren müşterinin kampına gidiyoruz. Oraya gittikçe ekmekler, muzlar alıyorum. Cepleri de dolduruyorum. Benim yaşadığım hayat tarzında bir şeyden depolama imkanı varsa muhakkak depolayacaksın. Bu Norveç ve Almanya’da bile böyleydi. Burada haydi haydi böyle. Bir sonraki yemek ve uyku ne zaman gelir, bilemeyeceğin zamanlar oluyor.
Sabah erken iş başı. Kamuflaşımı giyip yatağa sokuluyorum. Bu odada ne işim var diyorum tekrardan...Uyuyorum.

GÜN 2 (Ocak 22)
Uyanıyorum.  Bu duşa girecek halim olmadığına göre, pet şişemle kapının önüne çıkıyorum. Yüzü yıka, diş fırşala, tulumu giy ve yallah. Yolda öğreniyoruz ki bu sabah bize katılması gereken vinç daha 4 saatlik mesafedeymiş. Sİyah bidonu mu kaçırdı artık ne yaptıysa. Tabi mesela siz bi adama Aydın’dan İzmir’e git derseniz, %99 kişi aynı güzergahı kullanır (Otoban veya değil). Ama burada adam 180 kilometreyi neredeyse sınırsız kombinasyonla alabiliyor. Ne yol var, ne nehir, ne de ağaçlık. Bi tek dağ var yeryüzü şekli oalrak ve bizim mal o dağın arkasından dolaşmış yanlışlıkla. Adam öğleden sonra geldi. Başladık çalışmalara, akşam oldu, çöl ayazı başladı. Işık yok. Bırakmak zorunda kaldık. Güneş batarken biraz yürüdüm etrafta. En ufak bir ses yok. Sınırsızlık…Bu boşlukta zaman bile anlamsızlaşıyor. Erebilir insan burada. Ama ben ermesem daha iyi. O değil amacımız. Hatta inşallah ermem. Toparlanıp kampa döbüyoruz. Bütün gün “mafiş battaniye” şakaları. Odama giriyorum. Uydudan dandik internetimize bağlanıyoruz. Ayranım yok içmeye tahterevanla giderim sıçmaya. İnternet neyimeyse. Gerçi o da olmasa bariz ererim burada.
Derken akşam yemeğini yiyoruz, ben de bir tuvalet arzusu. Çöl de öyle bir yer ki arkadaş, 1 km gitsen yine tuvalet ihtiyacı karşılayamazsın. Her yer kabak gibi meydanda. O beyaz kıyafetin kerametini anlamaya başladım. Neyse, odadaki tuvaleti kullandım. Bu da ihtiyaçların hijyenden çok daha önemli olduğunu gözterdi bir kez daha.
Akşam yemeğindne sonra kendimi şöyle bir ortamda buluyorum. Kampın TV odasındayız. Elimizde yeşil Libya çayları, TV’de dans eden kadınlara bakıyoruz. Dansöz falan da değil. Şöyle düğün videosunu andırır gibi ama bu bi TV kanalı. Ortamın aşırı saçmalığı hoşuma gider mi diye zorluyorum, olmuyor. “Esselamualykum” çekip kalkıyorum. Çıkarken farkediyorum. Ben en son kadını 10 Ocak’ta görmüşüm. Bu adamlardan bazılarının kesin 2-3 ayı vardır. Kadın başka bi tür burda, başka bir cinsiyet değil. Tilki gibi, çakal gibi bi şey. İnsan alışık olmadığı bir tür görürse ya kaçar, ya saldırır…
Odama gidiyorum, pet şişem diş fırçam…Bireysel temizlik on numara. Bereyi takıyorum, kapşonu geçiriyorum, hijyen de tamam. Uyuyorum.

GÜN 3 (Ocak 23)
Uyandığımda burada olduğuma inanamıyorum. Uyku ne güzel bir şey. Kopup gidiyorsun dertlerden. Uyanınca, yüzleşiyorsun. Pet şişemle yine güne başlıyorum. Pikapa doluşup kuyubaşına gidiyoruz. Dün cebime doldurduğum ekmeklere peynirleri döşeyip kahvaltımı yapıyorum. Basınç ekipmanının kurulumunu bitiriyoruz. 5 kişi bizim şirketten bir tane tır şöförü, bir tane de kaybolup bulunan vinç operatörü 7 kişiyiz. Basınç testi yarım saat sürecek. Kuma çember şeklinde oturup Nescafelerimizi yudumluyoruz. Nescafe ve Pepsi’nin popüleritesi şaşılacak derecede. Belki 80’lerdeki Türkiye’yi anımsatıyor insana. Amerikan konsolosu olayının üzerinden daha 2 ay geçti sanırım. Madem bunlar böyle içilecekti, adamın suçu neydi? Allahtan herkes Türkleri ve Türkiye’yi çok seviyor. Kimi vize olmadığı için seviyor, kimi dedesi zamanında buralardaki Osmanlı yönetimindne memnun olduğu için seviyor, kimi kadınlar çok güzel diye seviyor, kimi devrimde destek verdik diye seviyor, kimi müslüman diye seviyor, kimi Kanuni yüzünden seviyor ama seviyor işte…Burada adeta Avrupa’lı gibiyim. Hemen başlıyorlar ben şuralarını gezdim Türkiye’nin, şusu çok güzel diye. Savaş sırasından Türkiye’ye kaçanlara da buradan maaş yatıyormuş zaten. Kebap hayat. Burası zaten durulacak gibi değil. Gerçi aşırı zengin bir ülke Libya, bütçe fazlası muazzam. Biraz organize olabilseler, Norveç tadında hayat yaşarlar ama öyle bi hedef yok.
Bir de bugün beni bir kişi daha Kanuni’ye benzetti biri de Rusa. Diziler sağolsun. Şirkete ilk girdiğimde de Cezayirliler Behlül'e benzetiyordu.
Neyse, bu muhabbet orada bitti. Kamyonda arızalar çıktı. Müşteri bize azar kaydı. Onu tamir etmek için akşam 6ya kadar uğraştık. Sanırım sorun çözüldü. Yarın ne olduğu anlaşılır artık. Sabah 7de işi başlatamazsak şutu yiyeceğiz.
Tamiratla uğraşırken yemeği  kaçırmışız. Kampa geldik, makarna yapmışlar. Ortada leğenimsi bir şeyin içinde. Allahtan bize ayrı bir kapta verdiler ama yine de 3 kişi paylaştık. Leğene dalamayabilirdim ama bir yandan da çok açtım. Ben ki en samimi arkadaşlarla yemek yerken her şeyi tabağıma aldığım için eleştirilmiş adamdım. İşte sana Alman ekolüyle Libya ekolünün farkı. O eski halimden, eser yok şimdi. Vurdum kaşığı makarnaya. Başta herkes kendi önünden yerken yedim, sonra makarna sınırları muğlaklaşmaya başlayınca kaçtım. Bi tane de hacı amca var, beni çok seviyor. O da iyilik olsun diye kendi önünden bana doğru kürüyor makarnayı. Dayı yapma ya…Bütün iştahı bitirdin. En son makarnanın içindeki tavuğu hala canlıymışçasına parçalıyorlardı ki kalktım.
Şimdi diyor olabilirsiniz "çocuk o sofradan nasıl yedi, ben yemezdim" ama açıkladım. Önce ihtiyaçlar, sonra hijyen. İçine düşerseniz anlarsınız. Zaten biraz kabalayınca mideyi, ben de kalktım sofradan. Bu iş sayesinde Libya'nın post savaş kamplarında mad-max hayatını da gördüm, Paris'in lüks otellerini de...Daha kötüsü varsa ki var diyorlar, Allah göstermesin artık.
Şu anda da bu blogu yazmayı bitirip duşa girmeyi planlıyorum. Çünkü kafam iyice kaşınmaya başladı. İlk gün umumi tuvalete benzetmiştim ama yuvama alışmaya başladım. Bahçesinde fareler koşan, şirin bir kamp konteynırını kim sevmez?

Monday, January 14, 2013

BAHAR

Herkes bir heves Küba'ya gider devrim görmeye, bize Libya nasip oldu. Bi kaç aracın arkasında Che Guevara görmüştüm ve şaşırmıştım. Çünkü benim gözümde burada olanlar islamcıların motivasyonuyla olan işlerdi. Ancak gün geçtikçe buradaki hadisenin de çok değerli olduğunu düşünmeye başladım. İş arkadaşlarından konuşurken sessiz bi mühendis arkadaş vardı, o güne kadar fazla konuşmayan, adamlara "sizce gelecek nasil olacak?" diye bi sordum. Adam orada bir konuştu arkadaş, gelecekten umutla bir bahsetti ki sanki güneş açtı. Biz tabi pek bilmiyoduk. Bu çocuğun babası mesela sadece Polonya'dan geldiği için hapis yatmış. Öyle atıp unutulan insanlar falan varmış. Bir diğerinin amcasının evine gelmişler ve 2 yaşında kızı koşarken babasıyla biirlikte vurulmuş. Bu da kuzeniyle en önlerde savaşmış.

Öyle bir baskı varmıs ki üzerlerinde İngilizce öğrenmeleri yasakmış, diktatörün adını söylemeleri yasakmış, gazete yokmuş. hatta bizim arkadaşlardan birisinin babası yurt dışındaymış olaylar sırasında. Çocuk telefon edip demiş ki: "baba herkes dışarıda, ben de çıkıyorum. Kaddafi' yi devirmek üzereyiz". Babası "sus, konuşma öyle" diye çocuğu azarlamış. Dile kolay, kırk yıl aynı baskıyla geçmiş.

Bi de hapishaneler basılıp mahkumlar bırakılmış. Şimdi diyeceksin, "Ne kadar kötü? Suçlular serbest". Hapishaneyi bastıklarında 13 yıldır suçunu bilmedan yatan adam varmış. Daha olay çıktığından bile haberi olmamış. Kapıyı kırınca " Ne oluyor demiş?" Cevaplamışlar : "Kaddafi'yi deviriyoruz"Adam demiş ki "silah verin, 13 yıldır suçumu bile okumadılar bana" Bu amca maalesef daha ailesini bile göremeden vefat etmiş.

Halkına insan uçaksavar mermisi sıkar mı? Başka ülkeen insan getirip tecavüz ettirir mi? Olmuş işte hepsi.

Duygulandım yani anlayacağınız. Şüphesiz ki baskıcı yöneticiler için alınacak sayısız dersler var ama eninde sonunda gençlik patlıyor...

Gözünüzü seveyim şu bizim ülkede kitap falan yasaklamayı bırakın. Buraları görünce bizde olanlar beni daha da üzmeye başladı. Resmen elimizde olan güzel şeyleri mahvediyoruz. İçim yanıyor desem yeridir. Adamlar bir gazeteleri olsun diye can veriyor, bizimkiler kitap yasaklamak için uğraşıyorlar hala. Kardeşim, sana sesleniyorum: bırak artık yasaklamayı, bahar geliverir maazallah, grip kaparsın.

Thursday, January 10, 2013

LİBYA-İLK İZLENİMLER



Almanya’dan döndük pılımızı pırtımızı toparlayıp. Zaten blogu okuyanlar sezmiştır ki Avrupa’dan ufak ufak baymıştım. Bu demek değil ki Libya’ya koşarak geldim. Asıl hayalim Güney Amerika idi ama çölde yaşamak da bana bir şeyler katacaktır diye düşünmekteyim. İyimser olmak zorundayım ve adaptasyon şart. Güçlüler değil, adaptasyon yeteneği olanlar ayakta kalır zira. Hazırlıklarım tamam gibi. Hiç olmadığı kadar uzattığım bir sakalım var, en az bir Pargali kadar vardir. Bu gidişle Kanuni seviyesine de çıkarırım. Renkli kıyafetlerimi bıraktım düz ve renksiz kıyafetlerimi paketledim. Göz damlasından, bağırsak ilacına kadar ilaçlarımı depoladım. Teknolojik bir iş yapıp, dünyanın en pahalı kamyonunda oturmama  rağmen medeniyetten bu kadar uzak olmak ilginç. Bu da ders olsun, bilgisayarlar medeniyeti yanınıza getirmeye yetmiyor, medeniyet insanlar ve özellikle özgür insanlarla mümkün.

Çabalar biraz işe yaramış gibi olacak ki THY hostesi “Buralı mısın? En iyi Türkçe konuşan yabancısın” dedi.  Alttan aldım: “Elhemdülillah, Pargalı’yım” dedim. İyi ki de alttan almışım. Benimle son medeni muhabbet eden hatun kendisi olacak gibi.
Derken indik Trablus’a. Havaalanında valiz almaya giderken o koridorların pisliği ve kaotikliğini görünce ne bok yediğimi anladım. Seviyorum macerayı, gezmeyi tozmayı ama içimden burada ne bok yediğimi ilk kez sorguladım ama üzgünüm son olmadı. İnsan uçaktan valize giderken kedi (hayvan) görür mü? Onu da geçtim, x-ray cihazlarının başında kimse yok. Derken şöförle buluştum ve iş yerine gittim. İş yerimiz güzel, denize sıfır ama ya insanlar bıkmış olan bitenden ya da öyle deniz kenarı kültürü oluşmamış. Sandviçimi orada yerim diye düşünüyordum ki güvenlikten sorumlu İngiliz bana binaları terketmeyi yasakladı. Sakal orda boşa gitmiş oldu. İşyeri, servis, misafirevi döngüsü içinde geçti 4 gün. Kağıt işlerimi yaptım. Her şey normaldi ama dün gece şehirde ağır çatışma çıktı. Pencerenin önünden eşyaları alıp yatağa geçtim. Ne yapayım arkadaşım? İnsan her şeye alışıyor. Bu sabah bir baktım ki tüfeği geçtim, milisler ve ordu birbirine karşı anti-uçak kullanmış. Nasıl anladım derseniz, sabah milislerin ele geçirmeye çalıştığı alandan kalktı uçağım. Olaylar gece bastırılınca açmışlar. İşin garip tarafı ben bu sabah doktora gidip “iş için patlayıcı kullanacak aklı ve ruhi yetilere sahiptir” belgesi aldım. Arkadaş, belge sorulan tek adam ben miyim ülkede? İronik. Doktor da bi şeyler çizittirdi kağıda. Doktor yazıları anlaşılmaz zaten ya bu Arapça yazmış.

Etraf yıkık binalar, hurda arabalarla dolu. Hele bir tane devasa gokdelen otel var, şu büyük markalardan bir tanesi. O bomboş, yıkık dökük hali resmen her sabah içimi burktu. İlk kez terkedilmiş devasa bir yapı gördüm sanırım. Hüzünlü bir etki bıraktı.
Aslında potansiyeli olan bir şehir. Şöyle deniz kenarında uzanıp gidiyor. Neresinden başlanır bilmiyorum ama Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhi’ne 5 yıllığına devretseler, petrol geliri, eski rejimin el konulan paraları ve düşük nüfuslarıyla ve hatta açık konuşayım Afrika’dan gelecek ucuz iş gücüyle 10 numara yer olur. Ama kendilerinde o ışığı ilk bakışta göremedim.

Sadece öğle yemeklerini dışarıda yedim. Etraf biraz pis olduğu için yemekler de içime sinmedi ama baktım öbür expatlar da yiyor, ben de çöktüm. Almanı, İtalyanı yıkmayan beni de yıkmaz kafasıyla. Sonuçta farkında olmadan sarılığa bağışıklık kazanmış bir bünye bu. Doktora aşıya gittiğimde söyledi. ODTÜ etrafındaki 3. Sınıf pideciler, beni siz varettiniz. Ben bu pisliği kadınların hayata az karışmasına bağlıyorum. Erkekler anlamıyor bu temizlik işinden veya kendileri için temizlik yapmakta sıkıntı çekiyorlar. Kadınlar hayatta aktifse, şehirler, dükkanlar temiz oluyor adeta. Aslında Libya’lı kadınlar çok süslü. Hepsi makyaj uzmanı olmuş. Vücudun gerisine özen göstermeyince surat makyajında çok ilerlemişler ama sahalara inmeleri gerekiyor. Neyse bu gıdalardan yiyince mide asidi tavan yaptı tıpkı ODTÜ günleri gibi. O zaman da stresten falan demişti doktor. O da haklı, açıkça öğrenci gıdası yemekten dese insan üzülür. Avrupa’ya gidince kesilmişti. Burda yine başladı. Biraz leş malzemeden oluyor gibi. Yemek Avrupa’dan bariz daha iyi ama bi Türkiye değil.

Son olarak da trafiğe deyineyim: trafik yok. İnsanlara geniş tarlalarda arabayı hareket ettırmeyi öğretip salmışlar gibi. Fazla levha da yok. Ters yönden gideni de gördüm, revüjden U çakanı da. Trafiği görünce bir ülke daha ne kadar saçma olabilir diye düşündüm de Afrika (Zaten Afrika’dayım, hala inanamıyorum) geldi aklıma. Beterin beteri var. En azından burada arabalar lüks. Zaten sağda solda bu araba ve benzin fiyatlarını gördükçe Türkiye’de araba fikrinden iyice soğudum. Bir de toplu taşıma yok burada. Dolmuş vardır belki ama tren-metro-otobüs yok. Her birey bir araba demek. Ufacık şehirde İstanbul gibi trafik yaratmışlar.

Bütün bunların içinden çıkıp çöle gelmek ilaç oldu bana. Çok huzurlu şehre göre. Bana deniz kenarlarındaki memur kamplarını hatırlattı. Tek handikapı her sabah 06:30da toplantı olması. İlkokuldan beri o saatte beynimi çaliştırmadım. Burada ben ya kafayı yerim ya da uçarım giderim anlayacağınız. Tek kusuru bu değil aslında. Bazı şirketlerin araçlarını çalmışlar. Kalite arabaları kullanamıyoruz dikkat çekmesin diye. Böyle tatsızlıklar da var. Yapacak bir şey yok, dua edelim anayasa oluşsun ve ülke stabiliteye kavuşsun.

Gelişte de havaalanında uçağa acayip ilkel alındık. Türkiyedeki otobüs firmaları daha düzgün çalışıyor olabilir. Ne valizler x-rayden geçti ne de biz. Adamlar otobüsteki gibi bagaj fişi verdi elimize. Koltuk numarası yok. İçeride bulduğun yere oturuyorsun. Uçak iyiydi en azından. Artık şükür çekmenin zirvelerine oynuyorum farkındayım, sanırım kişiliğim bu yönde acayip evrildi. Bir başka iyi yanı da Avrupa yıllarından sonra Türkiye’den biraz soğumuştum bazı yönleriyle, şimdi ilk rotasyonda Atatürk havalimanında yeri yalayacak hale geldim.

Yarın Cuma. Hayırlı gün.  İşçiler şefim namaza diye çullanmasa bari. Biraz Bismillah-İnşallah-Elhemdülillah-Selamun Aleykum-Şükür modunu abarttım gibi yanlarında. Hatta dün yıllarca isteyip de yapamadığım yemeğe başlamadan önce sessizmişçesine çekilen ama herkese duyurulan Bismillah’dan da çekmeyi başardım. Hem bu dünyada hem diğerinde sınav olacak bu cumalar bana. Çoğu kişi birinden sorumlu sadece.

Bir savaş atlatmış topluma din iyi bir pansuman oluyor olabilir. Sonuçta bazıları savaşmış, esir düşmüş, işkence görmüş insanlar bunlar. Hem de çok değil 1 sene içerisinde. Şimdi gelip mühendislik, işçilik yapıyorlar. Bizim base’i de Kaddafi güçleri kullanmış terkedildikten sonra. Bu kadar iz kolay kapanmaz.

Bir uzmanla tanıştım. Dedesi benimki gibi askermiş ve buraya savaşmaya gelmiş, dedesi İzmirli. Sonra vurulunca hastaneye yatmış. Babannesi doktormuş, tanışıp evlenmişler. Burada yaşamışlar. Adam durmadan Türkçe müzik dinliyor, (Serdar-Hande-Demet) yıkılıyor buralar. Ben de baklava getirmiştim. Direk bitmiş yav. PR’ım iyi olacak gibi. Zaten hayat PR’ın ta kendisi değil mi a dostlar? Bu arkadaş geçen yılı savaşarak geçirmiş. Çok sıkılmış, gitmek istiyor. İnsanı kendi vatanından soğutanların hepsine lanet. Buradan da dünya küçüğe bağlayarak bitireyim. Belki dedelerimiz aynı birlikte bile olabilir. İzmir-Aydın yakın sonuçta. Bi de gökte roketatarlar patlarken gelen adam olduk, oradan da bi El-Turco çaktım.












Sağlıcakla kalın, uzun oldu...

Sunday, November 18, 2012

The Prize-Ganimet

Bir arkadaşımın tavsiyesiyle zamanında bir adama bulaştım ve dünyayı anladım. Giriş biraz iddialı gelebilir ama bu ismi siz de tanısanız hakverirsiniz. Kendisinin ismi Daniel Yergin. Bugün dışarıya çıkıp adım atıyorsanız ve eğer kapitalizm içerisinde öyle ya da böyle yer alıyorsanız (ki alıyorsunuz) bu isme aşina olun. Ben bugün yeni bir kitabını daha edindim ve hemen okumaya başladım: The Quest. Kendisi The Prize adlı eseriyle dünyayı sallamıştı, şimdi de devam ediyor. Dünya 100 yılda nasıl bu hala geldi bilmek isteyenler için. He biz olanı biteni bilsek de bilmesek de değişime katkımız olur olmaz orası ayrı ama bence herkesin başına gelenleri bilmek hakkı.

Eminim ki youtube'den vıdoları izlemek, okumaktan daha kolay gelir çoğumuza ama kitaplar da oldukça sürükleyici. Videolar da kısa sayılmaz ama güzel. İlk video burada: