Sunday, November 14, 2021

Mardin (Kilit Taşı)

   





 
Yıllarca Avrupa'nın türlü kentinde fink attıktan sonra önce pandemi gezme umutlarını tüketti, sonra da kurlar yüzümüzü mecburen Doğu'ya dönmeye itti. Eşsiz Anadolu coğrafyası, insana uzun yıllar yetecek kaynaklara sahip, yeter ki bir yerde tarih olsun. Yeni dönem şehircilik sorunlu, bunda hemfikiriz sanıyorum. Yunan-Roma heykelciliğini biraz bilen birisinin gözünün Anadolu meydanlarındaki plastik aparatlar karşısında kanamaması mümkün değil. 29 Ekim bayramının sunduğu uzun hafta sonunu fırsata çevirerek, evde geçen yılların ardından ilk kez tatil kararı aldım. Bu aradan sonra, ilk uçağa binişim olarak da tarihe geçti. 

    Pazartesi ve Salı günleri iş günü olması nedeniyle sakindi ama Çarşamba'dan itibaren kavimler göçü başladı. Bu göç bana Batı Anadolu yazlarından tanıdıktı. O aynı kalabalık şimdi de Mardin'e akıyordu. Biraz dikkatli baksam, Bodrum'dan tanıdık yüzler göreceğime emindim. Tabi çevre illerden de sürekli bir araç akını, otel otoparkını doldurmaya başlamıştı bile. Henüz Çarşamba gecesiydi ve gelmekte olan görülmekteydi. Kaldığımız otel Perşembe-Cuma günleri fiyatı üç katına çıkardığı için sinirlenip rezervasyon yaptırmamıştım. Dış güçlerin oyunu Airbnb'den Çarşamba ve Perşembe için eski Mardin'de bir yer bulmuş olsak da Cuma bu kadim coğrafyanın tanrılarının insafına kalmış gibiydim. Airbnb'deki arkadaş o çok korktuğum lafla beni sakinleştirmeye çalışırken iyice ürküttüğünün farkında bile değildi: ''Benim handa yer yok ama ayarlayacağım, o iş bende''. Nitekim, biz de yılların turistiyiz, sezgilerimiz çok şükür pandemide bitmemiş.

    Ufak tefek sorunlarla Çarşamba güzel geçti. Eski Mardin'de yürüdük. Burası hakkında internetten kendi araştırmanızı yapabilirsiniz. Özellikle aslına uygun yenileme çalışmalarıyla Türkiye'de bu kadar geniş alanların vandallıktan kurtarılması pek görülen bir şey değil. Önümüzeki yıllarda proje tamamlanmaya yaklaştıkça ve tamamlandıkça da belli ki adını epey duyacağız Mardin'in. Böyle küçük ölçekli Roma gibi, ama renkler biraz daha Orta Doğu. Net söylüyorum, Mardin Doğu'nun Roması'dır. Üstelik bunu sadece mimari açıdan da söylemiyorum. Uzun yıllar Süryani Kilisesi'nin merkezliğini yapmış Deyrulzafaran Manastırı da Mardin'de. Latin harfli ilk matbaa bu manastırda kitap basmış. Sonra Suriye'ye taşınmış merkez. Ama ne olursa olsun, biraz dünya bilenlerimiz için burasının Vatikan muadili bir mabet olmuş olması bile heyecan uyandırıcıdır. 

    Manastır şehrin 4-5 km dışında olduğu için bize bir araç lazımdı ve turist istilası nedeniyle şehirde kiralık tek bir araç bile yoktu. Tur şirketleri otobüsleri ağzına kadar doldurmuşlardı ki Mardin Covid'de top 5 yaptığı için bu seçenek tedirgin ediciydi. Yine de Tanrı yoluna bunu da göze almıştık. Maalesef yer ayarlanamadı. Taksicilerse Doğu'dan Batı'ya, Kuzey'den Güney'e aynı. Hele ki turist akını olan bir haftada inanılmaz argümanlar geliştirmişler. Taksimetrenin iki katının standard olduğunu anlatmaya çalışanına bile rastladım. O zaman çaresiz bizim dahi Airbnb ev-taş konak sahibine sormak durumunda kaldık. O da buldum size araba diye geldi.

    Ertesi gün Mardin şehir merkezinde hiç de güven vermeyen bir araç kiralama dükkanında aldık soluğu. Özdeş bıyıkları kardeş olduklarını söyleyen üç kişi sigaralarından fırtlarını çekerek karşıladılar bizi. Yan odada kalan Amerikalı'yı da getirmiş bizim dahi Airbnb ev sahibi. Karikatür tam olsun diye gelen bir karakter olduğunu düşündüm önce ama o da baya turistmiş. Abiler ağlarına düşmüş mal turistleri görünce heyecanlarını belli etmek istemediler elbette. İki marka birbirinden dandik araba seçkisinden rastgele birisini seçtik. Hazır olun: kasko yok, doğru düzgün belge yok. Amerika'lıya sordum ''Are you in?'', ''Yeah man, let's do it'' dedi. ''O zaman ortaksın masrafa, dolar kazanan adamsın'' dedim. İtiraz etmedi. Arabanın her yeri ezik büzük, bir kayıt tutalım dedim ama bölgede kayıt pek sevilen bir olgu değil, o anda kıpırdayan bıyıklardan net bir ses duymayınca farkettim. Sürmeye çalıştığım en dandik arabayı alıp gittik. Araba birinci vitese epey zor geçiyor, her yeri dökülüyor. İçimde deli sorular. Endişemi, macera budur diyerek telkinliyorum.  Neyse yokuşa bir sardık ki araba bembeyaz dumanlar çıkarıyor arkadan. Yanıyoruz korkusuyla sağa çektik Mardin kırsalında. Az sonra bir araba durdu. Sorunun ne olduğunu sordular, anlattım. ''Bin, bi de ben bakayım'' dedi abi. Bu sefer hep beraber atladık araca, yakındaki bir su fabrikasının mekanikçisiymiş. Gazladı, vites değiştirdi. ''İyi, bir şey yok'' dedi. Ama ben tükendim stresten. ''Dönelim'' dedim. Amerika'lı da biraz tırsmış olacak ki dumanlardan, arabaya inip-binen yabancılardan falan kabul etti. ''Daha bu dandik arabayla Nusaybin'e gidecektik'' falan demedi. Arabayı tüm gün kiralamamıza rağmen 2 saat sonra geri götürdük. Bıyıklı abiler olayı hoş karşılamadılar. Neyse paramızın bir kısmını aldık. Zemin negotiation'a müsait değildi. Amerikalı'ya Nasreddin Hoca'nın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun fıkrasının İngilizcesini anlatmak zorunda kaldım. Bu fıkranın İngilizcesini bilin, hep işe yarar. Çok rasyonel bir akıl yürütmeyle ikna ettiği için değil. Ne saçmalıyor lan bu verelim parasını dedirttiği için etkili bir silahtır.

    Neyse, kaldık Mardin'de arabasız. Taksiyle otele döndük ama haliyle o da bir tur kazıkladı. Artık peşine düşmedim. Mücadele gücüm tükenmişti. O gün bir mucize oldu. Mardin'de bir arkadaşımızın yaşadığını farkettik. Orada göçmen organizasyonlarında çalışıyor. Yerel bağlantıları falan da var. Aradık buluştuk. Yemek yemeye restoranlar bile dolu, hatta restoranlarda ünlüler falan dev masalar ayırtmışlar. Öyle ortamlarda yerel bağlantıları sayesinde bize de masa ayarlandı. Yerel bağlantı aşırı güzel bir şey. Gece Mardin sokaklarında her yere girdik çıktık, bizi restore edilmiş etkileyici mekanlara soktular. Venedik gibi dar, taş sokakalrda saatlerce yürüdük. Ertesi gün de bize kendi arabasını verdi sağ olsun. O da yetmedi Cuma da evinde kalıp Airbnb'cinin başımıza açması muhtemel başka bir tatsızlıktan kurtardı. Onsuz, Mardin'i böyle güzel anımsayamazdım. 

    İşte araba olunca Deyrulzafaran, Dara (Doğu'nun Efes'i), Kasımiye Medresesi , Zinciriye Medresesi gibi her biri büyüleyici mekanları gördüğüm için mutlu oldum. Zinciriye medresesinde de Timur yine birisine işkence etmiş. Bu Timur ne pis adammış ya, Anadolu'da nereye gitsek bir rezilliği çıkıyor. Bu da gözümden kaçmıyor elbette.

    Bu mekanların her biri yılın en kalabalık günlerini geçiriyor. Nereye gitsek instacılar ağızlarını büzüştürerek yüzlerce yıllık mabedlerden like kasıyorlar. Hatta bir yerde foto çektirecekken bir teyze üzerimize yürüdü ''bizim sıramızdı, çekilin, insta adabı da kalmamış'' falan dedi. Epey korktum. Mesela rehber anlatıyor bu odalarda şeyhler yaşardı, hemen birisi dudağını büzüştürüyor, kafasını 45 derece çeviriyor ve laps yapıştırıyor pozunu. Şeyhin odasında kendisini ölümsüzleştiriyor. Burada duvarların ardında odalar ve birisi öldüğünde oda açılarak içeriye konuluyor beden deniyor, laps dudak ve foto. Sarsıcı bir an oluyor dışarıdan bakınca. 

    Deyrulzafaran'ın odalarında dolaşıyoruz, gezi otobüsleriyle gelen grupların sohbetleri kulağıma çalınıyor: kilit taşı, kilit taşı. Bunu çeksen kubbe çöker. Dara'da sarnıca giriyoruz, yine tombalak teyzeler: kilit taşı kilit taşı. Bunu çeksen yapı çöker. Yerli çocuklar rehberlik yapıp bahşiş topluyor: kilit taşı çekersen çöker. Bir bitmeyen mevzu, dillerde solmayan bir kelam: kilit taşı. Gezen Anadolu halkından edindiğim intiba halkımız henüz geçmiş uygarlıklara çok hakim olmasa da bir mevzuya aşırı hakim: kubbe statiği işi tamamdır. Bu millet bu taş, inşaat işini seviyor ya. Boş boş işlere, heykele, nekropolise ve hatta derviş odasına o kadar da pirim vermiyor da işte kilit taşı dedin mi akan sular duruyor.

    Gidin de bakın o taşlara, Mardin büyüleyici....




Monday, February 22, 2021

Karl & Jeff


    

Polis, kelepçelerini söküp Jeff’i parmaklıkların ardına koyduğunda gün neredeyse ağarmak üzereydi. Jeff göz ucuyla içeride oturan garip adamı gördüğünde, kendisinin burada tutulmasına son bir kez daha umutsuzca itiraz etmek istedi. Korkmuştu. Ancak onu getiren memur, aldırmadan arkasını dönüp uzun koridorda ilerledi. Hayatında ilk kez bir nezarethanede bulunmanın verdiği yabancılaşma hissiyle yüzleşmiş, çaresizce ayakta kalakalmıştı. Memur uzaklaşıp dış kapıyı da kilitlediğinde, durumu kabullenmekten başka bir seçeneğinin kalmadığına nihayet inandı. Yorgundu, para kazanmak ne kadar da zordu. Yavaşça arkasını dönüp, içerideki garip adamı mecburiyet hissiyle selamladı. Amacı korkusunu karşısındakine hissettirmeden barışçıl mesajlar verebilmekti. Avukatları çoktan konuyla ilgilenmeye başlamıştı ve kısa sürede serbest kalacağına da emindi. Şimdi tek yapması gereken bu adamın kendisine zarar vermesini engellemekti. 

    Sandalyesinde kitap okumakta olan gizemli adam sakince bir baş hareketiyle selamını yanıtladı. Bir ihtimal bu garip adamın gülümsediğini bile düşündü Jeff, çünkü adamın yüzünden bir kıpırtı da geçmişti sanki. Fakat bundan çok da emin olamadı keza yabancının ağzını gizleyen dev bir sakalı vardı. 

    İçerisi filmlerde gördüğü nezarethanelere göre oldukça iyi durumdaydı ve bu kendisini teselli etmeye başlaması için iyi bir fırsat sunmaktaydı. Adilce vergi toplanan bir ülkede tutuklandığı için şanslı olduğunu düşündü. Etrafa hızlıca göz gezdirdi, adamı tedirgin etmek istemiyordu. İçeride iki koltuk ve iki yataktan başka, elli kadar da kitap ihtiva eden bir kitaplık olduğunu gördü. Kariyerine bir kitap satıcısı olarak başlamış olan Jeff için bu da iyiye işaretti. O etrafı incelerken, garip adamın kendisine baktığını sezdi ve daha da gerildi. Herkes tarafından tanınan bir kişi olarak bunun normal olduğunu düşünmeye çalışsa da bir başka suçluyla yan yanayken insan karşısındakinin olabilecek en kötü suçu işlediğini düşünmeye meylediyordu. Yabancı, sessiz beklemeden doğan gerilimi daha fazla uzatmadan sordu:

    
‘’İlk mi?’’

    ‘’İlk kez nezarethanedeyim, evet’’

    ‘’Buraya nezarethane demekte zorlanıyorum, her ne halt yediysen onu Norveç’te yediğin için şanslısın’’

    ‘’Öyle görünüyor, siz tecrübeli olmalısınız?’’

    ‘’Oldukça…’’ dedi sakallı adam. O anda, karşısındaki adamın toyluk kokan heyecanından, verdiği cevabın ürkütücü bir etki bırakmış olduğunu anladı ve telafi edebilmek için devam etti:

    ‘’Genelde sormak pek yakışık almaz. O nedenle sen sormadan ben anlatayım; siyasi nedenlerle burdayım. Norveç’in kutup dairesinde yürüttüğü petrol projelerini durdurmak için bir örgüt kurdum ve yazılar yazdım. Kutup dairesinenin korunmasının dünyanın tümünü ilgilendiren bir konu olması sebebiyle olaya dahil oldum. Proje son derece az sayıda insana çıkar sağlarken, geniş kitleleri yoksullaştıracak. Kaynakların adil kullanılmasına adanmış bir hayat benimkisi, ama pürüzler çıkabiliyor derdimi anlatırken.’’

    Jeff bu yanıttan sonra rahatlayacağına daha da gerilmişti. Dünya servetinin hatrı sayılır bir bölümünü elinde tutan birisi olarak, toplumsal konulara duyarlı tiplerden hoşlanmazdı. Öte yandan, kendisinin de burada bulunma sebebi olarak bir şeyler söylemesi gerektiğini hissediyordu. 

    ‘’Beni tanıyor musunuz?’’ diye sordu Jeff.

    ‘’Hayır, Norveç’te tanıdıklarım sınırlıdır.’’

    ‘’Amerikan vatandaşıyım’’

    ‘’Hiç bilmem’’ diyerek bakmayı sürdürdü yabancı adam. Bu durum Jeff’in avantajınaydı. Biraz içki içip sokakta taşkınlık yaparken yakalandığı yalanını söyledi. Vergi kaçırma suçuyla tutulduğunu itiraf etmek zor gelmişti. Hem henüz suç da kesinleşmiş değildi. Hakkında böyle söylentiler zaman zaman duyulsa da avukatları kendisini bu durumlara düşürmeden olayları çözmenin bir yolunu bulurdu. Bu sefer soruşturmaya pireyi deve yapan bir ülkede yakalanmıştı, hepsi bu.

    ‘’Demek anarşist faliyetlerin var, sokakta taşkın hareketler…’’ diyerek gülümsedi adam. Bu sefer ağzı net bir şekilde görünmüştü. Jeff de elinde olmadan sırıttı ve konuyu değiştirmek üzere kitaplığa doğru yürüdü. 

    ‘’Benden tecrübeli olduğunuza göre, sizden bir kitap tavsiyesi duymak isterim’’ dedi Jeff.

    Adam ağır adımlarla kitaplığın önüne yürüdü ve raftan bir kitap seçti. Kitabı Jeff’in elleri üzerine bırakırken ‘’ben yazdım’’ diye ekledi. Başka da bir şey söylemeden sandalyesine dönüp okumakta olduğu kitaba doğru eğildi.


    O anda Jeff’in saçsız başında ter damlaları belirdi ve büyük bir gerginlikle bir kez daha elindeki kitaba, sonra da adama baktı. Sakallı adamın okumakta olduğu kitabın ‘’Jeff Bezos ve Amazon Çağı’’ olduğunu fark etti. Bu nezarethaneye dair hatırladığı son görüntüydü… 

    Görevli memurlar Jeff’in elinde Komunist Manifesto’yla yere düşüşünü ekranlarından görüp onu baygın halde ambulansa koydular. Yol boyunca ‘’Avrupa’nın nezarethanelerinde bir hayalet dolaşıyor’’ diyerek sayıklamaları devam etti.


    Ertesi gün Norveç gazetelerinin tümünde ve hatta dünya gazetelerinin ekonomi bölümlerinde: Jeff Bezos’un göz altında tutulduğu hücrede elinde Komunist Manifesto’yla baygın bulunduğu ve hastaneye kaldırıldığı haberi yer aldı. Haberi alan borsalar derinden sarsıldı. 


Thursday, May 28, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-9

The SpaceX Dragon 

ROKETLİYORUM

Akşam yemeklerinden sonra ''hanım ben hava almaya çıkıyorum'' diyerek gidilen kahveler hayatlarımızdan çıkıp giderken, online oyun kahvehaneleri hayatımıza giriverdi. Eskiden kahvelerde mesela sekizde buluşuşurdu. Şimdiyse Türkiye saatiyle sekizde buluşuluyor. Avrupa'dan gelip oynayan dostlar var, Amerika'dan bağlananlar var. Tam yirmi yıl önce John Wick misali gömdüğümüz silahlarımızı çıkardık, bilgisayar oyunlarına tekrar daldık. Bir zamanın çocukları, şimdi çocuklarını yatırıp atari başına koşturuyor. Şu muazzam teknolojiye bakar mısınız?

İlk COVID yazımın üzerinden iki aydan fazla zaman geçti bile. Henüz bir aşımız veya ilacımız yok ve hatta olacağı zaman halen meçhul. Ama bilim öyle ya da böyle gündem olmayı başardı. Esasen faydalı da oldu, bazı kavramlar üzerine düşünme fırsatı bulduk bu sayede.

Öncelikle, bilimin sadece sonuçları itibariyle değil, bizzat metodları ve sunduğu bakışla da oldukça önemli olduğunu hatırladık. Bilimin yararları deyince uzun süredir onun sadece günlük hayatımıza getirdiği kolaylıkları anlıyorduk. Misal dedik ki; ''bilimin gözünü seveyim, 20 eski arkadaş evlerde oturup kahvedeymişçesine oyun oynuyoruz, bağıra çağıra muhabbet ediyoruz''. Öylesine bir heyecana kapılmıştık ki insanlık olarak, teknoloji sayesinde doğa dahil her şeye hükmedeceğimizi sanmaktaydık. Tutmasalar uçacaktık ama şimdi ancak evlerde hapislik... 

Teknolojinin getirdiği yararı-zararı hep beraber yakınen yaşıyoruz, bunu bir kenara bırakalım. Süreçte hatırlamış olduğumuzu umduğum bilimin ahlaki değeri üzerinde durmamız ve onu farketmemiz faydalı olacaktır. İnsanın bilme aşkı ve merakı şüphesiz insan olma yolunda çok değerlidir. Ayrıca bilimsellik olaylara dışarıdan bakabilmeyi, nesnel bakış açısını barındırdığı için en az sonuçsal faydaları (teknoloji) kadar anlamlıdır. Dahası, düzgün akıl yürütmeyi, boş-beleş konuşmamayı, dünyanın her yerinden insanlarla oturup belli referanslar içerisinde sohbet etmeyi sağlayan da yine temelde bu bilimsel ahlaktır. Bilimsel bir çıpa olmayınca, konuların ne kadar saçma noktalara ne kadar hızlı kaydığını hep beraber gördük, görüyoruz.

Demem o ki bilim güzellemesi yapacaksak illa ki, sadece onun sonuçlarıyla alakalı olmayalım. Metodları ve ahlakı da en az teknoloji kadar önemlidir ve kaybolmaya yüz tutmuş nadide değerlerimizdendir. Virüsün başlangıcında, bugününde ve geleceğinde bu ahlaka aşıdan da çok ihtiyaç duyduk, duymaya da devam edeceğiz.

Hiçbir şey bilmediğini deklere ederek, içinde yaşadığı toplum ve kendisi dahil her şeyi sorgulayabilen  ahlakın kıymetinin yaygınlaşmasına vesile olur belki virüs. Teknolojinin ötesinde bir bilimsel ahlak, roketle marsa gitmenin ötesinde bir insanlık var.








Tuesday, April 21, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-8

KONAK 

Görsel*

Hayir diyelim, hayır olsun; rüyamda Adele ölmüş. Belçika’da bir otel odasında; beyaz bir gecelik, beyaz yatak örtüsü ve açık pencereden giren rüzgarla uçuşan beyaz tül perdeler…Odaya giriyorum, hemen solumda banyo var. Kısa bir koridordan sonra yatağın olduğu, klasik ucuz bir otel odası mimarisiyle karşılaşıyorum. Adele yatağının üzerinde. Halbuki Adale bu yani, lüks bir oda da düşleyebilirdim. Belki vizyonum bu kadar, belki şu sıralar lüksten korkar durumdayım hesabı Adele ödeyecek olsa bile. Bu durumu ilk gören-duyanlardanım. Halka yarım saat sonra açıklanacakmış, kapıyı açan otel görevlisi böyle söylüyor. Whatsapp’tan arkadaş gruplarına hemen yumurtluyorum durumu.

Uyandım. Bu mundar virüs şimdi de pandemi rüyaları gördürmeye başladı. Size de oluyordur herhalde. Zaten bizi konak gibi basit bir şeye indirgedin, yeter bari kabuslarımızdan çık. Biz eşref-i mahlukatız, ne alaka şimdi bu konak olma durumu? Herhangi bir organizma gibi, kedi gibi, domuz gibi, fare gibi bizi konak etmiş. Kişiliğimizi ezdin, vicdansız virüs. Bizden faydalanıyorsun resmen ahlaksız. Ama dur sen, insanlık onuru, seni de yenecek Covid.

Geçen yazımı bitirirken bu işin beklenenden uzun sürebileceğini ve sağlık, ekonomi boyutunun ardından, asıl sınavın etik-ahlak arenasında olacağını yazmıştım. İnsanlık onurumuz bu ileri aşamada devreye girdi, girdi. Yoksa virüs kazanır, rezillik hakim olabilir. 

Örneğin petrol fiyatlarında bu düşük seviyeler devam ederse (ki seyahatlere bakarsak edecektir) ulusal gelirlerinin büyük bölümü petrol gelirlerine dayanan ülkeler büyük krizler yaşayacaktır. İş bu noktalara gelmeye başladığında, bu ülkelerde neler olacak merak ediyorum. Her koyun kendi bacağından mı asılacak yine? Koyunlukla insanlığın mücadelesinde, insanlık bir kez daha koyun taklidi mi yapacak yoksa?

Peki öyleyse bu ekonomi ne için var? Son 40 yıldır gördüğümüz kadarıyla ekonminin en temel fonksiyonu; takas değeri yaratması. Buradaki değerin etikle pek bir alakası yok, maddi şeyler. Yol gösterici olarak pazarı ve takas değerini maksimize etmeyi koyduğumuz sürece bu işten makul bir çıkış bulamayacağız anlaşılan. Belki de öncelememiz gereken değerler değişecektir. Artık sağlık çalışanlarına alkış ve moralden fazlasını vermemiz gerektiğini ve bazı işleri hür teşebbüse terkedemeyeceğimizi anlarız bu süreçte.

Yoksa ne mi olur? Bilmek zor. Çok fazla değişken olsa da insani değerlerle piyasa değerlerinin kapışmasına şahit olacağız gibi görünüyor. Bu sefer piyasa, ilk defa yıllar sonra, çok da kolay bu kapışmadan yürüyüp çıkamayabilir. Hele ki krizin etkilerinin uzun sürmesi durumunda, takas değerini mi yoksa insan ve hayatı mı önceleyeceğimize göre yolumuzu çizeceğiz.

Adele’in otelde bana bıraktığı mektupta yazılı olduğu gibi:

Let the sky fall
          When it crumbles
         We will stand tall
         Face it all together




Wednesday, April 15, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-7

15-Nisan-2020

VURDURMA EKONOMİSİ
Artık evlerde sıkılmaya başladık, yapılabilecek şeylere hücüm ettik, hepsi bitti. Diziler, kitaplar, İspanyolca, daha ne yapalım? Her gün birbirinin aynısı... Neresinde olduğunu bilmediğimiz bir süreçteyiz. Hayata ne kadar da benziyor bu yönüyle; zaman ekseninde bir bilinmezlik. 

Belirsizliği kabullenmek zor. Bu işin bitmesi yönündeki temennimiz her güneşli günde biraz daha artıyor. Aksini düşünmenin ve kabullenmenin ciddi bir yükü var. Ya bu hal daha aylarca sürerse? Oysa İspanyolca’nın bir kur gidileni, piyanonun bir şarkıda bırakılanı, sporun six pack çıkmadan salınanı karardır. Bu kişisel gelişim, sağlıklı beslenme, eğlence kampında kalacağımız düşüncesi iyi de, ekonomi ne olacak? Bu sorunun cevabını da tam anlamıyla bilen yok haliyle. Ama endişleniyoruz.

Bugün Sayın Macron yıl sonuna kadar Avrupa ve Fransa sınırlarının kapalı kalabileceğini açıkladı*. Yani evde plaja yönelik spor yapan arkadaşlarımın biraz daha temkinli olmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Sonuçta realiteye hazırlanmış bir zihnin, hayal kırıklığına uğraması daha zordur. Bu virüs ülkemize gelmeyecekmişçesine ilk vakayı beklemiş insanlarız biz, şimdi de dünyaya yaptığını yapmadan şereflice çekip gitmesini istiyoruz. Üstelik de çekip giderken getirdiklerinin hepsini de alıp gitmesini arzuluyoruz. Yani işte; bir 2020 baharı vardı, ne dizi izlemiştik, ne çok İspanyolca öğrenmiş, bilgisayar oynamıştık deyip geçmek istiyoruz. Şu dip dibe yaşadığımız aşırı kalabalık şehrimizde yine üst üste restoranlara gidemeyecek miyiz acaba? Yine milyonlarca insan arabalara doluşup günün yarısını trafikte harcayamayacak mıyız? Bayram tatillerinde çekirgeler gibi yolların etrafını yağmalayarak tatil beldelerini tüketemeyecek miyiz? Herhalde çok yakın zamanda virüs defolup gidecek ve bu süper şeyler hayatımıza geri gelecektir diye arzulamaktayız. 

Peki her şey aslında yeni başlıyor olabilir mi? Bu evde kalan bizler için olduğu kadar, global ölçekte bütün insanlık için de düşünmesi bile zor olan seçenek. Sağlık ve çevre politikalarımızı test eden virüsle sıradaki sınavımız ekonomide olacak, burası zaten aşikar. Ancak insanlık etik değerlerinin bazılarıyla da ciddi anlamda test edilecek bu süreçlerin içerisinden geçerken ve de sonrasında. Bu testin zorluğunu elbette ekonomik yarılmaların derinliği etkiyecek. Yıllardır içerisinde olduğumuz paradigmaların dışında düşünmek bir çoğumuz için henüz imkansız. Her zamanki kısa kriz dönemleri sonucu, piyasanın bir süre sonra normale döneceği varsayımıyla gidiyoruz. Hatta bunu virüsün ilk yayılmaya başladığı süreçte, ABD ve İngitere’nin geçiştirmeye çalışan, kısa olacağını uman tavırlarında net olarak gördük. Ama umut, bir kez daha gerçeği değiştirmeye yetmedi maalesef.   Post-truth'cular lafla gemiyi bu sefer yüzdüremedi. Şimdi devletler, bu durumun kısa süreceği varsayımıyla para basarak, kredi vererek, vatandaşlarına direk ödemeler yaparak süreci atlatmaya çalışıyor. Bu aküsü bitmiş arabayı yokuş aşağı vurdurmaya benziyor. Bir çalışsa, her şey normale dönecek, yine akacağız. Ama ya akü artık yerinde değilse? Ya yokuş biter de araba hala çalışmazsa? Vurdurma ekonomisi çözüm olmazsa?

İnsanlar gerçekten yaptığı seçimler sonucu mu insan oluyor, yoksa insan atalardan doğmak insan olmak için yeterli mi bu süreçte göreceğiz. Hatta belki de görmeye başladık bile. Sürecin, umulandan daha sancılı ve uzun soluklu olacağı yönünde bir his var içimde…Yetiş ya aşı, yetiş ya ilaç!

*     https://www.tesadernegi.org/john-maynard-keynes.html
** https://www.schengenvisainfo.com/news/macron-warns-eu-external-borders-may-remain-closed-until-september-due-to-covid-19/

Thursday, April 9, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-6


Çizim:Umut Sarıkaya

9-Nisan-2020
AMİN
Hala bu işin nereye gittiğiyle ilgili net bir fikir geliştirebilmiş değilim. Beş, on, yirmi sene sonra bu satırları okumak isterdim. 

Kafası karışık olan sadece bizler de değiliz anlaşılan. Virüs o kadar yeni ve o kadar hızlı yayıldı ki; konunun uzmanları bile ancak data toplayıp analiz edebiliyorlar. Dünyanın dört bir tarafında aşı, ilaç, tedavi çalışmaları sürüyor. Öte yandan, daha uzmanlar yaz mevsiminde yayılmanın azalıp azalmayacağı, önümüzdeki yılın grip sezonunda ne olacağı, aşı bulunursa aşılamanın ne sürede tamamlanacağı, virüsün seneye mutasyon geçirme olasılığı, ilaçların yan etkileri gibi bir çok konuda henüz her soruya yanıt veremiyorlar. Oysa biz iman edenler her gün bir yanıt umuduyla internete giriyoruz ve her tedavi-aşı haberine umutla tıklıyoruz. Haydi be bilim insanı, ver artık şu haberi. Koskoca üç ay oldu, daha ne bekliyosun? Oysa sana güvenmiştik, inanmıştık.

Burada din felsefesi yapacak değilim. Beni dertlendiren bilime ve teknolojiye aşırı bel bağlamış olan kişi. Bir kitle var ki bilim-teknolojinin olanaklarının sınırsız olduğuna ikna olmuş. Su kaynakları tükenecek dendiğinde deniz suyundan ucuza üretilir diyor, iklim değişikliği bazı bölgelerde yaşamı zorlaştırır dendiğinde Mars’a taşınılır diyor, nüfus deyince hap gıda diyor. Bir şekilde, zor zamanlarda dışsal bir çözümün gelip bizi kurtaracağına dair inançları oluşmuş. Bu aynı tip, bugün-yarın aşının bulunacağına da çok emin. Aşı olmazsa en kötü ilaç gelir bu hafta diyor.

Süreç herkesi gerçekle yüzleşmeye itecektir. İnsanlığın limitlerinin ortaya çıkması faydalıdır. Hatta daha kritik olarak, belki de teknoloji ve inovasyon saplantısı yüzünden bilimin limitlenmiş olma ihtimali tartışılabilir. Hepimizin çocukluğumuzda hayal ettiği hayatını bir konuya vakfetmiş, beyaz önlüklü, idealist laboratuvar insanı vardı. Uyanalım, o insan artık Ar-Ge personeli olmuş (yol artı ssk), müdüründen araştırma ödeneği alabilmek için sunum yapıyor. 

Bu durumları konuşacağımıza, şimdiden ‘’yeni normal’’ diye bir kullanım pompalamaya başladı iş dünyasının terminoloji ve motto uydurukçuları. Dört aya kalmaz ‘’yeni normal koçluğu’’ satın almak zorunda kalabiliriz. Evde verimlilik, karantinadan güçlenerek çıkmak, ezik girdiğiniz evden lider çıkın, hımbıl yattığım mattan nasıl yogi kalktım okumaları dolaşmaya başladı zaten. Daha nereden geldiğini, nereye gittiğini anlayamadığımız bu virüsle ve sonuçlarıyla ilgili yeni tüketim terminolojisini oluşturmaya giriştiler. Bir durun kardeşim, az soluklanın.

Higgs parçacığını duymuşsunuzdur. Parçacığı keşfeden ve adını veren Peter Higgs bir akademisyen ve bilim insanı. Bugünkü akademik sistemde yeterince üretken sayılmayacağı için asla teoriyi ve parçacığı bulamayacağını söylüyor.  Hatta 1980 civarında üniversitesindeki performans değerlendirmelerinde karnesi kötü olduğu için atılma riskiyle karşılaşmasına rağmen, Nobel alır dedikoduları sayesinde işinde kalabildiğini belirtiyor. Nobel'i 2013'e kadar alamamasına rağmen, bu dedikodu sayesinde işinde kalıyor. Düşün ki Tanrı Parçacığı’nı bulacaksın, müdür devamlı kapıda hadi kardeşim bulacaksan bul artık diyor. Hepimiz gibi, akademisyenler ve bilim insanları da süt vermek zorunda olan ineklere dönüşmüş durumdalar.

Bu ortamda, temelde sorunu üreten paradigmanın bizzat kendisinden, aynı zamanda çareyi de üretmesini beklemek durumundayız. O yüzden hep beraber; ucuz üretim için kıtaları aşan, virüsü uçaklarla kıtadan kıtaya taşıyan, evlerimizde dizimizi-filmimizi eksik bırakmayan... bize bir aşı nasibeyle. Amin.



Friday, April 3, 2020

KORONA GÜNLÜKLERİ-5

3-Nisan-2020
ADAMIN DİYOR
Ne olduğunu bilemediğimiz bir şeyin içerisinden geçmekteyiz. Ne kadar süreceği konusunda bile fikrimiz yok. Ne zaman bitecek, bitince ne olacak bunları zaten bilemiyoruz. Ancak büyük olasılıkla tarihte yeri olan haftalar yaşıyoruz. Birisi 40 yıl sonra bu günlere baktığında ne görecek merak ediyorum. Görmezden gelinmez herhalde ama emin de olamıyorum. Çok şeyi de unutuyor türümüz sonuçta.

Henüz büyük resimciler bile düzgün bir şey yazamadı. Şimdiye kadar çok değişik yerlerde komplo teorileri gördük. Başlarda labaratuarda üretilen virüs teorilerini de duyar gibi olduk ama iş ülke gözetmeden yayılınca komplolar daha yazıldığı hafta çökmeye başladı. ABD, Çin’i vurmak için yaptı yazan adam şu an ABD’yi açıklayamıyor. İsrail, Rusya, Avrupa, İngiltere desen hepsine yayıldı. Dünyayı yöneten 3-5-7 aile desek oradan da tam ekmek çıkmadı.  Kim yaptı lan bunu?

Bana göre bu virüs işi, komplocular uygun bir hikaye yazamazsa, görünmez elci Adam Smith’in başına kalacak gibi duruyor. Ancak bence hikaye başka, kendi büyük resmimi anlatayım;

1973 senesinde bir petrol krizi patlak verdi. Arap petrol üreticileri, Israil’e destek veren ülkeleri cezalandırmak için üretim düşürüp fiyat artışına gittiler. Bu hadise dünyanın her yerinde hissedilmekle birlikte, ABD ve İngiltere’de de ekonomileri sarstı. Bir tarafta enerji sorunu, bir tarafta işçi sendikalarının talepleri derken Demir Leydi Thatcher, İngiltere’de sahneye çıktı, 1975’de Muhafazakar Parti lideri oldu. Kendisi bu sıralarda ‘’wellfare state’’ (sosyal devlet) olayına kafayı takmaya başladı. Yani hükümetlerin vergilerini işsizlik ödemesi, sağlık gibi konulara harcamaması gerektiğini düşünüyordu. Esas olan mümkünse az vergi almak, hür teşebbüsün önünü açmak ve devleti küçültmekti. 1979 yılına gidilirken İngiliz ekonomisi kötü durumdaydı, işsizlik ve grevler artmıştı. Bu ortamda Thatcher, 1979 yılında neoliberal politikalarıyla İngiltere’nin ilk kadın başbakanı oldu. İlk seneler ekonomide kötü gidiş sürse de ardından toparlanma başladı. Devlet sosyalizmi her fenalığın anası olarak görüldü. Sendikalara demokrasinin ve ekonominin altını oydukları gerekçesiyle savaş açıldı, adeta iç düşman olarak nitelendirildiler. Paralelinde özelleştirmelere hız verildi. 
Tabi suyun öteki yanı da durur mu, orada da muhafazakar devrim 1981’de Reagon’ı iktidara taşıdı. Bundan sonra, Laissez-faire (Bırakınız yapsınlar) hızla dünyaya yayılmaya başladı. Birey ve özgürlüklerinin önemi vurgusu artarken, serbest piyasaların kendisini regüle eden sistemler olduğu fikri yaygınlaştı.
Diğer kulvarda sosyalizm, 1991’de tamamen çökünce, ona ait bütün kavramlar da tümüyle gereksiz varsayıldı. Kimse uygulamaların derinliğine bakmaya gerek görmedi. Bu oyunda gri alan yoktu. Ya hepsi doğruydu, ya tümüyle yanlış. Eşitlik, adalet, sosyal haklar gibi kavramlar toptan değersizleşti. Devletin düzenleyiciliği de buralarda bir yerlerde kayboldu gitti. Sosyalist devletçilik çalışmadı diye, insanlar her şeyi görünmez bir ele bırakıp çekildi. Neredeyse hangi ülkeye baksak hükümetlerin müdehalesini azaltmak, sosyal harcamaları kısmak, girişimcilere daha fazla serbestlik tanımak, sendikaların gücünü azaltmak yönetimlerin ana düsturları haline geldi.

İşte bana sorarsanız bizim bu virüs başımıza geleceği 1978-79 gibi belli olmuş ama tabi nereden bileceksin.  İhale çoğu yerde Adam Smith’e kalıyor 1776 yılında ‘’görünmez el’’ diye bir şey demiş diye. Onun da yanında binlerce şey anlatmış ama herkes işine gelen bu kısmı almış, yürümüş. Görünmez elciler, devletin ücretleri düzenleme rolü, banka ve patent kontrolü, faiz oranlarının ayarlanması, hastalık kontrolü, eğitim standartlarının belirlenmesi ve kamu yararı olan işleri sürdürmesi gibi konulara da değinilmesine rağmen, bu kısımlardan nedense hiç bahsetmemişler bize.

Yıl olmuş 2020, Neoliberalizm herkese tatlı gelmiş,  dünyaya yayılmış. Yani bunca teknoloji, iletişim, yol, beton, ucuz üretim güzel gelmiş herkese. Borç-harç büyümüş her şey. Mesela, uyduruktan bir kol saati çıkmış, kimse dememiş ki ‘’ya gardaş bu satin hayatımıza katkısı gerçekten nedir?’’ Herkes koşmuş o saatlerden almış. O saatler Çin’de, gözlerden ırak üretilmiş. Üzümü yenmiş, bağı sorulmamış...Ne katlettiğimiz doğayı görmüşüz, ne de bizim yüzümüzden çalışan çocuk işçileri. İşin garip tarafı, bizim de bakılacak hastanemiz, bedava okuyacak okulumuz kalmamış bu tarafta. Nerde lan bu paralar, kim aldı paraları? İşte yine Adam Smith uyarıyor, kapitaliste karşı ayık olacaksın*. Adam açık ve net demiş ki kapitalistin çıkarıyla toplumunki asla örtüşmez, öyle görünmez el bu işi düzenler diye beklersen seni çarparlar. 

Paket böyle kardeşim, saatini alıyorsan virüsünü de alacaksın, karbonunu da soluyacaksın.  Şu an çocuk işçiyi umursamıyorsan, kendi geleceğinin de kuyusunu kazacaksın. Her işi hür teşebbüs iyi bilir diyorsan, hastanesiz-okulsuz kalacaksın.  Yok öyle neoliberalizmin iyi yönlerini alalım, ahlaksızlığını almayalım. Siparişi verince, tüm paket geliyor kapına. Bu sefer virus çıktı bahtına.

*‘’The proposal of any new law or regulation of commerce which comes from capitalists ought always to be listened to with a great precaution, and ought never to be adapted, till after having been long and carefully examined, not only with the most scrupulous, but with the most suspicious attention. It comes from an order of men, whose interest is never exactly the same with that of the public, who have generally an interest to deceive and even to oppress the public, and who accordingly have, upon many occasions, both deceived and appressed it”A.Smith, Wealth of Nations 1776