Sunday, November 20, 2016

DÜĞÜN DERNEK-2

Baktınız bir süredir yazmıyorum, zirvede bıraktım sandınız değil mi? Öyle kolay değil o iş. Umberto Eco'ya soruyorlar ''ne zaman yazacağına nasıl karar veriyorsun?'' gibisinden. Üstad diyor ki ''çişe gitmek gibi''. Diyelim ki bu gece çişim gelmiş, yazıyorum. Ama belki de gerçekte olan çok daha karmaşıktır. Belki de sandığımız gibi lineer bir zaman yoktur ve ben aslında şu an yazmamın en iyi an olduğunu gelecekten bakarak farkediyorumdur. Ama zamanı lineer algıladığım için ve bir de bana deli demeyin diye ''içimden bir ses'' deyip geçiyorumdur. Felsefeyi keseyim, alt tarafı bir bahane arıyorum, bunların gereği yok şampiyon.

Tekirdağ'daki düğünü anlatıyordum en son, daha doğrusu kınayı. Bu yazıyı tamamlamalıyım çünkü bunu tamamlamadan yeni şeyler yazamadım. Size de oluyor mu? Bitmemiş hikayelerin yeni hikayelere engel olduğu? En iyisi bitirmek.

Şimdi ben bu kına gecesine gittiğimizde bir halt karıştırdığımı düşündüğüm için böyle hiç ses etmeden bekledim haftalarca. Ama şimdi gerekli mercilerle konuyu konuşup adımı temize çıkardığım için gönül rahatlığıyla yazabileceğim. 

Bastık arabayla Tekirdağ-Şarköy'e, aylardan Eylül. Valla daha sonra arabayla Yunanistan-Kavala'ya da gittiğimiz için söyleyebilirim ki İstanbul'dan çıkmak ve geri gelmek her şeyin en zoru. Ama neyse, hikayemiz bu değil şimdi. Otele eşyalarımızı bırakıp düğün evine vardık. Kurt gibi açım. Aman ne göreyim, yerel düğün yemeği. Ev sahibine ''merhaba'' dedim mi hatırlamadan kendimi yemek kuyruğunda buldum. Daha herkes akın etmemiş, ortalık görece sakin. Hemen yedim, kesmedi bir daha yedim. Helva da yedim, kesti. Sokakta bekliyoruz, muhabbet ediyoruz. Bizi çağıran düğün sahibi S.M. dedi ki: ''Kadınlar dans edecek, sen yanımdan ayrılma''. Ne diyeyim? Yön bilmem, iz bilmem, yerel kültürü bilmem. Bazı partilerin çılgın geçeceğini daha ilk anda anlarsınız ya, ortam öyle yüksek enerjili. Bir taraftan müzisyenler alt yapı ve üst yapısıyla 3 jenerasyondan çalgıcılarla sistemi kuruyor, öte taraftan sokağa ışık germek için çılgının teki alakasız bir evin balkonuna tırmanmaya çalışıyor, bir başkası da beton elektrik direğinin altındaki kutuyu tornavidayla kanırtıp elektrik almaya çalışıyor. ''Ayrılmam abi, bi yere kaybolmam'' dedim. Mal gibi elektrikçiyi izlerken adam dedi: ''Genç gel de şurdan tut''. Boku yediğimi farkettim. ''Güvenli mi bu?'' diye sordum. Dayı bana baktı, cigarasının dumanından sulanmış gözleriyle: ''voltaja sokayım'' dedi. ''Aynen'' dedim, önce iş güvenliği sonuçta. Baktım ki mahalle direğinde elektrik prizi çıkışı var. Sokak düğünü için tasarlanmış bir şehirde olduğumuzu anladım. Çabalar sonuç verdi, 5 dakika içerisinde ampuller canlandı, ortam şavkıdı. Ses kontrol de tamam. Rock'n roll. Önce daha genç müzisyenler başladı. Biz rock müzik severler konserlere gideriz, grup elemanlarıdan ikisi yer değiştirir. Mesela basçı davul çalar, davulcu da bas. Sonra herkes büyülenir, adamlara bak ya, her şeyi çalıyolar diye düşünürüz. Ben öyle düşünen kafama...Burada kemancı klarnet çalıyor, yorulunca davul, yorulunca oğluna devrediyor, amcaoğlu klarnet çalıyor, öbürü kemana geçiyor. Enstrumanı olmayan kopiller bille air klarnet ve air kemanla antreman yapıyorlar kenarda. Öyle bir müzik ortamı. Parti iyice coşuyor. O ara bir el omzuma değiyor, benden sorumlu lokal abi: ''gel, erkekler arkaya geçiyoruz''.

Arkada süper bahçe var. Gelinin amcası damacanalarda şarköy şarabı getırmiş. Beyaz var, kırmızı var. Yuvarlıyoruz. 

Sonra beni evin içerisinden dans pisti görünen bir yere götürüyorlar. Sokak çılgın atıyor. Pist çok kalabalık. En dış sandalyelerde pistlerden artık affını istemiş yaşlı kadınlar var. Onlar olayı sadece izliyorlar. Ama adeta olimpik jüri tadında. Belli ki pisterin her türlü tozunu yutmuşlar zamanında. Az sonra ''testi kırma'' aktivitesi yapılacak, ufaktan halay başlıyor. Tempo çok yükseliyor, ayak uyduramayanları halaydan çıkarıyorlar. Adeta atmosferden çıkarken modüllerini bırakan uzay mekiği. Kazmalar dökülüyor. Artık kibarlık yok. Bir iki İstanbullu direnmeye çalışıyor, o kadar hızlanıyor ki rezil olup oturuyorlar. Artık pistte sadece en iyiler var. Yanımdakiler bana testiyi kırabilecek seri başı teyzeleri gösteriyorlar. Öyle herkesin halay başı olabileceği bir ortam yok, ölüm grubu. Sonra bir teyze gözüme çarpıyor, beyazlar içerisinde. Bir insanın bir gruba daha önce böyle hakimiyet kurduğunu çok az görmüştüm. Bir yandan halayı sürüklüyor, bir yandan orkestradaki 3 jenerasyonu azarlayıp tempo tarif ediyor, bir yandan elinde testiyle tansiyonu yükseltiyor bir yandan da etraftaki yamyam çocukları kontrolü altında tutuyor. Çocuklar da öyle aç ki testiyi kafalarında kırsalar bana mısın demeyecekler. Meğer testinin içerisinde şeker ve bozuk para varmış. Bunlar çocuk değil, müptezel azizim. Bu kadar bağımlılık AMATEM'de ancak görülür.

Teyzenin büyülü bir yönü vardı. Ben yıllarını fizikle harcamış bir yüksek mühendis olarak çok eminim ki kablo, ip vb cisimler sadece gerilim ile çalışırlar ama baskı taşımazlar. Yani çekerler ama itemezler. Bu teyzede öyle bir sihir var ki halayı isterse geriye doğru da oynatabiliyor. Gözlerime inanamıyorum. Halay sonu ama halayı kontrolu altında tutuyor, sonra tekrar kendine çekiyor falan. Hiç görmemiştim. Öyle-böyle derken halay horon hızına yakınsarken testiyi kırıveriyor teyze. Şekerli suyla alıştrılmış olduğunu düşündüğüm müptezel çocuklar kırıkların arasından şekerleri toparlıyor. Damadın annesi, halay başlarına birer küçük rakı takıyor Tekirdağ işi. Burada para geçmiyor, kapıları rakı alkol açıyor.

Sonra biz de oynamaya iniyoruz. Normalde erkekler çok oynamıyormuş ama biz coşkudan oynuyoruz işte. Valla ben normalde çok baskı hissetmem ama jürideki teyzeler adeta ayaktan başa bizi süzüyor. Her an eğilip çantalarından aynı anda 1 yazılı tabelaları çıkaracakmış gibi süzdükleri için fazla dans edemiyorum. İşin aslı ortamdaki kalitenin aşırı derecede altında bir performansım var.

Sahnede türlü oyun devam ederken biz de evin üst katına çıkıyoruz. Damat giyinecekmiş, biz de koca adamı giydirecekmişiz. En az 15 kişiyiz. Bir de ortamda viski var. Tekirdağ yapımı değil bu sefer, ecnebi. Aşağıda şarabı çekti ya herkes, viski shot'ları da abartılmış. Her bardakta 3 shotlık viski var. Bir yandan içiyoruz, bir yandan da odadakilere tanışıyoruz. O sıra masaya börek geliyor, aç olanlar yiyor. Ben aç değilim. Viskiye devam. Sonra çoğu kişi damadın yanına geçiyor. ''Lan koca adamı kaç kişi giydirecez ki, saçmalık'' diye iç geçirip mutfakta kaldığımı hatırlıyorum. 3 kişi kalıyoruz. O an oda boşalınca bazı ayrıntılar daha çok dikkatimi çekmeye başlıyor. Özellikle de masada duran ve hiç dokunulmayan o üzeri kızarmış koca bir tepsi baklava. ''Bu neyki lan'' diye üzerindeki folyoyu kaldırıyorum. Etrafıma soruyorum ''biz İstanbullu'yuz, biz de bilmiyoz'' diyolar. Bu viski mereti de tatlı çektiriyor. ''Lan yenmeyecek bir şey olsa burda işi ne'' diye hop bi tane attığımı hatırlıyorum. Diğer iki tip biraz tırsmış gibi bakıyorlar. ''Ezikler'' diyorum. En ortadan kilit parçayı çekmişim. Bir bok yediğimi sezmiş olacağım ki aluminyum folyoyu örtüp, damadın yanına gidiyorum. Adamı baya giydirmişler zaten. Çorap ve ayakkabı kalmış sadece. İyi don-gömlek kısmını atlatmışım en azından. Sonra hep beraber kına yakılırken ağlayan gelini görmeye gidiyoruz. Bu ritüel telekomunikasyon ve ulaşımın olmadığı çağlardan kaldığı için bayağı saçma aslında ama jüri gözyaşı olmadan tam puan vermiyor. ''Eşekle 8 saate gelir artık İstanbul'dan'' diyerek bu adeti aşağılıyorum. Gözü yaşlı ihtiyar jüri teyzesi ''8 saat olsa iyi, cuma akşamı Tekirdağ yolu tıkanıyor'' diyor. 

Ben bekliyorum ki gelin de ağladı, testi de kırıldı, yedik içtik, daha ne olabilir ki? Bizim baklavanın örtüsü açıldığında ben çoktan büyüklerin elerinden öpüp arazi olmuş olurum. Zaten saat de geceyarısına geliyor. Ama bakıyorum daha bizim 50 yaşından büyük jüri kitlesinde bile bi eve gitme arzusu yok. Yaşlı bi teyzeye soruyorum; ''Teyze güzel oldu, bitti değil mi?'' Yanıtlıyor: ''Yok ya daha damat uyandırmaya gitcez''. Anasını satayım sanki Şarköy'de kına gecesine gelmedik de Rio'da samba festivaline geldik. Sırıtıyorum teyzeye. ''O nasıl bi şey diyorum?'' Anlatıyor heyecanla: ''Şimdi damat başka bir eve yatmaya gidecek, biz de şarkı-türkü söyleyerek ve dans ederek damadın uyuduğu eve gidip evin önünde gürültü yapacağız, sonra kız tarafı erkek tarafına tatlı verecek ve damat uyanacak'' diyor. ''Ananı, baklava'' diyorum gayri ihtiyarı. Teyze diyor: ''Ananı çiftetelli'' 

O sırada damadın arkadaşlarından birisi beni göstererek: ''bu arkadaş baklavayı gördü'' gibi bir şey söylüyor kalabalığın ortasında. Belki normalde yapılması gereken sırıtıp geçmek ama suçluluk psikolojisiyle: ''ne alaka lan, çok saçma'' diyorum. Ortam buz gibi oluyor. Yeni yeni tanışıyoruz zaten. O an psikopat cins etiketini yemiş olmalıyım. Tanıdıklarım bile bana bu gözle bakıyorlar o an. Şarabımı yudumluyorum. O arkadaş olur da bu yazıyı okursa beni affetsin, psikolojim dağılmış.

Derken türlü rakı armağanından sonra orkestra bize darbuka ve zil veriyor. Başlıyoruz çala-oynaya şehrin ana yollarından damada gitmeye. Birisi de atar yapacak diye korkuyorum saat sabah bir veya iki ve 50 kişi göbek atıyor. Bir traftan da aklım baklavada. Lan bi de duyuyorum sağda solda ilk baklavayı damat yiyecekmiş falan. ''Nah yer'' de denmiyor tabi. ''Siz şok güzel ortam, şok güzel adetler'' diye turiste mi yatsam acaba? Bizim halk gavur sever sonuçta. Neyse derken varıyoruz damat evine. İşte teatral sahneler, bizi eve sokmuyorlar falan. Sonra baklava geliyor. Hemen kalabalığı yararak baklavanı başına varıyorum. Bu suç mahaline ilk dönüşüm. Baya iyi iş çıkarmışım, şu baktığım yerden baklavanın yendiği hiç belli değil. Düşünüyorum az sonra damadın annesi tepsiyi alıp folyoyu kaldıracak ve şoklar içerisinde bayılacak. Bunu gören damadın atarlı akrabaları ''kim yedi lan bu baklavayı diye bağıracak?'' O sırada da daha önce beni ve baklavayı aynı cümlede anan damadın arkadaşı ''Ben biliyorum, o sakallı bebe yaptı'' diyecek. Acaba dedim o çocuğun kafasına sert bi cisimle vursam mı? Ama sonra dedim bi tane dandik baklavadan böyle olduysam, direk Raskalnikov'a bağlarım. Vazgeçtim.

Neyse, tepsi içeriye alındı. Çığlık falan duyulmadı. Sonra bize de tatlıdan dağıttılar. Ben yemedim. ''Çok güzel, yesene'' diyenler oldu. ''Biliyorum güzel olduğunu, ben yedim'' dedim. Sarhoşum sandılar. Damat ve gelin sorunsuz kavuştu. Saat sabahın ikisini geçti. Kına gecesi bitti dediler. İnanamadım çünkü bu Brezilya kafasıyla çıplak denize gireceğimize neredeyse emindim. Sonra o yaşlı teyze yine yanımda bitti ve dedi ki: ''şimdi de bir battaniyeye kaynanayı koyup, ateşin üzerinde sallayacağız''. Hiç şaşırmadım olan onca aksiyondan sonra, dedim ki: ''çıplak denize gireriz diye düşünmüştüm''

İşte geçen gün bu damat ve gelini gördüm. Mevzuyu anlatıp günah çıkardım. Ancak ondan sonra bu yazıyı yazıp mevzuyu kapatma kararı aldım. Aslında buna hep dikkat ederdim, bilmediğim bir kültüre girdiğimde aksiyon almaya başlamadan önce iyice gözlem yapardım. Bu beni çok ülkede kurtaran, güçlü bir silahtı ama bir an çiftetelli coşkusundan hata yaptım.

Düğün-dernek sezonu bu sene böylece bitti.












Friday, September 30, 2016

DÜĞÜN DERNEK-1

Bu yaz amma evlilik yaptı muhtemelen her yaz yaptığı gibi. Zamanında Diyarbakır'da İsveçli, İsviçreli ve Fransız mühendislerle paylaştığımız bir ev vardı arkasında düğün salonu olan. Gavurlar oraya wedding factory (evlilik fabrikası) adını takmışlardı. Hafta içi-sonu farketmez, istisnasız düğün olur, zurna, zılgıt, silah sesleri ortamı şenlendirirdi. Adamlar alışmış, sakince camlardan uzaklaşır, halıya oturup aileleriyle internette görüşür, görüşmezlerse bana ''neden bu kadar düğün oluyor? neden müzikte iniş çıkış, nağme ve titreşim çok?'' gibi ipe sapa gelmez sorular sorarlardı.

Bu yaz hakikaten de ne çok düğün oldu. Elbet hep oluyordu ama ben kendi düğünüme bile bir hafta kala gelebilmiştim, bir platformda mahsur kalmıştım. Herhalde kariyerimde toplam iştirak edebildiğim 4-5 düğün ancak olabilmişti. Bazı çok olmak istediklerim de böyle geçip gitti. Ama bu yaz olanı bu sayının çok üzerine çıkmama vesile oldu.

Genel olarak bizim şehirlerde gittiğimiz düğünler dünyanın neresine gidilirse gidilsin benzer. Farklar öyle çok marjinal değil. Geliyor arada gavur arkadaşlar, fazla yadırgamadan oynayıp gidiyorlar. Harmandalı yerine vals var, çiftetelli yerine disko, halay yerine de lambada. İşte bunlar hep küreselleşmenin handikapları. Nereye gitsek, her şey birbirine benzemeye başladı. Bekarlığa veda bile gelmiş ama utangaçlıktan tam da hakkı da verilemiyor. Öyle arada-derede şimdilik. Ama gelmiş işte. Bana göre küreselleşme şu: New York'a gider şaşırmazsın da Şarköy'de nevrin döner ya, işte bu küreselleşme.

Bu yıl iki derin gözlemim daha oldu hayata dair. İnsanın en büyük iki mucizesine tanık olduğumu düşünüyorum. Bu ne konuşması ne de yazması insanın. İlki, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamayı becermesi ve ikincisi de takı törenindeki takılar hep öyle kalacakmış gibi neşe içinde sırıtması. Oysa bütün olasılıklar düşünüldüğünde bile, takılar ya düğün masrafına gidecekler, ya zaten ailenin sağa sola dağıttıkları geri geliyor, ya da getirenlere evlilik-çocuk doğumu vb diye geri gidecekler. Ama o ortamlarda bu bilinçten çok uzak bir insanlık göze çarpıyor, hem de her seferinde. Her takı töreninde, John Nash tekrar tekrar ölüyor kabrinde, her neyse...

Şimdi ben bu yaz başı düşünüyordum bu düğün-dernek işleri dünyanın bütün şehirlerinde benzer ve dünya bu aynılıktan bayıyor. Yerel ve farklı olan daha anlamlı geliyor artık herkese. Bir kaç arkadaşıma da söyledim Hollanda'dan, Almanya'dan, İskandinavya'dan falan yerel düğüne turist getirsek, bu organizasyonları satsak falan diye. Burada her bahse girerim, gavuru zerre tanıyorsam her türlü parayı ödeyip gelirler bizim yerel organizasyonlara. Müzik, içki, yemek, kültür, dans ve daha neler neler. Ne ister ki bir turist başka? Tabi ben de bu yerel organizasyonları kendim de çok bilmiyordum ama öğrendim. Sağolsun Trakyalı arkadaşlardan evlenenler oldu ve oradaki organizasyonlara katıldık. Şimdiye kadar evlilik hazırlıklarından panik olanlara hep şunu derdim: ''rahat olun, ben hiç evlenemeyen görmedim'' ama Tekirdağ'daki fantastik ortamlardan sonra diyebilirim ki başınıza kına gecesine her şey gelebilir ve evlenemeyebilirsiniz. Çünkü her şey çok çılgın ve biraz da tehlikeli. Resmen motto şu: madem bir kez evleniyoruz, adam gibi ölelim.

Bu blogun ileriki yazılarında bazı kına-eğlence ritüellerine yer vereceğim ama şöyle başlıkları sıralayarak bir girizgah yapmak istiyorum bu seferlik ki sizi uzun bir yazıyla sıkmayayım: içki, parayla satın alamayacaklarınız da dahil. Gelinin amcasının sevgiyle mayaladığı damacanalarda şaraplar, su şişelerinde boğma rakılar. Müzik, halay ve dans. Öylesine ki temel fizik kurallarına ters şeyler gördüğümü düşünüyorum bu danslarda, anlatacağım.  Yerel müzisyenler, öyle ki bunlar hakkında sonsuz yazabilirim. Testi kırmaca, damadın arkadaşlarını dövme özgürlüğü, damadı denize atma, kaynanayı ateş üzerinde sallama, sabahın ikisinde damat uyandırma, gizemli baklava ve ötesi için sonraki yazılarımı bekleyeceksiniz ama işte böyle bir fantaziler geçidiydi.

Globali tükettik, yerele abanalım. Her şeyin yavaşı moda oluyor, ben de yavaş evlilik (slow wedding) başlatıyorum. Yine iyisiniz köftehorlar, yeni bir trend set edişime denk geldiniz. Seneye herkes köyünde evlenir artık. Görüşürüz.







Sneak Peek:

Tuesday, September 6, 2016

İlk Kısa Öykü Denemem


Canım yeğenim Can İlber’in anısına….








Bir insan aramızdan ayrılır, insanları değiştirir. İnsanlar değişir, insanlık gelişir.




















Övgü TOKÖZ
2016-İstanbul
KÖKLER

Mart 2025


Ahmet Bey’in telefonu İsviçre ülke koduyla arandığında, oğlundan gelen günlük bir arama olduğunu düşünerek  ekrana baktı. Artık 57 yaşındaydı. Dükkana yılların alışkanlığı ile geliyor, satışa ve mal alımına karışmadan patronluk taslıyordu. Çıraklar da, müdürlüğü emanet ettiği genç akrabalar da durumun farkındaydı ama herkes rolünü oynuyordu. Genç çocuklara dükkanın önünü temizlemeleri ve çayı demlemeleri yönünde talimatı çoktan vermişti. Herkes onlarca yıldır işlerin böyle yürüdüğünü bilirdi ya yine de kısıtlı patronluk imkanı olduğu için bu fırsatları tepmiyordu. Alnında biriken teri sildi. Havalar Mart’ta hiç böyle sıcak olmazdı evvelden. İsviçre’deki oğlundan duyduğu küresel ısınma ve karbon salınımı mevzularını herkese satmış olmanın haklı gururuyla sırıtmaktaydı. Esnaf ona artık ‘’Karbon Ahmet’’ deme noktasındaydı. Oğluyla öyle gurur duyuyordu ki, takılan bu isimler umrunda bile değildi.

Telefonu açtı, konuşmadan olduğu yere çöktü ve ağlayarak bağırmaya başladı.



Ekim 2024

Mehmet bir grup yüksek lisans ve proje arkadaşı ile Cenevre’de bir barda bira içiyordu.  Henüz geleli 4 gün olmuştu ve yerleşememişti bile. Fransız arkadaşının yanında masaya Nubar da geldi. Sohbet İngilizce dönerken mevzu Türk yemeklerine gelince Mehmet annesinin sarmalarından bahsetti. Henüz tanımadığı yabancı, kırık Türkçesi ile sordu: ‘’Zeytinyağlı mı, etli mi?’’ Bu çok uluslu ortamda böyle bir uzman sorusunu hem de Türkçe hiç beklemiyordu. ‘’Zeytinyağlı ama tarçınsız’’ dedi. Muhabbet buradan aldı yürüdü. Özel mevzulara pek girmeden ama samimi bir sohbet bütün gece sürdü aralarında. Nubar da lisans sonrası eğitim için Cenevre’deydi ve tuttuğu dairede hala bir kişilik yer vardı.  Teklif etmeden önce Mehmet’i tartmayı tasarladı. Ailesinin kökenlerinin dayandığı İstanbul’dan gelen bu çocukla zaman geçirmenin kendisini tanıma yolculuğunda faydası olacağını düşünmüştü. Eninde sonunda dedesi ve babannesinden her gün duyduğu bu dili konuşan birisi idi Mehmet. Kendisi de onların yanında epey Türkçe öğrenmiş ama asla çok konuşma fırsatı yakalayamamıştı.  Mehmet de dedesinden yıllarca çocukluğunun İstanbul’undaki Ermenileri dinlemiş ama artık bulundukları muhitte kimse kalmamış olduğu için tanışamamıştı. Gecenin sonunda Nubar, ertesi gün apartmandaki odayı göstermek üzere Mehmet’i davet etti.

Mehmet odayı gördüğünde küçüklüğüne inanamadı ancak öte yandan da bir an önce yerleşmek istedi. Yıllardır ticaret yapan, Anadolu’ya kundura dağıtan bir ailede kendisini bildi bileli varlıklı idi. Şimdi bu mütevaziliğe alışması zaman alacaktı ama mekanların insanlarla güzelleştiğine inanırdı. Bu yüzden çok dert etmedi. Bu Nubar kafa dengi diye düşündü. Aynı gün hosteldeki iki valizi ve bilgisayar çantası ile odaya yerleşti.

Günler günleri, mevsimler mevsimleri, muhabbetler muhabbetleri kovaladı…



Mart 2025:

Nubar, telefonunun üçüncü çalışında söverek saatindeki cevap tuşuna dokundu. Arayan fakülte dekanıydı ve Nubar’ı görmesi gerekiyordu, derhal okula gelmesini istedi. Nubar da pazar günü erken saatte kendisinin okula çağrılmasından dolayı önemli bir şey olsa gerek diye düşündü. Yataktan kalktı, duşa gitti. Mehmet’in oda kapısı kapalıydı. Halen uyuyor olmalıydı, kim pazar günü sabahın köründe uyanırdı ki! Espresso’sunu ve kruvasanını yuvarlayıp, evden çıktı.

Dekanın odasına vardığında tatsız bir durum olduğunu anladı. Dekan ayağa kalkarak, Nubar’ın yanına yaklaştı, lafı uzatmadan ‘’Kötü haberlerim var, Mehmet’i talihsiz bir kaza sonucu kaybettik’’ dedi. Nubar’ın kötü haber beklediği yer artık 78 yaşında olan, uzun süredir bugünden çok geçmiş hikayelerinde yaşayan dedesi Amo idi. Mehmet’in adını duyunca koltuğa çöktü. Bir süre karmaşık duygularla oturdu. Fazla bir şey de düşünemedi. Beyni fazla mesai yapan bir bilgisayar gibi çalışıyordu. Bir taraftan anıları, bir taraftan kendi sevdiği yakınlarını, bir taraftan Mehmet’in daha dünkü imajını, ortak yürüttükleri projeyi ve şimdi ne olacağını düşünürken, öte taraftan da gözyaşlarıyla mücadele ediyordu. Yaşanan bütün güzel anılar, şimdi en büyük lanete dönüşmüştü. Tıpkı bir bilgisayarın fazla yüklenmede ısındığı gibi Nubar’ın da kulakları ısınıyordu. Ne kadar zaman geçtiğini farkedememişti ama dekan sessizliği bozdu: ‘’Aileye haber vermeliyiz, Türkçe’’. Nubar bu göreve hiç gönüllü olmasa da kabul etti. Elini yüzünü yıkayarak odaya döndü. Okulun psikolojik danışma servisinden de bir kişi odaya geldi. Nubar’a nasıl yapılacağını açıkladı: ‘’Kendini tanıt, kısa tut ki karşındakinin adrenalini yükselmeden haberi hızlıca ver. Şok olmaları, stresi yükseltmemizden iyidir’’. Nubar’ın aklına yatmıştı. Bu boktan hadise yaşanmıştı, söylemenin daha az acıtacak bir yolu yoktu. Dedesini düşündü, hiçbir zaman, hiçbir mevzuyu direk söyleyemezdi. O doğulu tavrı hiç bırakamamıştı. Acaba Mehmet’in babası Ahmet de o tarza mı alışıktı? Müdürün masasındaki bilgisayara sesle arama komutunu verdiler.

********

Çalışanları Ahmet Bey’i eve götürdü. Karısı Münevver Hanım’a haberi kendisi vermek istedi. Başkası dese de inanmazdı zaten Münevver Hanım oğlunun kaybına. Gelen telefonları açacak gücü bulmaları üç gün sürdü. Dükkanı konsolosluktan bir görevli aramıştı. Cenaze işlemleri için birisinin konsoloslukta işlemleri takip etmesi gerekiyordu. Ahmet Bey o an oğlunun yabancı dil öğrenmesi için yaptığı baskıların haklılığını anladı ama böyle tasarlamamıştı geleceği. Hangi gelecek ölüm düşünülerek tasarlanırdı ki zaten. Hayatı boyunca Türkiye dışına çıkmamış, tutuculuğundan sebep hiç uçağa binmemişti. Aklına oğlunun ne olur ne olmaz diye verdiği Ermeni çocuğun telefon numarası geldi. Hem kötü haberi veren de oydu. Çocuğun az buçuk Türkçe konuşabildiğini hatırladı. Mehmet uzun uzun anlatmıştı Nubar’ı, ailesinin İstanbullu oluşunu. Ahmet Bey sevinmişti de bu duruma ama yine de oğlan Ermeni ile kalıyor diyememişti esnaf arastasında. Bu düşüncelerle telefona gitti, Nubar’ı aradı yardım için.

Nubar telefonu açtı, acılı baba lafı dolandırdı, tıpkı Amo dedem gibi diye düşündü Nubar. Zaten Nubar da dedesi gibi oluveriyordu duygusallaşınca. Bir an borçlu hissetti kendisini Ahmet Bey ve Münevver Hanım’a. ‘’Tamam, ben hallederim’’ dedi. Dil bilmeyen bu adama yardım ederken Paris’e ilk taşındığı zamanki dedesine yardım etmiş gibi hissetti. Dilini bilmediğin bir yerde, evinden uzakta, hayatın zorluğu başka şeye benzemezdi. Bu duygu Nubar’a tanıdık değildi ama dedesi o kadar çok anlatmıştı ki adeta kendisi yaşamışçasına bilirdi gurbeti. Dedesi hiç anlatmasa, haftada bir İstanbul’dan Paris’e gelişlerini anlatırdı. On yaşındaydı dede. Fazla bir şey getirememişti ailesi, en azından canları sağ idi. Yolculuk büyük bir çile ile geçtikten sonra, bu lisanını, yemeğini bilmedikleri yer fazlasıyla zorluk çıkarmıştı. Küçük Amo İstanbul’da babasına ayakkabı imalat ve tamiratında yardım ediyordu. Paris’e doğru yola çıkarlarken her şeyi geride bırakmış, sadece tamirat için gereken kargaburunu; o çocuk haliyle yanına almıştı. Başta sıla özlemi azdı, mücadele çoktu. Neden sonra bu koşuşturmalar bitip günlük hayat rutini başlayınca bir büyük özlem oluşmuştu içlerinde. Mahalleler, komşular, alışılmış ama geride bırakılmış bir hayat standardı, ana-baba toprağı. Şimdi bir telefonda dedesinin bütün bu duyguları içine doluvermişti Nubar’ın.

Ertesi gün, Nubar Türkiye Cumhuriyeti Cenevre Başkonsolosluğu’nun yolunu tuttu. Ölüm belgesi, otopsi raporu, cenaze şirketinin ayarlanması, uçak ve kargo şirketiyle görüşülmesi… Bir dolu işi halletmesi 10 günü buldu. Aslında Mehmet’le bu kadar yakınlaştığını da farketmemişti onun varlığı sırasında. Ölümü sonrası gereken prosedürlerin her aşamasında bulunma isteği ona yeni bir şey öğretiyordu. Sevdiklerimiz ölümlerinden sonra bile bizim için korkunç olamıyorlardı ve onları uğurlamak bizzat yapmak istediğimiz bir şey haline geliyordu. Tren kalkmadan, gardan ayrılamamak gibiydi bu, sonuna kadar camın önünde bekleme duygusu. Her gün uzun uzun Ahmet Beyle telefonda konuştular. Okul, işlerin hallolmasında yardımcı olmak adına kendisine bir araç da tahsis etmişti. Okul ve proje dışında kalan çoğu zamanı cenaze işleri ve Mehmet’in eşyalarını toparlamakla geçirdi. Ne zordu gurbette ölüp, o ölü bedeninle vatanına dönmeye çalışmak. Yorucudan da öte, bitmişssin zaten. Böyle zamanlarda arkadaşlarının koluna girmeliydi insan, nihayetinde koltuk değneği yoktu ölülerin.

Bürokratik işlemler tamamlandığında sınıf arkadaşlarından oluşan bir grup cenaze ile birlikte Türkiye’ye gitmek istedi. Mehmet, Nubar’ı defalarca davet etmişti İstanbul’a ama Nubar dedesinin İstanbul anlatısı ile babasının İstanbul anlatısı arasında hep kararsız kalmıştı. An gelir, hayatın akışı kararsızlıklarımıza  noktayı koyar. Verilemeyen karar, verilmişti. Şimdi Nubar İstanbul’a gidecekti, yollar biraz da iradesi dışında çizilmişti. Çözümü ertelenmiş sorunlar çözüldüğünde gelen rahatlama ile gökyüzüne baktı. Gökyüzü her yerde aynıydı, insan her yerde aynıydı.

Babasını aradı, durumu anlattı. Babası Aram belli ki çok da sevinmemişti ama belli etmemeye çalıştı. Dedesi Amo’nun yaşadıkları için hep Türkiyeyi sorumlu tutardı babası. Dede istedi telefonu babasının ardından. Babasının aksine sesi çok mutlu geliyordu. İnsanın memleketi çocukluğu idi eninde sonunda. Amo Dede de 10 yaşında terkettiği şehre torununun gidişine oldukça sevinmişti bu nedenle. Sordu:

-Evlat, kaydedebilecek misin?
-Söyle dedem, kayıttayım.

Dede konuştu. Dedenin huyuydu, konuşmaların sonunu dinlemezdi. Diyeceğini bağırarak söyleyip telefonu kapattı.

Ertesi gün sınıf arkadaşları ile Cenevre Havaalanı’nda buluştular. Mehmet’in cenazesi ile aynı uçakla İstanbul’a doğru yola çıktılar. İstanbul’a indiklerinde aile, öğrenci grubunu karşıladı. Ahmet Bey ve Münevver Hanım ‘’Nubar kim?’’ diye sorarak, aradılar çocuklarının anısını. Bulduklarında ağlayarak sarıldılar. Bazı akrabalar da cenaze işleriyle ilgilendiler. Aynı günün ikindisinde cenaze namazı için cami’nin yolu tutuldu.

Namaz kılındı, imam sordu: ‘’Nasıl bilirdiniz?’’ Herkes: ‘’iyi’’ derken, Nubar: ‘’Dünyadaki ekonomik adaletsizliğe kafayı takmış’’ diye geçirdi içinden. Mehmet dünyadaki en zengin yüzde birin, global ekonominin yüzde seksenini yönetmesi üzerine düşünürdü hep. Durum yıllar geçtikçe daha da kötüye gittiği için, haksız da değildi. Mehmet ve Nubar Birleşmiş Milletler destekli bir projede beraber çalışıyorlardı. Proje internet ortamındaki tüm datanın değerlendirilmesi sonucu tarihi olayların bilgisayar hakemliğinde sonuçlandırılıp sonuçlandırılamayacağının bir pilot projesiydi. Proje kapsamında incelenen olayların başında 1915 olayları geliyordu. Nihayetinde insanın duygularının karıştığı işlerde karar vermek oldukça güçleşiyordu. Nubar ve Mehmet defalarca beraber yaşadıkları evde banyoyu o hafta temizleme sırasının kimde olduğu konusunda tartışmıştı. Bunun için bile zar-zor uzlaşan insan, elbette 1915’den kalma büyük veriler içeren konularda bir sonuca varmakta yetersizdi.  BM de madem bilgisayar teknolojisi böylesine gelişti neden bir pilot proje başlatmayalım demiş olacak ki veri uzmanı yazılım öğrencileri ve hukukçular ağırlıklı olmak üzere birçok kişiyi davet etmişlerdi. Pilot proje bir sonuç verirse, 193 ülkenin yararlanacağı büyük bir hakemlik yazılımı için yol açılmış olacaktı. Belli bir yol alınmıştı projede ama hala çok yeni sayılırdı. Proje ilerledikçe insanlar mevzuları konuşmayı tamamen bırakıp, bilgisayarlara umut bağlama eğilimine girmişlerdi. Oysa insanın en büyük alamet-i farikalarından birisinin konuşarak anlaşmak olduğu söylenirdi. Yalan. İnsan konuşsa bile hayvanların en zor uzlaşanıydı ve açığını kapatması için bilgisayarlara ihtiyaç duyar hale gelmişti. Üstelik her taraftan lobiciler analiz yazılımının tarafsız olmaması adına yoğun bir baskı içerisindeydiler. İnsan, bilgisayarın da kanına girmeye çalışıyordu kısaca. Etkilenmiyor da değillerdi hani. Hem Türk hem de Ermeni tarafları, veri analizlerinin sonuçlarını kendilerine yontma konusunda, yazılımdaki en ince ustalıklarını konuşturmalarını istiyorlardı onlardan. Mehmet ve Nubar eve gidene kadar bunlar üzerine tartışıp duruyorlardı. Nubar bugün anladı ki insanın asıl büyük yetisi konuşması falan değil, hiç ölmeyecekmiş gibi kavga edebilmesiydi.

Düşüncelerini onu öpmek üzere kendisine çeken Mehmet’in bir akrabasının yarattığı panik bozdu. Adam ekledi: ‘’Başınız sağolsun’’, Nubar başıyla selamladı.

Cenaze sonrası eve geçildi. Bir kaç saat sonra öğrenci grubu ayrılmak üzere izin istedi ve ayağa kalktılar. Nubar iki gün daha kalmak üzere bir hostel tutmuştu. Kapıya yürürken Münevver Hanım elinden tuttu ve ekledi: ‘’Sen kal Nubar, Mehmet’in son aylarını anlat bize’’. İşte dedemin tarzı diye düşündü Nubar. Bu sarmala girildiğinde çıkış olmadığını bilecek kadar tanırdı bu ekolü. Yine de bir Avrupalı gibi ‘’tamam’’ deyip oturamazdı.
-Sağolun, hostelde yerim hazır.
-Hayatta bırakmam, burası senin evin. Sen bizim evladımızsın bundan sonra.

Şimdi olmuştu, artık kabul edebileceği kadar ısrar görmüştü. Sessizce tek omuzuna astığı çantasını yere doğru kaydırdı. Diğer öğrencilere de ısrar edildiyse de onlar için sonuç değişmedi. Arkadaşları ayrıldıktan sonra Nubar oturdu, Münevver Hanım’a Mehmet’in Cenevre’deki son aylarını anlattı. Çokça ağladılar, az da olsa gülümsediler, geceyi ettiler. Nubar da yeri geldikçe dedesi Amo’nun küçük yaşındaki göç hikayesinden, büyük dedenin İstanbul’daki işlerinden, mahallesinden, artık hayatta olmayan ninesinin babannesine öğrettiği yemeklerden, 1955 Eylül’ünde yaşanan korku hikayelerinden bahsetti. Münevver Hanım ve Ahmet Bey yeri geldi başkaları adına utandı, yeri geldi oğlunun sağ iken bu konularda ne düşündüğünü sordu, yeri geldi ‘’Biz cahiliz’’ deyip işin içinden çıktı. Yatma saati geldi çattı. Işıklar söndü. Herkes uyku ile cebelleşmek üzerine yataklarına çekildi. Artık uyku, her zamankinden zordu bu evde.

Sabahın ilk ışıklarıyla gözleri açıldı Nubar’ın. Dün büyük bir kalabalık ve kaosa sahne olan evde bugün derin bir sessizlik hakimdi. Günleden pazartesi olması nedeniyle yaşlı yakın akrabalar dışında kimse kalmamıştı evde. Herkes işine gücüne akmıştı. Öte yandan bu talihsiz kaza yaşanalı zaten iki haftayı buluyordu. İnsanlar yavaş yavaş bu acı gerçeği kabullenerek, işlerine dönme çabasına girmişlerdi. Yavaşça doğruldu ve odadan çıktı. Yüzünü yıkamaya giderken mutfakta kahvaltının hazır olduğunu gördü. Oturdu, sessizce Münevver Hanım ve Ahmet Bey ile kahvaltısını yaptı. Sabahlar hep zordu. Gün boyunca insan kaybına kendisini ikna etmekle meşgul oluyor ve akşama doğru bunu kabullenmiş oluyordu. Ancak sabah gözünü açtığında hikaye yeniden başlıyordu. Kayıp akla düşüyor, acı bir göğüs ağrısı ile yeniden telkin süreci başlıyordu. Günler böylece sürüp gidiyordu işte. Bu nedenle Münevver Hanım, sabahın bu saatinde gözleri yaşlı çay dolduruyordu bardaklara. Önünde kendisini tekrar ikna etmesi gereken uzun bir gün vardı, hazır olmalıydı.

Buna karşın Ahmet Bey çareyi sokaklarda yaptığı uzun yürüyüşlerde bulmuştu son iki haftada. İnanmakta zorlandığı bu evlat kaybını yürüyerek aşmaya çalışıyordu. Kilometrelerce yürüyor, bıkmadan yürüyor, zihnini meşgul tutuyordu.

Kahvaltı bitince Ahmet Bey, yine yürüyeceğini belirterek Nubar’a sordu:
-Sen de gelmek ister misin evlat?
-Aslında gitmek istediğim bir adres var.
-Neresi? Yürürüz.

Nubar kol saatine dedesiyle yaptığı konuşmayı kaydetmişti. Tekrar oynatarak Ahmet Bey’e adresi dinletti. Ahmet Bey:

-Bugün dükkana uğrayasım yoktu ama kalk gidelim, açalım.

Nubar şaşırdı, düşündü, kavramakta zorlandı. Münevver Hanım ağladı, ki zaten ağlamakta olduğu için neye ağladığı bilinemezdi. Ahmet Bey her şeyin üzerini bir örtü gibi kaplayan, her duygudan daha yoğun bir duygunun altındaydı. Hayata evlat acısı perdesinin ardından baktığı için kafasının işlemesi ve tepki verip şaşırması beklenemezdi zaten.

Nubar şaşkınlıkla sordu:
-Ben kimim?
-Sanırım ustamin oglu Amo’nun torunusun, dükkanın sahibisin. Yolda anlatırım.

Ahmet Bey yolda 1955’de giden ustasından ve Amo’dan bahsetti. İnsanlar, onları ayıran onca bariyere rağmen ne kadar da iç içe hikayeler barındırıyor diye şaşırdı Nubar. O an anladı ki BM projesi Mehmet ve Nubar’ın değil, Afrika’da iki ayağı üzerine kalkıp yürümeye başlayan atalarının projesiydi.












Saturday, August 13, 2016

YENİDEN İTALYA-2

Bu yazıyı Yeniden İtalya-1'den bir hafta sonra yazmam gerekiyordu ama bir sürü şey olduğundan bir türlü başına geçemedim. Hangimizde verim-üretim hali kaldı ki ben suçlu olayım. Mal gibiyiz. İzlanda'da bisilet turu, Endonezya'da dağ yürüyüşü hayali kuracağım yaşlarım TV karşısında açık oturum izleyerek geçiyor. Dönelim İtalya'ya.

Milano'dan atladık trene Ligure' de Santa Margherita' ya gittik. O kadar çok özlemişim ki bu sakinliği. Valla bir sipariş veriyosun, bir kahve, bir dondurma istiyorsun da barista hiç acele etmeden tadını çıkara çıkara hazırlıyor ya, hastasıyım. Neredeyse ''daha da yavaş'' diyeceğim. Bu sindirerek, güzelce yapma halini öyle özlemişim ki. Ben adamın hazırlayışındaki ahestelikten utanıp laps lups yadiğim yemekleri çiğneye çiğneye yedim yemin ediyorum. Şimdi İtalyan trattoria'larında neler yediğime girersem çıkamam da burdan kısaca yazayım: her şeyi yedim. Sağolsun oteli de İtalyan arkadaşların aracılığıyla tuttuğumuzdan, o da güzel bir yerdeydi. Bu şehri merkeze alıp etrafı gezdik.

İlk dikkatimi çeken şey ebeveynlerin oldukça ileri yaşta olmalarıydı. Çocuk var, anne-babasıyla geziyor ama dedesi de olabilir. Bildiğin çocuk sahibi olma yaşı 40lara dayanmış belki geçmiş. Nerden anladım? Çünkü daha dikkatli bakınca 70-80 tayfasının da torun gezdirdiğini sezdim daha sonra. İtalyan sayfiyeliği de anane ve babanneye atılıp gidilen ve anne-babası Lombardia'da endüstriye köle olmuş beyaz yakalıların çocuklarıyla dolu. Tek iyi tarafı yavaş yaşadıklarından İtalyan 70'i bizimkine denk değil. Bildiğin bisikletle scooterla gezme yaşı.

İkinci gün dedik 5km Porto Fino'ya yürüyelim. Bizi sağolsun uyardı otelci: ''orası çok pahalıdır, yemeğinizi burdan götürün''. Sağolsun valla turizmci böyle olur. Zaten ekonomik turistlik de Avrupa kültürünün bir parçasıdır. Doldurduk panino'larımızı, yola düştük. Hayatımda yürüdüğüm en güzel rotalardandı. Yol boyu sol tarafımızda dünyanın en iyi denizlerinden birisi. Mest ola ola yürüyorum denizi seyrederek. Şöyle aşağı yukarı 2-3 km yürümüştüm ki o berrak ve pürüzsüz suda bir köpüklenme bir kabarcıklanma, olağandışı bir kıpırdanma yakaladım. İtalyanlar denizde pek yüzmezler. Suya girmek için ''bagnarsi'' fiilini kullanırlar. Bi ıslanıp gelmektir amaç. Önemli olan Berlusconi ten rengine ulaşmaktır plajda. Bu nedenle şamandıraları falan da hep yakın olur ve dolayısıyla yüzme alanı dardır. İşte o alan içinde bir çırpınmaca. Boğulma var diye indik sahile, baktık herkes çok tedirgin. Ben biraz daha yakından süzdüm olayı ve hemen çözdüm. Bu bir Anadolu kelebeğiydi. Bağırdım hemen: ''sakin olun, bu bir anadolu kelebeği, Turco''. Herkes oturdu. Zaten 2-3 dakika sonra bizim yiğido köpeklemeye geçti. Baktım göbeğini içeri çeke çeke sudan çıkıyor, gittim yanına: ''birader burda bari yapma, millet tedirgin oldu'' dedim. Koçum benim ya, içten içe de sevindim milli tekniğimizle şovunu yaptı orada. Sayfiyelik yıllarımızda hangimiz denemedik ki şapur şupur kelebek yüzmeyi. Tesis olaydı biz de böyle olmazdık heralde.

Derken vardık Porto Fino'ya. Tam bir yatçı limanı. Kalite şort, polo yaka tişört, rahat ayakkabılar, hasır şapkalar. Bir tane helikopter pistli yat vardı, sağlam lüks. Az bir gezdikten sonra tepenin arkasında San Fruttuoso denen bir manastırlı koy var diye oraya gittik tekneyle. Yüzdük falan, güzel koydu hakikaten. Bizim askeri tesisler gibi burada da manastırlar en güzel koylara, en gözden ırak yerlere yapılmış. Keşişler kendilerini ıssızlığa vurmuşlar zamanında. Dünya nimetinden el-ayak çekmelik yerler bugünün populer koyları. Ama imara açılmamış halen.

Ertesi günü de Cinque Terre denilen bölgede değerlendirelim dedik. Beş tane birbirine yakın ve çok otantik İtalyan köyünden oluşuyor. İlk önce biz de her turist gibi en popüler olanlarından başladık. Vardık köye de sanki köyün pazarı bugünmüş gibi kalabalık. Biraz gezince anladık ki gerçek İtalya bu değil. Çok ciddi şekilde turist aldığı için bizim Bodrum-Çeşme kalabalığı ve tüketiciliğine geçilmiş. Sahile kadar yürüdük bu iki büyük köyde, bir tanesinde de yüzüp gün batımı izledik o kadar.

İki büyük köyde geçirdiğimiz zaman dışında kalan zamanı Corniglia denen dağ köyünde geçirdik. Bu köye tren istasyonundan sonra 800 basamakla çıkıldığı için diğerlerine göre oldukça sakindi. Bodrum-Çeşme tarzı turist de buraya üşenmiş, çıkmamış ama tek kelimeyle muhteşemdi köy.

Zaman öyle güzel geçmiş ki otelin olduğu şehre giden son treni zor yakalık. Beş köyün üçüyle yetinmiş oldum ama mantığı kavradım. Ertesi gün de uçağımızın olduğu şehre gittik ve daha önce Ankara'da misafir ettiğimiz bir ailenin evinde geceyi geçirdik. Bu tatlı insanların kendileri gibi tatlı iki kedisi vardı. Yalnız kedilerle mesafeli bir ilişki geliştirmişler. Onlardaki klasik bir Batılı kafası. İşte onları özgür bırakmak falan tatavaları. Biz eve girer girmez kedilerin karnını kulağını kaşımaya başladık. Kediler hiç öyle bir ilişki tipi görmemişler, yerlere yattılar. Hiç çıkmadıkları yemek masalarına tırmnamaya başladılar. İyice laubali ettikten sonra kedileri uçağa binip Türkiyemiz'e döndük.

Bütün bu otantikliğin üzerine İstanbul'da da Fethi Paşa Korusu'nu gezelim dedik hazır şehir boşken. Valla İtalya'nın üzerine zulüm gibi geldi. Ağaçlar kesilmiş, borular patlamış, dozerler kazmış, insanlar lümpen ve kaba. Çok canım sıkıldı. Sessizce eve döndüm.

İşte böyle geçti İtalya ve Ramazan Bayramı tatili. Bu yazıyı belki bugün de yazmazdım da Can Yüzel'in ölüm yıldönümü olduğu için sevdiğim ''Gitmek'' şiirine denk gelince yazayım dedim. Umarım güzel İtalya'yı güzel anlatabilmişimdir. Temelli olmasa da arasıra gidin.




Koylardan Bir Manzara

Porto Fino

San Fruttuoso Masanstırı ve Koyu

Çeşitli 5 Terre Köylerinden Kareler








Yavaş Yaşamanın Zirvesindeki Adam

Cıvıyan Kedi

Ferhat Paşa Korusu

Saturday, July 9, 2016

YENİDEN İTALYA-1

Bayram tatilini İtalya'da geçirdim. İtalya öyküsünü birkaç bölüm halinde yazmak niyetindeyim. Orada gözlem yeteneğim diğer yerlerden daha yüksek, Türk insanını 10 anlıyorsam, İtalyan'ı da 4-5 anlayabiliyorum. Aralarında yıllarca yaşadık, kanırta kanırta da olsa dillerini öğrendik. Hele de buna çok güzel enternasyonal ortamda geçen 2 yıllık yüksek lisansı da ekleyince tadından yenmez hatıralar bıraktı bizde. Dolayısıyla çok hikaye çıkıyor.

Şimdi ilk gittiğimdeki blog yazımı tekrar okudum da oldukça heyecanlı, meraklı gitmişim o zamanlar. Ayrıca blogumun da ilk yazısı olması açısından da önemlidir benim için.

Sözü uzatmayalım. Biz üniversiteyi bitirirken hep sınavlara beraber çalıştığımız bir arkadaşım vardı. Adı gizli kalsın diye ona A K (33) diyeceğim. Okul biterken yurt dışında okuma hevesi sarmıştı bizi. Beraber başvuruları yaptık. Çok kişinin ''o iş olmaz'' dediği zamanlardı. Böyle şeylerle inadına uğraşmayı çok seviyorum çünkü genelde oluyorlar. Derken valizleri topladık, uçağa atlayıp gittik İtalya'ya. Bu benim ilk uçağa binişim ve ilk yurt dışına çıkışımdı. Ama tamamen habersiz de değildim. Gerek Sultan Ahmet Hostelleri gerekse couchsurfing tecrübelerim ben gitmesem de gavuru bana getirmişti.  Yıne de A K (33) ile hayatın bize ne getireceği konusunda bir fikrimiz yoktu, hala da en ufak bir fikrim olduğunu düşünmüyorum.

İşte bu A.K (33), ben 2010 senesinde ayrılırken Norveç'e, kaldı İtalya'da. O yıllarda İtalya'da kalmak da kriz nedeniyle ateşten gömlek. Her neyse, geçen cumartesi A.K. (33)'ün düğünü vardı. Milano yakınlarında bir çiftliğe gittik. 5-6 senedir göremediğim onlarca güzel insanı yeniden gördüm. Bazıları ile İtalya'dan bazıları ile Türkiye'den tanışığız.

İtalya'ya bu sefer indiğimizde heyecandan çok özlem vardı. Ne yapacağımızı, kime nasıl davranacağımızı, neyi nerde bulacağımızı gayet iyi biliyorduk. Biraz zaman alsa da İtalyanca da sağolsun kısa sürede geri geldi. Hele o ilk ''gerçekten Türk müsün?'' sorusunu öyle özlemişim ki. Lan bana arada İstanbul'da hayrına ''seni İspanyol sandım, seni İtalyan sandım'' falan deyin. Hatta bunu etrafınızdakilere iltifat olarak söyleyin. Türkler olarak buna bayılıyoruz. Malüm tur zamanı, her yerde Türkleri görüyoruz, yan yana oturuyoruz. Masalarda hep bu mevzu. ''Hoca beni Alman'a benzettiler, seni neye benzettiler?'' tur masalarının değişmez sohbeti. Bir de başka ülkeye benzetilmeyenlerin köşede sessiz duruşu ve onlarla alay edilmesi ''zuhaha bunu Türk sandılar''. Ulan zaten sen de Türksün.

Türkiye'de Ramazan'dan gittiğimiz için orada da ilk anlarda biraz tedirgin olduk. Herkes yiyor içiyor dayak yok. Sonra asansördeyken bir rahibe bindi. Bu kadın ömür boyu oruçlu, evlenme yok, seks yok, bakirelik yemini etmiş. Ona top hiç patlamıyor. O an düşündüm bu papaz-rahibe vb çiftlere dalmıyo mu acaba? Yani kadim Anadolu insanı rahip çıkarsa oruç tutmayıp evlenenlerin ağzını yüzünü kırardı bence. Sonuçta hakkıdır, sen niye oruçlu adamın önünde evli evli, çift çift dolaşıyosun ki? Oldukça tırstım rahibeden.

Ertesi gün düğün yerine gittik. Düğünün önemli simalarından birisi Fransız dostumuz Romain. Biz okurken bir Fransız grubu vardı okulda. Sadece kendi aralarında takılırlardı. Bu Romain oradan kopup bizim içimize düştü. Buna ''Hacı sen hiç Fransız'a benzemiyosun'' diye diye milli bilincini köreltip arkadaşımız yapmıştık. O günden beri ne zaman bir düğün-sünnet olsa Romain oradadır. Bizim düğünde de rakı içip çılgın çiftetelli oynamıştı. Bu sefer de halay yoksunluğu yaşadı. Halay çalınca ondan mutlusu yoktu.

Bir diğer önemli simamız Salvatore ise bir sene erasmus ile gelmişti. AK (33), Salvatore ve ben bitirme projemizi beraber yapmıştık. Aslen Sicilyalı olup Belçika'ya göçmüş bir dünyalı. Tanıştığımızda Türkçe küfürler, sayılar ve selamlama kelimelerine zaten hakimdi. Şimdi de şehrinde fen işleri müdürü olmuş. ''Yiyor ama çalışıyor'' tekniğini kendisine aşıladım. Yolu açık olsun. Proje sırasında da kendisine ''sabunlama'' tekniğini yine biz aşılamıştık. Bu sayede kariyer basamaklarını hızlıca tırmandı. ''Diversity'' bu işte zaten, başka kültürlerin iş yapışlarını da öğrenip bir bünyede toplayabilirsen iyisin. Sonuçta bugün Belçika'da Türk gibi proje sabunlamayı bilen kaç adam var? Salvatore bu know-how'la çok hızlı yol aldığı için bizi hep sevmiştir. Bir tane de Vietnam'lı var, o da müdür ve onunla da proje yapmıştık. Bu da mı tesadüf? He, sizden şimdi eleştirel okuma yapanlar çıkar ve sorar: ''Paşam sen niye müdür değilsin o zaman?'' Çünkü İsrail, çünkü Rusya ve özellikle Almanya. O Almanlar'ın bana bakışından seziyorum hep bunları. Hep bir kıskanma...

Bir de güzeller güzeli arkadaşımız R.C var. Bu arkadaşımız da Fransız ve mezuniyetten sonra sanat sepet işlerine girdi. Biz böyle kariyer bilmediğimizden kıza hep ''Bırak bu işleri, derslerine bak'' dedik. Meğer oluyormuş Avrupa'da. Şu an kendisi ünlü bir müzikalci. Roman Polanski ile bir projeden yüzünün akıyla çıktıktan sonra şimdi de Ewan McGregor ile bir film çekiyor. İleriye yatırım amaçlı yapıştırdım selfie'yi. ''Biliyorsun ben sana hep güvenmiştim'' dedim durdum. Lan Hollywood starlığına aday kaç tanıdığımız var ki.

Bir de bizim çocuklar var. Şimdi yazmasam hep gavurları yazmışın diye trip atarlar, yazsam ''abi beni niye böyle anlattın'' derler. Bunların bi tanesi acayip homesick idi. Şimdi baktım iyice palazlanmış orada, üniversitede hoca olmuş. Bir öteki var, tam bir geek'di. Start-up'ını yüksek mebladan okutmuş. Bi tane sarhoş olup taşkınlık yapan vardı, o da alkolikler diyarı İsveç'e taşınmış, gönlüne göre vermiş Rabbim. Bi tanesi de İsviçre'ye göçmüştü. Orada yaşlıların ve negatif faizli bankacılığın gölgesinde içi çürümüş. O da feci halaya susamış. Alakasız müzikte halay çekmeye kalktı. Buffon tipi traşla İtalyan kamuflajına bürünen olmuş bir tane...vb. Bu kadarla bırakıyorum, biliyosunuz bu Avrupa Birliği'nde kişisel bilgiler mevzusu çok sıkıntılı. Birisi hakkında atıp tutarken insan tedirgin oluyor. Dilerim bir dahaki görüşmelerimiz daha sık olur. Globally düğüncüyüz artık.

Halay da eğitim yönünden hayatımda gördüğüm en elit grup olabilir. NASA misyonuyla uzaya yollasak, orada koloni kurarlar. Halay başı phd bir kere. Ortalama da master'dan aşağı düşmez, bir sürü milletten adam-kadın uzmanlar var. Vur davula Houston, we have a problem.

Bir sonraki sefere Liguria'da yaptığım tatili yazacağım. Santa Margharita, Portofino, Cinque Terre falan.

Selametle...





Thursday, June 30, 2016

Muazzam Ürperti

Bugün Kadıköy'den geçerken eski bir anım aklıma geldi Libya günlerinden. Yıllardan 2013, Kaddafi devrilmiş, petrolcüler Libya pazarı açılıyor diye bayram etmekte. Bendeniz de Almanya'da baymışım, yeni macera arıyorum. Bugün bakınca bana da garip geliyor ama Libya'yı teklif ettiklerinde bir kaç kişiyle görüşüp fazla düşünmeden teklifi kabul ettiğimi hatırlıyorum.

Libya'ya gittiğimde Kaddafi sonrası ülke yeniden bir rota çizmeye çalışıyordu, itiraf edeyim oldukça kaotik ve beklediğimden korkunçtu. Petrol, çöl, çöp, bombalanmış araçlar, kırılmış ruhlar ve silahlı adamlar ile tam bir Mad Max atmosferi.

Trablus'da bir hafta kalıp, çöldeki kampa geçmiştim. O hikayeleri merak edenler geriye dönüp okuyabilir. Bugün konu o değil.

Kampta Arap olmayan bir ben bir de Ukraynalı bir arkadaş vardı. Bir iki günlüğüne bir İngiliz de gelmişti ama o hemen gitti zaten.  Herkesin anadilinin Arapça olduğu yerde iyi oluyordu. Bir gün geldi ve dedi ki: ''Ben yarın gidiyorum, konsolosluktan uyarı geldi. Güvenlik riski varmış''. Biraz endişelenmiştim bunu duyunca. O gün bizim konsolosluk da beni arasın diye çok bekledim, Libya'da olduğumu biliyorlardı. Adresimi ve telefonumu vermiştim. Arayan soran olmadı.

O hafta içerisinde kamptan ayrılıp bir kaç kuyuda işe gittim. Yanımıza koruyucu diye silahlandırılmış ve güya eğitilmiş milisler veriyorlardı ama adamlar acayip lakayıt.  Dosta korku, düşmana güven veren bir gerizekalılık hakim. O hafta bir tane de kamyonumuz ve mürettebat fidye için alıkonuldu. Ben hala konsolosluktan telefon almayınca, konsolosluğu aradım. Karşımda her şeyden kopuk bir personel sesi duydum: ''Adın ne kardeşim? Nerdesin sen şimdi kardeşim? Yok ya, raad ol, çok da şaapmamak lazım'' falan dedi.

Ben de müdürlerime çıktım. Müdürüm Suriye asıllı bir İngiliz. Onun müdürü de Mısır asıllı Kanadalı. İkisi de Arap. Normalde yanımızda Batılı varken asla söylemezler ama sadece biz doğulular bir aradayken ''Arap'ı hatunla kandıracaksın'' tarzı laflar söyleyebilecek kadar rahat davranabilen ve özeleştiri verebilen adamlar. O gün de odada üçümüz varız ve doğalız. Dedim ki ''Ben tedirginim, Arapça da bilmiyorum ve gitmek istiyorum''. Unutmayın ki güvenlik konusunda son derece hassas ve Kaddafi düşerken Batılı personelini almak için bir gemi ve özel güvenlik yollayabilmiş büyük bir organizasyondan bahsediyorum. Dedi ki: ''Yollayamam seni''. Dedim ki: ''Yolladınız gavurları, ben de gitcem''. Dedi ki: ''Onlar ölürse BBC'de haber olur, biz ölürsek kimse haberlere koymaz''

O gün doğululuk nedir tokat gibi yüzümde hissettim. Daha sonra tahliye edildim ama o gün değil.

Bugün Kadıköy'e yolum düştü. Çıktığımda hayatın doğal akışından hiç sapmamış olması nedeniyle muazzam bir ürperti hissettim ve aklıma bu hikaye geldi. Çay içenler, özçekim yapanlar, balık tutanlar, vapura koşanlar, mısır yiyenler, sokak müzisyenleri...hepsi oradaydı. Elden çok bir şey gelmez ama hayatını kaybedenleri anmak ve acı çeken yakınları anlamak için hepsinin hayatını öğrenip, empati yapma isteği duydum. Sonra kendimce tavır alıp siyah giyinip çıktım. Bir şekilde bu ülkede böyle bir şey olduysa, ertesi günümün aynı olmasını kabullenmek istemedim sanırım. Eninde sonunda bu kadar değersiz olmayı kendime yakıştıramadığımdan olsa gerek.

Bugün bu şehirdeki herkes el birliğiyle, beni başka bir lokasyona göndermeyi reddeden müdürümü haklı çıkardı. Muazzam bir ürperti duydum, normalliğe sövdüm. Oysa nasıl da seviniyoruz Paris'de, Berlin'de Batılılar monümentlerine anma için kırmızı-beyaz yansıttıklarında. Bizde monüment mi kalmadı, kendimize saygımız mı?




Sunday, June 19, 2016

İRLANDA





''Çay var içersen,
Yol var gidersen, 
Ben var seversen''
Oscar Wilde






Vizesi ağlattı ama değdi. Ne yazar ünlü bir dersanenin kapısında: ''yokuşta ter dökmessen inişte göz yaşı dökersin''. Vizeye kasınca daha bi zevkli oluyormuş bu geziler. Öyle ucuz hava yolu sitesinde bu hafta neresi ucuzsa oraya gidelim kafalarından çok daha doyurucu oldu. 5-6 gün vakit var. Gecesi gündüzü gördün gördün, sonra bi daha nah. Çılgın gibi turistik yapıyor insanı. Ha beklentisi de fazla oluyor mu? Oluyor. Misal iki gün önce üzerine yaya geçidinde araba sürülen sen değilmişçesine tribe giriyorsun. Kasmışsın, vize almışsın. ''Duracak tabi yavşak'' diye diye 10 dakika nefsim körelene kadar karşıdan karşıya geçtim durdum yaya geçitlerinde. Hevesim geçince Limerick'e gittim.

Vallahi özlemişim gezmeyi ya. İnsan bu merete alışınca tiryakisi oluyor. Acayip bir tutku. Limerick İrlanda'nın 4. büyük şehri 96000 nüfus. Harika bir üniversitesi var. Kampüste dolanırken bi kafeye girdim, kahve içeyim diye. Bakıyorum gelen giden yok. Bastım kahve makinasının düğmesine ki esnaf sesi duysun gelsin. Gelen giden yok. Dedim dur içeyim, bildiğimiz esnaf tuzağıdır bu. İçiyorum hala gelen yok. ''Excuse me, parayı almaya kimse gelmiyor'' dedim. Dedi ''orada sepet var, iki Euro at, üstünü falan al git''. Vay anasını. ''Bana hırsız muamelesi çekmeyecen mi yani sen?'' dedim. Sonuçta biz insanların standart it uğursuz kabul edildiği yerlerden geliyoruz. ''Lovely'' dedim. ''Atmasam mı lan para? Dur buradaki parayı alayım ben...vb'' hepsi aklımdan geçti. Geçmedi desem yalan, baktım şeytan yokluyor çıktım kafeden. Lan bu şeytan da az boş-beleş değil, nereye gitsem peşimde puşt.

Akşam kampüste Irish Pub'a gittik. Her yer Irish pub zaten İrlanda'da. Adam ahşap bar çaktırmış, 5 tabure atmış, ışığı olabildiğine kısmış, Irish pub tribinde. Bu ışık olayı çok ilginç. Dışarıda güneş var ki orada çok sık olmuyormuş, herkes içeride karanlıkta. ''Koçum iki tabure atıver' kapının önüne'' desen dalga geçiyorlar. Derken folkçu abiler çıktı. Laf armızda bu Irish folk'u hiç sevmem ama bir tane şarkılarını da bilirim ''Whiskey in the jar''. İçtik tabi Murphy'sleri, Guinessleri. Coştum. Vereyim peçeteye de çalsın, sempatik insanlar dedim. ''Someone gave me a shitty toilet paper'' dedi şarkıcı. Neredesin lan Mustafa Keser? Sana en çok ihtiyacım olan anlarda yoksun. Zaten aşırı şakacı, ironik, sarkastik ortamlar. Herkes espiri yapar mı ülkede?  Berberler özellikle ironinin dibine vurmuşlar, kafa bu. Güzel ortam var.

























Bilen bilir ben daha evvel Almanya ve ötesinde yemek yenmez diye bir iddia koymuştum. Hep de tuttu. Danimarka, Almanya, İsveç, Hollanda, Norveç vb. Hiç şöyle coşarak bir şey yediğimi hatırlamam. Ancak İrlanda beni yanılttı. Yemekleri çok güzel adamların. Çayları da var arkasından. Ben önemserim.

Trafik soldan akıyor dolayısıyla şöförler sağda. Oldukça komik ve tehlikeli. Bir kaç kere gideceğimiz yönün tersinde otobüs beklediğimiz için kaçtı gitti otobüsler. Bir de taksici bavulu koyarken adamın koltuğuna gittim. ''Bana da Avrupa'da oluyor, no problem'' dedi. 

Sonra otobüsle Dublin'e geçtik. Tren alt yapısı zayıf, genelde Türkiye gibi karayolu ile ulaşım sağlanıyor. Dublin denen kent tam bir pub. Böyle komple şehri barlar sokağı gibi düşün. Oradan çık, oraya gir. Çeşit çeşit bira, çeşit çeşit viski. İnsanlar da bir o kadar canayakın, kibirden eser yok. Girdiğin mekan uzun uzun hal hatır soruyor. Sallanarak yürüyen çok var ama adabıyla içmek zirve yapmış. Bir kavga, bir saygısızlık yok kimsede. Yalnız merkezde dolaşın siz yine de, liman taraflarında fazla dolaşırsınız, dayak falan yersiniz, bana gelmeyin. Acı bir şey oldu, biraz da bağ kurunca Türk olduğumuz için bize üzüldüklerini sezdim. Hatta bir tanesi Türk değiliz de orada yaşıyoruz sandı. Daha açık konuşabildi de çok üzüldüm bize böyle baktıklarına. 


İrlanda'nın tek olayı pub ve yemek gibi de anlaşılmasın. Muazzam kültür, sanat birikimi olan bir yer aynı zamanda. Sağda solda gördüğümüz artistik lafların % 20'si tek başına bu şehirden çıkma. Zaten Oscar Wilde %10 tek başına. Bizim her artistik satırın altına Cemal Süreya yazışımız gibi bir duruma kurban gitmediysem, böyle anladım ben en azından. 


Bir de New York ile mimari açıdan benzerliğini de hemen yakaladım. Artık nasıl göç ettilerse zamanında kiremit ve bitişik evler, pub ve kafeler çok benzeşiyor. İpini koparan akmış adeta.








Bütün bunların ötesinde zorlu bir geçmişleri var. Bilmeyenler için İrlanda tarihini tavsiye ederim. Açlık ve direniş şehrin genlerine işlemiş. Ama güzel tarafı, bunlardan dolayı yıkık ve melankolik değil, neşeli ve mutlu olmuşlar. Bu da bir bakış açısı. Yeterince zorluk çekildiyse, basit şeylerden mutlu olmayı da öğrenebilirsiniz. Sizi mutlu edecek şeyler sağlık ve dostlarla muhabbet kadar basit olabilir. Tabi ki bunları yeni jenerasyonlara da düzgün anlatmak lazım. Bunu da çok iyi yapmışlar, inanılmaz iyi müzeleri var. Müzelerdeki hikaye kurguları sizi alıp götürüyor. Cumhuriyetin 100. yılı olması da ayrı bir duygusallık katmış gibi. Ülkemizin büyük eksiği olarak görüyorum, aktarılacak çok hikaye olmasına rağmen düzgünce kurgulanamıyor. Sonunda nereden çeksen oraya giden, geldiği-gittiği yeri bilmeyen bir kitle.

O kitlenin bir bireyi olarak müzede yanladım İrlanda'lılara ''Benim dedem de İngiliz avcısıdır'' dedim. Bir baktım sevdiler.  Hemen verdik goy goyu. Nerede-ne zaman derken meğer bizim dedenin daldığı kraliçe ordusu yanında İrlandalılar da varmış. Baltayı taşa vurmuşuz. Kahrolsun emperyalizm deyip çıktım muhabbetten. Ona ''lovely'' çektiler. İrlandalı ''lovely'' dediği vakit akan sular durur. Baktım iş sarpa saracak, uzadım Japon turistlerin olduğu tarafa ''do you know Ertugrul Fırkateyn?'' diyerekten.
1916 Paskalya ayaklanmasında kurşuna dizilen liderler

Kilmainham Hapishanesi: Direnişçilerin tutulduğu yer


Yalnız şehre acayip bir marjinalite gördüm, buradan yetkililere sesleneyim. Malum konsolos okur beni. Resmen marjinalite norm olmuş. Bilmiyorum bu sanat ortamı biraz da bu nedenle mi oluşmuş. Tek tipliliğin böylesine övüldüğü bir yerden gidince çok zor geldi bir süre bu durum. Kaç kaç marjinaller geliyor diye oradan oraya koştum da sonunda kaçış olmadığını sezince bıraktım gittim.

İrlanda Schengen içerisinde olmadığı için anladığım kadarıyla pek Türk turist almıyor çünkü hiç göremedim. Hatta Dublin'in en mühim publarından birisinin adı Turk's Head (Türk'ün kafası) da adeta bizi çağırıyor. Baktım hiç basan eden yok, şaşırdım. İlk görünce dellendim ama biraz araştırınca gördüm ki bu adda hem bir denizci düğümü hem de bir kaktüs çeşidi varmış. Azizim çok gezen vallahi çok biliyor. Başka yerde bulamazsınız bunu. Doğru mevsimde gidilirse ben rahatlıkla top 5 Avrupa destinasyonuma koyarım. Hele ki içinizde bira-viski-edebiyat-tarih sevenler varsa düşünmesin. 
















Lovely, her şey çok lovely. Seni sevdim kırmızı yüzlü. Çok da öğrendim, İrlanda Didim'den ibaret değilmiş. Vallahi lovely. Dublin'e de diyorum ki ''Ben sende tutuklu kaldım''. Bundan böyle Irish espirilerim ve şakalarımla da karşınızda olacağim.